Fatma Sibel Yüksek27 Aralık 2011 19:32

OdaTV Davasında ABD'nin Topuk Sesleri - Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat

Gelişini önceden haber veren bu lüks topuk sesine kaliteli bir parfüm ve kusursuz bir makyaj eşlik ediyordu...Koridorun başında beliren kadın, güvenlikçilerle didişip duran topluluğa yaklaştı. Makyajlı dudaklar aralandı, ince ve buyurucu bir ses, "Çekilir misiniz, benim salona girmem gerekiyor" dedi... Saatlerdir kapıda çene patlatan avukatlar, gazeteciler, tutuklu yakınları, vatandaşlar, hatta özel güvenlik görevlileri  bir an aralarındaki tartışmaya son verip "Bu da kim?" der gibi birbirlerine baktılar.

OdaTV Davasında ABD'nin Topuk Sesleri

Fatma Sibel Yüksek - Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

28.12.2011


Odatv davasının ikinci oturumu,  dün Çağlayan Adliyesi'nde görülmeye başladı. Bilindiği gibi ilk duruşma sanık avukatlarının reddi hakim taleplerinden dolayı 35 gün öteye atılmıştı.

Dünkü duruşmanın ilki kadar kamuoyunun ve basının ilgisini çekebildiğini söyleyemeyiz. Nitekim , bugünkü gazetelere baktığımızda-daha fazla malzeme olmasına rağmen- duruşma haberlerine  yeterince yer verilmediğini gördük.

Çağlayan Adliyesi'ne girerken dikkatimi çeken ilk görüntü, bina önündeki geniş alana tutuklu gazetecilerin fotoğraflarının  helikopterle görülebilecek şekilde yan yana dizilmesi ve etrafına çiçekler yerleştirilmesiydi.

Odatv iddianamesi açıklandığında "Ergenekon'un medya yapılanması" hurafesi etrafında çarpıcı bilgi ve iddialar yer alacağını düşünenler hayal kırıklığına uğramış, hatta Emniyetin falcı bacısı Nagehan Alçı, polislerin bu hayal kırıklığını "Yeni bir iddianame hazırlanmalı" diyerek sanki kendi düşüncesiymiş gibi yansıtmıştı...

Gerçi, Odatv iddianamesi de diğerleri gibi komedi unsuru bakımından oldukça zengin ama "ileri demokrasi" mefhumuna baş koymuş bir  hükümete "gazeteci tutuklatma" suçlamasının yöneltilmesine sebep olmuş bir davanın iddianamesi daha ciddi hazırlanabilirdi.

Dünkü duruşmada iddianame okunurken, bu yavanlık ve dayanaksızlık iyiden iyiye göze çarptı. 


Spikerin saatlerce

"Peki abi bunu ne yapalım dediği, B.T'nin de 'manşete çekelim abi' dediği, bunun üzerine BP'nin 'İyi ama o kadar haber değeri var mı abi' diye sorduğu, BT'nin 'Var tabii' dediği ...""


şeklinde uzayıp giden okumaları salonda önce gülüşmelere, giderek  kahkahalara neden oldu.

Burada bir parantez açarak sanıklar ve sanık avukatlarının süreci bilerek veya bilmeyerek gereksiz yere uzattıları yönündeki eleştirimi sürdüreceğim.

İddianame, sanıkların ve avukatların tümüne tebliğ edildiğine  göre aralarında ortak bir karara vararak mahkemeye

"Biz iddianameyi okuduk, suçlamalar hakkında bilgimiz var, tekraren okunmasını istemiyoruz"

diyebilirlerdi. 

Birinci Ergenekon davasında bu yapılmak istendi.

Sanıkların çoğunluğu zaman alacağı gerekçesiyle iddianamenin okunmasına itiraz etti; Mahkeme Başkanı da herkesin aynı iradeyi beyan etmesi halinde talebi olumlu karşılayacağını bildirdi ancak iki-üç avukatın "Okunsun ki tarihe geçsin" şeklindeki saçma karşı görüşleri üzerine  iddianame tam iki ay okunmak zorunda kalındı. Bilindiği gibi, bir kişi bile istese, hakim iddianameyi okutmak zorunda.

Birinci Ergenekon davasında 100'ün üzerinde sanık vardı, böyle bir ortak tutum belirlenemedi ancak Odatv davasının sanık sayısı on dört ve bu karar pekâlâ alınabilirdi.

Şimdi nereden bakarsanız bakın, davanın en az ilk üç haftası iddianamenin okunması ile geçecek. Böyle geri vitesle başlayan bir dava, şayet Yalçın Küçük mesleği sorulduğunda "dava mankeniyim" demeseydi belki haber bile olmayacaktı.

Duruşma salonunun kapısında oldukça ilginç hadiseler yaşandı.

Salonun küçük olmasını gerekçe gösteren mahkeme başkanı, kapıların kapatılması ve içeriye başka kimsenin alınmaması talimatını verdi. Tabii bu durum salona girmek isteyenlerle onları  engellemekle görevlendirilmiş özel güvenlik görevlileri arasında bitip tükenmez bir tartışma başlattı. Havada yüzlerce kez "duruşmanın aleniyeti" gibi, "şu anda suç işliyorsunuz" gibi, "Bak kardeşim sen benim muhatabım değilsin" gibi onlarca basmakalıp laf uçuştu  "İndir elini"bile denildi..

Salona alınmayanlar  arasında avukatlar ve sanık yakınları bile vardı düşünebiliyor musunuz?

Gerçi dışarıda kalan insanlar itirazlarında haklıydılar ama asgari ücretle günde oniki saat çalıştırılan bu gariban insanlara herkesin hakaret edip durması kabul edilebilir değildi. Bu insanlar bir emir  almışlardı ve tersini yapma şansları bulunmamaktaydı. Kendilerine yapılan hakaret ve aşağılamalar karşısında zaten ezilip durdular.

Netice itibarıyla okumuş insanlar, yetkisiz insanlara bağırıp çağırarak gün boyunca enerjilerini tükettiler.

Salonun kapısında bu hengâme yaşanırken ilginç bir şey oldu...

Önce koridorun ucundan ince ve yüksek topuklu bir kadın ayakkabısının müziği andıran sesi duyuldu..(Böyle melodik ses çıkarabilen bir kadın ökçesinin  Versace veya Louis Vuitton'dan aşağı bir marka olmaması gerekir...)       

Gelişini önceden haber veren bu lüks topuk sesine kaliteli bir parfüm ve kusursuz bir makyaj eşlik ediyordu...Koridorun başında beliren kadın, güvenlikçilerle didişip duran topluluğa yaklaştı.

Makyajlı dudaklar aralandı, ince ve buyurucu bir ses, "Çekilir misiniz, benim salona girmem gerekiyor" dedi...

Saatlerdir kapıda çene patlatan avukatlar, gazeteciler, tutuklu yakınları, vatandaşlar, hatta özel güvenlik görevlileri  bir an aralarındaki tartışmaya son verip "Bu da kim" der gibi birbirlerine baktılar.

"Aslı Aydıntaşbaş ben...içeri girmem gerekiyooor"

Gariban güvenlikçiler belki yüzüncü kez mahkeme başkanının talimatı olduğunu anlatmaya giriştiler ama lüks ökçenin üstündeki, onların yüzüne bile bakmadı, gözünü koridorun uzak bir noktasına dikip beklemeye başladı..

O anda şaşırtıcı-en azından beni çok şaşırtan- bir şey oldu...

Duruşma salonunun önünden takım elbiseli, uzun boylu birisi telaşlı bir şekilde bize doğru gelmeye başladı. Gözlüklü ve rozetli bu zarif beyefendi, güvenlikçilere "açılır mısınız" dedikten sonra, gayet saygılı bir şekilde adeta reverans yapar gibi bir hareketle elini öne doğru uzattı ve

"Buyrun Aslı hanım"

dedi...

Güvenlik koridoru, Musa'nın asası değmiş Kızıldeniz gibi ortadan yarıldı ve bu beyefendi ile Aslı Aydıntaşbaş birlikte duruşma salonuna doğru yürümeye başladılar..

Asgari ücretli garibanlara bağırıp çağıran bir kısım ulusalcı, sosyalist, kemalist vs. vatandaşımızdan çıt yok..

Bu durumu tarihin kaydına geçirmek de bize düştü..Versace tıkırtısı uzaklaşmaya başlamıştı ki titreyip kendime geldim. Aslı Aytdıntaşbaş'a refakat görevi üstlenmiş olan beyefendi İlhan Cihaner'in ta kendisiydi...

İkili, koridorun ortasına ulaşmadan seslendim:

"Sayın vekil, hayırdır torpil mi yaptınız şuracıkta?"

İlhan Cihaner şaşkın bir ifadeyle döndü,

"Bana mı diyorsunuz?"

dedi

"Evet size diyorum. Avukatlar, sanık yakınları bile saatlerdir içeri alınmazken nedir bu hamili kart yakinimdir durumu? "

Cihaner dönüp geri geldi ve aramızda şu konuşma geçti:

İ.C-Çok rica ederim, kimseye torpil filan yapmış değilim, (elini güvenlik şeridine uzatarak) buyrun sizi de alayım, sorun değil...

F.S.Y: İstemem. Burada sanık avukatları, sanık yakınları bile saatlerdir bekliyor, nüfuzunuzu öncelikle bu insanları aldırmak için kullanının, yer kalırsa ben de girerim.

İ.C- Ama ben Aslı hanımı tanıyorum, herkesi tanıyamamam ki, sizi tanısam sizi de alırdım.

F.S.Y: Sayın vekil, benim duruşmayı sizin tavassutunuz ile izlemek gibi bir talebim yok. 

İ.C: Rica ederim, yani Aslı hanıma yardımcı olmam suç mu?

F.S.Y-Aslı hanımın sizin torpilinize ihtiyacı yok Sayın Vekil, Amerikan Büyükelçiliği'nden getireceği bir kartvizitle istediği yere girebilir o...

Bu diyalog İlhan Cihaner'i bir miktar sarstı. "Sizinle çıkşta konuşalım" dedi ve gelişinden daha heyecansız adımlarla Aydıtaşbaş'ın arkasından salona girdi..

Mahkeme öğlen arası verdiğinde Cihaner ile koridorda buluştuk. Okurlarımızı sıkmak pahasına bu diyalogu da aktarmak zorundayım. Bu kez aramızda şöyle bir konuşma geçti:

İ.C-Bakın, ben sabahtan beri içeri girmeleri için pek çok gazeteciye yardımcı oldum; sizce kötü bir şey mi yaptım? Ayrıca Aslı hanımı şahsen tanıyorum.

F.S.Y: Bence siz Aslı hanımı  tanımıyorsunuz...

İ.C: Nasıl?! Tanımıyor muyum?

F.S.Y: Evet tanımıyorsunuz.

Şayet tanısaydınız, Aslı Aydıntaşbaş'ın sizin de kurban edildiğiniz Ergenekon sürecinde aldığı rolü biliyor olurdunuz. "Ergenekon" kelimesinin ilk kez 2006 yılında Aslı Aydıntaşbaş'ın bir yazısında geçtiğini, bu yazıda "devlet içinde örgütlenmiş" askerleri , bürokratları , siyasetçileri ve gazetecileri içine alan bir gizli örgütten bahsedildiğini ve  yazıdan bir kaç ay sonra Ümraniye bombalarının ortaya çıktığını, Tuncay Güney'in peydah olduğunu, ortaya "Lobi" diye bir belgenin atıldığını  ve tutuklamaların başladığını bilirdiniz.

Birinci Ergenekon davası sanıklarının Aslı Aydıntaşbaş'ın tanık olarak dinlenmesi yönündeki ısrarlı taleplerinin mahkeme tarafından itinayla geçişitirildiğinden haberiniz olurdu. Tutanakları okuyun Sayın vekil, Amerika ile bu kadar içli dışlı bir gazeteciyi biraz daha iyi inceleyin..

İ.C-Ama bakın ben bunları  bilmiyordum sizden öğrenmiş oldum mesela meselâ...

Biz bunları konuşurken, topuk sesleri tekrar duyuldu. Aydıntaşbaş kolundan tuttuğu bir Amerikalıyı Cihaner'e doğru sürükledi. Bana, "Müsade eder misiniz" dedikten sonra Cihaner'e dönüp "Size birini tanıştıracağım" dedi..

Koridorun gürültüsü içinde Amerikalının adını ve görevini duyamadım, "Press" gibi kelimeler geçti, sanırım ABD'deki gazetecilik örgütlerindeki  görevlilerinden biriydi...

Ya da en azından resmi görevi öyledir...

Yani Aydıntaşbaş, hep yaptığı şeyi ve en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam ediyordu:

İlişki pazarlamak...

Kendine güveni olmayan, emperyalist ülkelerin desteğini ayakta kalmanın tek yolu olarak gören Türk siyasetçi, bürokrat ve askerinin  bu kompleksinden yararlanmak. Onları "önemli" Amerikalılarla tanıştırmak, çevrelerinde ağ örmek..

AKP'lilere ve Genelkurmay'ın üst düzeyine de böyle çalıştı. Şimdi anlaşılıyor ki sıra CHP'ye, özellikle İlhan Cihaner gibi Atatürkçü yurtseverlerin teveccühüne mazhar olmuş, siyasette tecrübesiz ama saygınlığı olan isimlere gelmiş...

Aydıntaşbaş, en son İbrahim Fırtına,Özden Örnek ve Ergun Saygun'a "ilişki pazarlamıştı". Hem de Genelkurmay Karargâhında, birlikte kivi yerken!

(Bkz. "Aslı Aydıntaşbaş: Ankara'da Bir Kolonoskopi Uzmanı" www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8663 )

Sayın Cihaner,

Dürüst bir hukukçu ve temiz bir siyasetçi olduğunuzdan kuşkumuz yok ama bu yazıyı okuyanların tanıklığında bir kez daha tekrarlıyorum ki;

KUŞATILIYORSUNUZ...


Dikkat edin, siz de Fırtına, Örnek ve Saygun gibi kivi yemeyin...

......

Neticeten, asgari ücret karşılığı topun ağzına konulmuş, gariban halk çocuklarının, yani herkesin aşağıladığı güvenlikçilerin

"Abla senden başka herkes bir yolunu bulup girdi, bu kadar kişi seni mi bekliyoruz, bari sen de gir"


demeleriyle duruşma salonuna girebildim.


Salonla ilgili izlenimlerim kısaca şöyledir:


-Bir kısmı ayakta izlemek zoruında kalsa da aslında salona herkes alınabilir, böyle bir gerginliğe hiç gerek yok. Mahkeme başkanının kararını gözden geçirmesini temenni ediyoruz.


-Ahmet Şık etrafına oldukça pozitif enerji verdi. Nedim Şener de moralli görünmekle birlikte çok zayıflamış ve saçları beyazlamıştı.


-Hanefi Avcı'yı çok sakin gördüm. Genellikle önde tek başına oturdu, izleyiciler ve avukatlarla temas kurmak için özel bir gayret sarfetmedi. Hani Ergenekon davalarında en fazla "Neden yattığımızı bilmiyoruz" denir ya, sanki Hanefi Avcı "neden yattığını" bilenlerden gibi geldi bana..

-Duruşma salonuna cep telefonuyla girilmesine izin verilmesi bir istisnaydı. Bu durumun kimi izleyiciler tarafından istismar edildiğini söylemek zorundayım. Telefonları sık sık çalanlar, konuşmak için dışarı çıkıp tekrar girenler, fotoğraf çekmeye kalkışanlar oldu. Ertuğrul Kürtkçü'nün bu konuda mahkeme başkanı ile giriştiği tartışma da gereksizdi.

-Yalçın Küçük'e cezaevi yaramış. Yanakları al al olmuş ve kilo almış. Kırmızı atkısı ve kalpağı her zamanki gibi üzerindeydi. Galiba, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in ön plana çıkarılmasına bir hayli içerliyor.

İşte bu çok tehlikeli!

Yalçın Küçük duruşmalara kendi damgasını vurmak için her şeyi yapacaktır. Tutukluluk tecrübesi ve belagatı göz önüne alınırsa, Şık ve Şener'in esamisi okunmaz, aman dikkat!

-Mahkeme Başkanı Mehmet Ekinci'nin "Görevimiz olgularla yakıştırmaları ayırıp bir karar vermektir" şeklindeki içerikli sözü, belli bir heyecan yarattı.

Etrafta hemen "Başkan iyi biri diyorlar, hukukçu gibi yaklaştı" yorumları dolaşmaya başladı. 20 Ekim 2008'de ilk Ergenekon duruşması yapıldığında da duymuştuk bu "Başkan için iyi biri diyorlar" sözünü. Türk Mileti'nin olgular arasında bağlantı kurma ve geçmişi bir tecrübe olarak beyne  kaydetme  özelliğinin sıfır olduğuna yanmakla beraber, insan kendisini yüzlerce yıldır yaşayan bir ölümsüz gibi de hissetmiyor değil. Bu tür yaklaşımların tek faydası bu olsa gerek..

Son olarak, duruşmanın bence en önemli özelliğini yazmalıyım:

Yukarıda, gazetecilerin büyük fotoğraflarının Adliye meydanına yan yana dizildiğine dikkat çekmiştim.

Bu fotoğraflarda Mustafa Balbay, Tuncay Özkan gibi ulusalcı, Müyesser Yıldız gibi Türk milliyetçisi gazetecilerin yanında ve yanıbaşında PKK'nın yayın organlarında görev yapan, dolayısıyla terör örgütünün propagandasını yapmaktan tutuklu şahısların da fotoğrafları vardı...

Biliyorum, basın meslek örgütleri "ayrım yapamayız" diyorlar...

Nitekim tutuklulara destek vermek üzere İlhan Cihaner de oradaydı, BDP'li milletvekilleri de...

Benim Odatv davasının neden açıldığı konusunda bir fikrim var. Bu fikir, adliye önünde yan yana konulmuş fotoğraflarla birlikte biraz daha netleşti.

Odatv davası; ulusalcıları, kemalistleri, milliyetçileri, yurtseverleri ve terörle mücadele etmiş askerleri PKK terör örgütü ile aynı sepete koymak ve süreci bir genel affa götürmek için kurgulandı.

Davaya adını veren Odatv adlı yayın organı, böyle bir harmanlamaya dünden razı.

"Öcalan solun doğal lideridir" şeklinde yazılar yazıyorlar. Sitenin tutuklu haber müdürü Barış Pehlivan, bir kaç gün önce yazdığı bir yazıda, Aydınlık gazetesini KCK operasyonlarına kayıtsız kalmakla ve PKK'nın yayın organlarında çalışan "gazetecilere" sahip çıkmamakla suçladı.

Odatv'nin Büşra Ersanlı'ya verdiği sistematik desteği de buna ekleyelim...

Yani, iddianamenin zayıf olması, gazetecilik faaliyetinin terör faaliyeti olarak lanse edilmesi vs. çok da önemli değil.


Bu dava, sürecin sonunda genel af çıkarmak, Öcalan'ı özgürlüğüne kavuşturmak ve yurtseverleri tutukluluktan kurtulduklarına sevinir hale getirerek PKK ile aynı çuvala atmak için kurgulandı..


Ve maksat da  şimdilik hâsıl olmuş görünüyor...


Maalesef!



Açık İstihbarat @ 2011