OdaTV Davasında ABD'nin Topuk Sesleri - Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat
Gelişini önceden haber veren bu lüks topuk sesine kaliteli bir parfüm ve kusursuz bir makyaj eşlik ediyordu...Koridorun başında beliren kadın, güvenlikçilerle didişip duran topluluğa yaklaştı. Makyajlı dudaklar aralandı, ince ve buyurucu bir ses, "Çekilir misiniz, benim salona girmem gerekiyor" dedi... Saatlerdir kapıda çene patlatan avukatlar, gazeteciler, tutuklu yakınları, vatandaşlar, hatta özel güvenlik görevlileri bir an aralarındaki tartışmaya son verip "Bu da kim?" der gibi birbirlerine baktılar.
|
Odatv davasının ikinci oturumu, dün Çağlayan Adliyesi'nde görülmeye başladı. Bilindiği gibi ilk duruşma sanık avukatlarının reddi hakim taleplerinden dolayı 35 gün öteye atılmıştı. Dünkü duruşmanın ilki kadar kamuoyunun ve basının ilgisini çekebildiğini söyleyemeyiz. Nitekim , bugünkü gazetelere baktığımızda-daha fazla malzeme olmasına rağmen- duruşma haberlerine yeterince yer verilmediğini gördük. Çağlayan Adliyesi'ne girerken dikkatimi çeken ilk görüntü, bina önündeki geniş alana tutuklu gazetecilerin fotoğraflarının helikopterle görülebilecek şekilde yan yana dizilmesi ve etrafına çiçekler yerleştirilmesiydi. Odatv iddianamesi açıklandığında "Ergenekon'un medya yapılanması" hurafesi etrafında çarpıcı bilgi ve iddialar yer alacağını düşünenler hayal kırıklığına uğramış, hatta Emniyetin falcı bacısı Nagehan Alçı, polislerin bu hayal kırıklığını "Yeni bir iddianame hazırlanmalı" diyerek sanki kendi düşüncesiymiş gibi yansıtmıştı... Gerçi, Odatv iddianamesi de diğerleri gibi komedi unsuru bakımından oldukça zengin ama "ileri demokrasi" mefhumuna baş koymuş bir hükümete "gazeteci tutuklatma" suçlamasının yöneltilmesine sebep olmuş bir davanın iddianamesi daha ciddi hazırlanabilirdi. Dünkü duruşmada iddianame okunurken, bu yavanlık ve dayanaksızlık iyiden iyiye göze çarptı.
Burada bir parantez açarak sanıklar ve sanık avukatlarının süreci bilerek veya bilmeyerek gereksiz yere uzattıları yönündeki eleştirimi sürdüreceğim. İddianame, sanıkların ve avukatların
tümüne
tebliğ edildiğine göre
aralarında ortak
bir karara vararak mahkemeye Birinci
Ergenekon davasında bu yapılmak istendi. Birinci
Ergenekon davasında 100'ün üzerinde
sanık vardı, böyle bir ortak tutum belirlenemedi ancak Odatv davasının
sanık
sayısı on dört ve bu karar pekâlâ alınabilirdi. Duruşma
salonunun kapısında oldukça ilginç
hadiseler yaşandı. Salona alınmayanlar arasında avukatlar ve sanık yakınları bile vardı düşünebiliyor musunuz? Gerçi dışarıda kalan insanlar itirazlarında haklıydılar ama asgari ücretle günde oniki saat çalıştırılan bu gariban insanlara herkesin hakaret edip durması kabul edilebilir değildi. Bu insanlar bir emir almışlardı ve tersini yapma şansları bulunmamaktaydı. Kendilerine yapılan hakaret ve aşağılamalar karşısında zaten ezilip durdular. Netice itibarıyla okumuş insanlar, yetkisiz insanlara bağırıp çağırarak gün boyunca enerjilerini tükettiler. Salonun kapısında bu hengâme yaşanırken ilginç bir şey oldu... Önce koridorun ucundan ince ve yüksek topuklu bir kadın ayakkabısının müziği andıran sesi duyuldu..(Böyle melodik ses çıkarabilen bir kadın ökçesinin Versace veya Louis Vuitton'dan aşağı bir marka olmaması gerekir...) Gelişini önceden haber veren bu lüks topuk sesine kaliteli bir parfüm ve kusursuz bir makyaj eşlik ediyordu...Koridorun başında beliren kadın, güvenlikçilerle didişip duran topluluğa yaklaştı. Makyajlı dudaklar aralandı, ince ve buyurucu bir ses, "Çekilir misiniz, benim salona girmem gerekiyor" dedi... Saatlerdir kapıda çene patlatan avukatlar, gazeteciler, tutuklu yakınları, vatandaşlar, hatta özel güvenlik görevlileri bir an aralarındaki tartışmaya son verip "Bu da kim" der gibi birbirlerine baktılar. "Aslı Aydıntaşbaş ben...içeri girmem gerekiyooor" Gariban güvenlikçiler belki yüzüncü kez mahkeme başkanının talimatı olduğunu anlatmaya giriştiler ama lüks ökçenin üstündeki, onların yüzüne bile bakmadı, gözünü koridorun uzak bir noktasına dikip beklemeye başladı.. O anda şaşırtıcı-en azından beni çok şaşırtan- bir şey oldu... Duruşma
salonunun önünden takım elbiseli, uzun
boylu birisi telaşlı bir şekilde bize doğru gelmeye başladı. Gözlüklü
ve
rozetli bu zarif beyefendi, güvenlikçilere "açılır mısınız"
dedikten sonra, gayet saygılı bir şekilde adeta reverans yapar gibi bir
hareketle elini öne doğru uzattı ve Güvenlik koridoru, Musa'nın asası değmiş Kızıldeniz gibi ortadan yarıldı ve bu beyefendi ile Aslı Aydıntaşbaş birlikte duruşma salonuna doğru yürümeye başladılar.. Asgari ücretli garibanlara bağırıp çağıran bir kısım ulusalcı, sosyalist, kemalist vs. vatandaşımızdan çıt yok.. Bu durumu tarihin kaydına geçirmek de bize düştü..Versace tıkırtısı uzaklaşmaya başlamıştı ki titreyip kendime geldim. Aslı Aytdıntaşbaş'a refakat görevi üstlenmiş olan beyefendi İlhan Cihaner'in ta kendisiydi... İkili, koridorun ortasına ulaşmadan seslendim: "Sayın vekil, hayırdır torpil mi yaptınız şuracıkta?" İlhan
Cihaner şaşkın bir ifadeyle döndü,
"Evet size diyorum. Avukatlar,
sanık
yakınları bile saatlerdir içeri alınmazken nedir bu hamili kart
yakinimdir
durumu? " İ.C-Çok rica ederim, kimseye torpil filan yapmış değilim, (elini güvenlik şeridine uzatarak) buyrun sizi de alayım, sorun değil... F.S.Y: İstemem. Burada sanık avukatları, sanık yakınları bile saatlerdir bekliyor, nüfuzunuzu öncelikle bu insanları aldırmak için kullanının, yer kalırsa ben de girerim. İ.C- Ama ben Aslı hanımı tanıyorum, herkesi tanıyamamam ki, sizi tanısam sizi de alırdım. F.S.Y: Sayın vekil, benim duruşmayı sizin tavassutunuz ile izlemek gibi bir talebim yok. İ.C: Rica ederim, yani Aslı hanıma yardımcı olmam suç mu? F.S.Y-Aslı hanımın sizin torpilinize ihtiyacı yok Sayın Vekil, Amerikan Büyükelçiliği'nden getireceği bir kartvizitle istediği yere girebilir o... Bu diyalog İlhan Cihaner'i bir miktar sarstı. "Sizinle çıkşta konuşalım" dedi ve gelişinden daha heyecansız adımlarla Aydıtaşbaş'ın arkasından salona girdi.. Mahkeme öğlen arası verdiğinde Cihaner ile koridorda buluştuk. Okurlarımızı sıkmak pahasına bu diyalogu da aktarmak zorundayım. Bu kez aramızda şöyle bir konuşma geçti: İ.C-Bakın, ben sabahtan beri içeri girmeleri için pek çok gazeteciye yardımcı oldum; sizce kötü bir şey mi yaptım? Ayrıca Aslı hanımı şahsen tanıyorum. F.S.Y: Bence siz Aslı hanımı tanımıyorsunuz... İ.C: Nasıl?! Tanımıyor muyum? F.S.Y:
Evet tanımıyorsunuz. İ.C-Ama bakın ben bunları bilmiyordum sizden öğrenmiş oldum mesela meselâ... Biz bunları konuşurken, topuk sesleri tekrar duyuldu. Aydıntaşbaş kolundan tuttuğu bir Amerikalıyı Cihaner'e doğru sürükledi. Bana, "Müsade eder misiniz" dedikten sonra Cihaner'e dönüp "Size birini tanıştıracağım" dedi.. Koridorun gürültüsü içinde Amerikalının adını ve görevini duyamadım, "Press" gibi kelimeler geçti, sanırım ABD'deki gazetecilik örgütlerindeki görevlilerinden biriydi... Ya da en azından resmi görevi öyledir... Yani Aydıntaşbaş, hep yaptığı şeyi ve en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam ediyordu: İlişki pazarlamak... Kendine güveni olmayan, emperyalist ülkelerin desteğini ayakta kalmanın tek yolu olarak gören Türk siyasetçi, bürokrat ve askerinin bu kompleksinden yararlanmak. Onları "önemli" Amerikalılarla tanıştırmak, çevrelerinde ağ örmek.. AKP'lilere ve Genelkurmay'ın üst düzeyine de böyle çalıştı. Şimdi anlaşılıyor ki sıra CHP'ye, özellikle İlhan Cihaner gibi Atatürkçü yurtseverlerin teveccühüne mazhar olmuş, siyasette tecrübesiz ama saygınlığı olan isimlere gelmiş... Aydıntaşbaş, en son İbrahim Fırtına,Özden Örnek ve Ergun Saygun'a "ilişki pazarlamıştı". Hem de Genelkurmay Karargâhında, birlikte kivi yerken! (Bkz. "Aslı Aydıntaşbaş: Ankara'da Bir Kolonoskopi Uzmanı" www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8663 ) Sayın Cihaner, Dürüst
bir hukukçu ve temiz bir siyasetçi olduğunuzdan kuşkumuz yok ama bu
yazıyı
okuyanların tanıklığında bir kez daha tekrarlıyorum ki; KUŞATILIYORSUNUZ...
...... Neticeten,
asgari ücret karşılığı topun ağzına konulmuş, gariban halk
çocuklarının, yani
herkesin aşağıladığı güvenlikçilerin
-Duruşma salonuna cep telefonuyla girilmesine izin verilmesi bir istisnaydı. Bu durumun kimi izleyiciler tarafından istismar edildiğini söylemek zorundayım. Telefonları sık sık çalanlar, konuşmak için dışarı çıkıp tekrar girenler, fotoğraf çekmeye kalkışanlar oldu. Ertuğrul Kürtkçü'nün bu konuda mahkeme başkanı ile giriştiği tartışma da gereksizdi. -Yalçın
Küçük'e cezaevi yaramış. Yanakları al al olmuş ve kilo almış. Kırmızı
atkısı ve
kalpağı her zamanki gibi üzerindeydi. Galiba, Ahmet Şık ve Nedim
Şener'in ön
plana çıkarılmasına bir hayli içerliyor. -Mahkeme
Başkanı Mehmet Ekinci'nin "Görevimiz olgularla yakıştırmaları
ayırıp
bir karar vermektir" şeklindeki içerikli sözü, belli bir
heyecan
yarattı. Son olarak, duruşmanın bence en önemli özelliğini yazmalıyım: Yukarıda,
gazetecilerin büyük fotoğraflarının Adliye meydanına yan yana
dizildiğine
dikkat çekmiştim. Biliyorum, basın meslek örgütleri "ayrım yapamayız" diyorlar... Nitekim tutuklulara destek vermek üzere İlhan Cihaner de oradaydı, BDP'li milletvekilleri de... Benim Odatv davasının neden açıldığı konusunda bir fikrim var. Bu fikir, adliye önünde yan yana konulmuş fotoğraflarla birlikte biraz daha netleşti. Odatv davası; ulusalcıları, kemalistleri, milliyetçileri, yurtseverleri ve terörle mücadele etmiş askerleri PKK terör örgütü ile aynı sepete koymak ve süreci bir genel affa götürmek için kurgulandı. Davaya
adını veren Odatv adlı yayın organı, böyle bir harmanlamaya dünden
razı.
Yani, iddianamenin zayıf olması, gazetecilik faaliyetinin terör faaliyeti olarak lanse edilmesi vs. çok da önemli değil.
Maalesef!
|
||||