Fatma Sibel Yüksek26 Temmuz 2011 11:30

Köksal Şengün: Bir Yargıcın Anatomisi-Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat

İsmail Yıldız, Köksal Şengün'ün gözleri önünde gün be gün aklını kaybetti. İlk duruşmalarda içeriği zengin, entellektüel savunmalar yapan bu adam, aylar, yıllar ilerledikçe ayrı bir dünyadan seslenmeye başladı... Dört buçuk yıldır yatan Mehmet Demirtaş'ın işleri battı. İki aileye birden bakmak zorunda kalan ağabeyi yorgunluğa ve borçlara daha fazla dayanamayıp geçtiğimiz günlerde canına kıydı. Mehmet Demirtaş bir de kardeş acısıyla yandı...

Birinci Ergenekon davasının Silivri'de devam eden duruşmasını uzun bir aradan sonra dün izledim. Belirtmek gerekiyor ki Silivri'nin çok meşakkatli bir yolu var. Çoğunluğu orta gelir grubuna mensup sanık yakınları, bu duruşmalara gitmek, sevdiklerini uzaktan da olsa görmek, el sallamak için İstanbul'un belki de en zor güzergâhını katetmek zorundalar.

Anadolu yakasından geliyorsanız, önce bulunduğunuz yerden Altunizade metrobüs hattına ulaşmanız gerekiyor. Buradan Mecidiyeköy'e, Mecidiyeköy'den Avcılar'a, Avcılar'dan Silivri'ye, Silivri'den dolmuşla cezaevi kampüsüne...

Otobüs, metrobüs, taksi ve dolmuş kullanmak zorunda olduğunuz bu güzergah sorunsuz seyrederse, yolculuğunuz en az 2.5 saat, trafikte aksamalar meydana gelirse 4 saat sürüyor. Avcılar'dan Silivri'ye giden bakımsız otobüslerde yazın sıcaktan ve kalabalıktan bayılma riskiniz var. Güzergah boyunca su içecek, kahvaltı yapılacak, tuvalet ihtiyacı giderilecek bir yerin olmaması  ayrı bir sorun..

Dönüş ise tam bir felaket. İkitelli, Okmeydanı, Boğaz Köprüsü noktalarında özellikle cuma günleri öyle bir tıkanma yaşanıyor ki eve varışınız 9-10 saati bulabiliyor.

Sadece yol parası olarak kişi başı 25 lira tutan bu yolculuğu tam dört yıldır hergün yapanlar var.

Örneğin, Muzaffer Tekin'in eşi Müge Hanım ile kızı Özge.

Yakınları ve Muzaffer Tekin'in eski askerleri Müge Hanım ile Özge'yi arabalarıyla götürüp getirmek istiyorlar ama duruşmalar hafta içi yapıldığı için insanların günler boyunca işlerini bırakmaları veya izin almaları mümkün olmuyor.

Bu iki güzel ve zarif kadını son duruşmada gördüm. Üzerlerine yılların ve üzüntülerin yorgunluğu çökmeye başlamıştı. Solmuşlardı. Özge'nin genç ve berrak yüzünde ilk yorgunluk kırışıkları belirmişti.

Tam 4 yıldır sanıklar, yakınları, avukatlar, mahkemenin Mübaşiri Aydın, savcılar, hakimler, duruşmaları düzenli izleyen muhabirler, hepimiz daha da yaşlanmış, kilo almış ve yorulmuştuk.

Arkası gelmeyen felaket ve dramların ise gazetelere haber olduğu bile yoktu. Örneğin, bu yıl içinde sanıklardan İsmail Yıldız aklını kaybettiği için Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırıldı.. İsmail Yıldız yaşamına artık orada devam ediyor. Uzakta geçim sıkıntısı ile boğuşan ailesi ziyaretine gelemiyor. Geleni- gideni yok. Bir enkaza dönüşen bu insanı hâlâ tahliye etmiyorlar, durumunu gündeme getirip tahliye talep edecek bir avukatı bile yok.

Dört buçuk yıldır yatan Mehmet Demirtaş'ın işleri battı. İki aileye birden bakmak zorunda kalan ağabeyi yorgunluğa ve borçlara daha fazla dayanamayıp geçtiğimiz günlerde canına kıydı. Mehmet Demirtaş bir de kardeş acısıyla yandı...

Buna benzer pek çok insanlık dramı yaşanıyor ve bizler Köksal Şengün'ün HSYK kararıyla Mahkeme Başlanlığı'ndan alınıp Bolu hakimliğine atanmasını konuşuyoruz.

Göbels basını tarafından"Ergenekon sanıklarına yakın durmakla" suçlanan bu hakimin varlığı bize göre böyle hukuksuz ve adaletsiz bir yargılamanın görüntüsünü kurtarıyordu. Kararlar oy birliği ile alınmamış gibi oluyordu, böylece mahkemenin "aslında adil bir yargılama yaptığı" bile düşünülebilirdi. Şengün'ün mahkemeyi adilmiş gibi göstermekten başka bir işe yaramayan muhalefet şerhini acaba neden çok gördüler?

Heyetin teknik hakimi Hüsnü Çalmuk'u saymazsak, Sedat Sami Haşıloğlu ve Hasan Hüseyin Özese'nin tavrı zeten belliydi. Sanıklar bu iki hakim hakkında tarafsızlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle yüzlerce kez reddi-i hakim talebinde bulunmuşlardı. Dava hakkındaki tavrını defalarca ortaya koymuş olan Özese'nin mahkeme başkanlığına getirilip her konuda Özese ile birebir aynı oy kullanan iki üyeyi orada tutarak "taraflı mahkeme" iddiası güçlendirilmiş olmuyor muydu?

Hırs ve kin, aklın ve mantığın bu derece önüne mi geçmişti, yoksa bu durum "Ergenekon"un arka planında yaşanan gelişmelerin ilk yansıması mıydı?

Soruşturma ile özdeşleşen Savcı Zekeriya Öz kızağa çekilirken, heyete hukuki bir kovuşturma yapılıyor görüntüsü vermeye çalışan Şengün'ün görevden alınması hangi tasarım mühendisliğinin ürünüydü?

Bu soruların cevabını anlama çabamızı sürdüreceğiz ancak Köksal Şengün'ün görevden alınması ve yerine kıdemli üye hakim Hasan Hüseyin Özese'nin getirilmesi konusunda gözden kaçmış bazı ayrıntıları kayda geçirmemiz gerekiyor.

Bir kere iddia edildiği gibi Köksal Şengün "sanıklardan yana tavır alan" bir mahkeme başkanı değildi. Tahliye talep ediyor olmasından dolayı böyle bir suçlamaya maruz bırakılması bile bu davanın nasıl bir siyasi baskı altında olduğunu kanıtlar. Bir hakimin tutuklama kararı vermesi kadar, tahliye kararı vermesi de doğal ve olması gereken bir durum değil midir? Hakimin tahliye talebinde bulunma yetkisine bile "Ergenekon komplosu" damgasını vuranlar, hızla duvara doğru yaklaşarak aslına uzamasını istedikleri bir sürecin büyük bir toslama sesiyle son bulması tehlikesi (kendileri açısından) yarattıklarının farkında değiller.

Mahkeme Reisi Şengün'ün bazı sanıklar için ortalama 120 kezdir tahliye talebinde bulunması sonuç vermeyen, üstelilik yukarıda değindiğimiz gibi adil yargılama görüntüsü yaratan bir rutine; kendi hakimlik kariyeri açısından ise dramatik bir duruma dönüşmüştü.

Dramatik bir duruma dönüşmüştü; çünkü kıdemli bir ağır ceza resinin kendi heyetine hakim olduğu; tercihleri ile mahkemenin diğer üyelerini etkilediği, özetle heyet üzerinde bir ağırlığının olduğu kabul edilir. Mahkeme başkanı ile diğer üyeler arasında yazılı olmayan tek fark da budur; onun dışında zaten eşit oy hakkına sahiptirler.

Hal böyleyken, Köksal Bey'in 120 kez üstüste tahliye talebinde bulunması, bu talepleri heyetinin tam 120 kez oy çokluğu ile geri çevirmesi, Köksal Bey tarafından değerlendirilip karar verilmesi gereken bir garip durumdu.

Başkanla heyetin bu derece karşı karşıya geldiği ve kilitlenme yaratan bir durumda hiç bir şey olmamış gibi oturup görevden alınmayı beklemek yerine, görevden ayrılmak belki de en haysiyetlisi olurdu; çünkü, çıplak gözle de görüldüğü üzere Başkan'ın heyeti üzerindeki hakimiyeti ve saygınlığı belli ki ortadan kalkmıştı..

Ayrıca, Köksal Şengün böyle ağır hukuk ihlalleri ile dolu bir iddianameyi kabul ederek zaten bu davanın hukuki bir dava olmadığını, kendisinin de hür vicdanı ile hareket eden bir yargıç olmadığını baştan ortaya koymamış mıydı?

Sanıklar lehine hiç bir delilin toplanmamış olması, aleyhte sahte deliller, gizli tanıkların şaibeli durumu, CMUK'a aykırı biçimde yürütülmüş soruşturmalar, telekulak kayıtlarının binlerce sayfa "delil" diye sunulması vs. bunlardan bir tanesi bile hukuku katleden böyle bir iddianamenin reddi için geçerli sebep değil miydi?

Haydi karambole geldi, binlerce sayfayı okuma imkanı olmadı, "eksikler kovuşturma sırasında telafi edilir" diye düşünüldü diyelim, peki arkadan gelen aynı hukuk tanımazlıkla yazılmış ikinci, üçüncü ve diğer iddiamaneleri kabul eden mahkeme kararlarında Köksal Bey'in imzası yok mu muydu?

Vardı...

Şimdi Köksal Bey televizyonlara çıkıp ağlamaklı bir sesle "22 senelik ağır ceza hakimiyim, haysiyetimle oynatmam" şeklinde açıklamalar yapıyor. Sanıklar, kendilerini çocuk pornocusu, darbeci, seri katil, sahtekâr vs, ilan eden polis müzekkereleri ve sahte delillere isyan ederlerken, "Burası mahkeme, nara atmayın, beni salondan çıkarma cezası vermeye zorlamayın" şeklinde sertlikler yapıyordu.

Bunlardan daha önemli şeyler de var...

Kuddusi Okkır, Tekirdağ cezaevine göz göre göre ölüme sürüklenirken, yakınları ve koğuş arkadaşları, Köksal Şengün'ün başkanı olduğu 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne defalarca başvuruda bulunup feryat ettiler. Tedavi ve tahliye taleplerini sürekli reddeden mahkeme kararlarının altında da Şengün'ün imzası vardı...

Savcıların, duruşmalarda yaşanan tartışmalardan dolayı sanıklar aleyhine suç duyurusunda bulunulması talebini defalarca kabul edip, sanıkların savcılar hakkında suç duyursu taleplerinin bir tanesini bile kabul etmeyen de yine Köksal Şengün'dü...

İsmail Yıldız, Köksal Şengün'ün gözleri önünde gün be gün aklını kaybetti. İlk duruşmalarda içeriği zengin, entellektüel savunmalar yapan bu adam, aylar, yıllar ilerledikçe ayrı bir dünyadan seslenmeye başladı.

Akıl hastanesine kaldırılmadan önce duruşma salonunda kağıttan yaptığı bir telefonla hayali insanlarla konuşuyor, sonra bu hayali konuşmalar hakkında "Beni az önce CİA'den aradılar" diyerek bilgi vermeye kalkışıyordu.

Köksal Bey ne yaptı? Sağ elinin işaret ve başparmağını iki yanağına dayayarak seyretti. Sonra da "Saatin 16.30 olması sebebiyle duruşmanın gelecek haftaya ertelenmesine" şeklinde kararlar yazdırdı...

Davanın üzerinde siyasetin ağır gölgesinin bulunduğu, hakimlerin siyasi baskı veya tavassut altında olduklarını söyleyen sanıklar Köksal Bey tarafından "Mahkemeye etki etmeye kalkışanın ağzını karışlarım, mahkememiz kimsenin etkisi altında kalmaz!" şeklinde sertçe susturuldu.

Şimdi ne diyor Köksal Bey?

"Bir mahkemeye bu kadar baskı yapmak kimseye hayır getirmez.."

Şimdi Köksal Bey'e düşen, eğer dediği gibi "22 yıl onur ve haysiyetiyle hakimlik yapmış" bir yargıçsa, -geçmiş günahlarını affettirmez ama- itiraf etmek zorunda kaldığı o "baskıların" ne olduğunu kamuoyuna açıklamaktır.

Bunu yapmak, topluma karşı, gerçeklere karşı, tarihin doğru yazılmasına karşı bir ağır ceza reisi olarak vicdani ve mahşeri sorumluluğudur..

Bunu yapmak, Köksal Bey'i içine çekilmeye çalışıldığı karanlık girdaptan belki kurtarmaz ama dediği gibi "onuru ve şerefiyle yaşamış" bir yargıç olarak tarihe geçmesine yardımcı olabilir.

Köksal Şengün'ün "içine çekilmeye çalışıldığı karanlık girdabı" da açıklayalım:

Bilindiği gibi Şengün, sanıklar hakkında tahliye talep etmeye başladıktan bir süre sonra telefon dinlemeleri basına yansıdı. Bu yayınlarda bir bayan avukatla yaptığı idda edilen telefon görüşmeleri ifşa edildi. İddiaya göre Şengün, Yargıtay üyeliğine atanma isteğindeydi ve Ankara'da eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile bağlantı içerisindeydi.

Göbels basınına göre "Ergenekon, Şengün'ü bu 'zaafından' yakalamış ve bayan avukat vasıtasıyla istediği şeyleri yaptırtmaya başlamıştı."

Şengün ile İşçi Parti'li olduğu belirtilen bu bayan avukat arasında bir "aşk ilişkisi" olduğundan da bahisle mahkeme başkanı iyice gözden düşürülmek istendi. (Bildiğimiz kadarıyla Köksal Şengün bekardır, yetişkin bir insanın- özellikle bir hakimin- özel yaşantısına böyle alçakça burun sokmak, bu ülkeyi yönetenlerin tarzı haline gelmiş ve de Köksal Beyîn imza attığı iddianamelerde bu tür ilişkiler" terör örgütü delili" olarak sunulmuştur).

Netice itibarıyla Köksal Bey haklı olarak isyan etti, dinlemeyi yaptıran savcılar hakkında şikayetlerde bulundu, davalar açtı.

Gelinen noktada da görevden alındı...

Şimdi, Ankara'da yürütülen ve Seyfi Oktay'ın evine baskın yapılmasıyla başlayan bu soruşturma ile İstanbul'da yürütülen ve içinde Odatv'nin de bulunduğu soruşturma "Medya ve Yargı Soruşturması" adı altında birleştirilmiş durumda...

Bu demektir ki Sayın Şengün bir "tenzip" kararıyla her an "şüpheli" sıfatına büründürülüp soruşturma kapsamında ifadeye çağrılabilir..

Belki de tutuklanabilir...

Biz bunları -yani insanların soruşturmaların içine nasıl çekilip nasıl sanık haline getirileceklerini, soruşturmaların birbirine nasıl bağlanıp ana davalar oluşturmak suretiyle devasa yargılamalar ve tutuklamalar başlatılabileceğini- nereden mi öğreniyoruz?

Köksal Şengün'ün başkanlığını yaptığı mahkemenin dört yıllık icraatlarından...

Bizzat Köksal Bey'in katkılarıyla vücut bulan uygulamalardan...

Unutulmasın,

"Bana bir şey olmaz" diyen,

"Ne alakam var canım" diyen,

"İktidarda etkili dostlarım var" diyen,

"Üç-beş albay, teğmen verirsem işbirliğine açık olduğumu görürler; böylece bana dokunmazlar" diyen,

"Ergenekon örgütünün varlığını ilk ben yazdım" diyen,

"Bu davayı Türkiye'nin karanlık geçmişiyle hesaplaşması olarak görüyorum, bu nedenle yetmez ama evet diyorum" diyen

kim varsa...

Bu gidişle hepsine sıra gelecek...

Bir gün cezaevinden yazdıkları mektuplarla "suçsuz" olduklarını anlatmaya çalışacaklar.

Belki de bu davanın en "şanslıları" ilk "dalgalarda" tutuklananlar olacak..

Çünkü tutuklu profili büyüdükçe toplumun kanıksaması da büyüyor ve dava yüzlerce yıl içinden çıkılmayacak bir boyuta bürünüyor.

Namusu olan herkes, gerçekleri korkmadan açıklamalıdır..