Yemin Krizinin Gölgesinde Otonom Parlamento-Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat
Irmağın altındaki akıntı, üstündeki akıntıdan her zaman daha tehlikelidir. Yemin boykotunun en önemli sakıncası, güneydoğuda seçilmiş bağımsızların kendilerine TBMM dışında bir temsil makamı oluşturmasının önünü açmasıdır. Ahmet Türk'ün yemin için Ankara'ya gitmeyip Diyarbakır'da ayrı bir toplantı yapacaklarını açıklaması, bölgesel parlamentonun gözden kaçmış bir şekilde hayata geçmesinden başka bir şey değildir...
Recep Tayyip Erdoğan, parlamentonun açılışında yaptığı konuşma ile sataşma-taciz-gerginlik siyasetini sürdüreceğini, iktidarının yine kavgadan beslenecğini açık biçimde ortaya koydu. Kendisinden başka bir tarz zaten beklenemeyeceği gibi "balkon konuşmasında" kurtuluş umudu arayanlar, huzur bulmayı bir başka bahara erelemiş oldular.
Tayyip Erdoğan, sadece daha çok kazanmak için geriye bakan siyasetçilerden. "Geçmişte hangi hataları yaptım?", "Bana neler zarar verdi?" sorularının cevabını "Daha çok kazanmak için ne yapmalıyım" düşüncesi merkezinde arıyor. Daha çok iktidar, daha çok güç, daha çok para...
Kendisini bu anlamlarda "arttırmayan" herkese, her duruma ve her olguya düşman kesiliyor. Hayata başkalarının penceresinden bakmak asla yok. Kendisi hep isteyecek, biz hep vereceğiz. Doğru kavramı onun için yaratılmış. Başkalarının da kendilerine göre doğruları olamaz. Her konuda bir fikri var ve bunlar mutlak kabul görmezse çileden çıkıyor.
Böyle bir kişiliğe aşırı dozda "demokratlık misyonu" enjekte edenler, şimdilik bu büyük yalanın güvenli kollarında tutuklanmaktan, işlerinden olmaktan vs. kurtuluyorlar. Peki bir gün "gerçek" ağırlığını koyduğunda bu büyük yalanın zayıf omuzları üzerinde hayatlarını sürdürenler ne yapacak, onları kim kurtaracak? Bukalemun gibi her kılığa girebilme hususiyetlerine güveniyor olabilirler mi?
Tayyip Erdoğan!ın "ileri demokrat"kişiliği, muhalefet partilerinin hangi özelliklerde milletvekili adayı belirlemeleri gerektiği konusuna da el koydu ve millet iradesini hiçe sayan mahkeme kararlarını "Siz de tutuklanma problemi olmayan kişileri aday gösterseydiniz" diyerek savundu.
Sanki ülkede kendisinden ve yakın çevresinden başka tutuklanma riski taşımayan kimse kalmış gibi...
Aslında "yakın çevrenin" bile güvencesi yok, çünkü diktatörlerin çevresinde gözdeler çok çabuk gözden düşer, ayak oyunları eksik olmaz. Dengeler çok incedir ve en ufak bir sapma kellenin gitmesi için yeterli olabilir.
Saddam Hüseyin adına cinayetler işlemiş, katliamlar yapmış çakma
"general" rütbeli damatların akıbeti ne oldu?
Kurşuna dizildiler...
Ya bizim Cüneyt Zapsu'lar, Fehmi Koru'lar, Nevzat Yalçıntaş'lar, Hikmet Bulduk'lar, Kemal Unakıtan'lar neredeler?
Denge oyununu kaybettiler ve Tanrıların öfkesinin hayatlarına nasıl yansıyacağını bekliyorlar...
O bakımdan diktatörün uzağında olmak, yakınında olmaktan vücut s ve kelle sıhhati bakımından her zaman daha faydalıdır. Yalakalığın dozunu kaçıranlar bunu iyi düşünsün...
************
Recep Tayyip Erdoğan, milli iradenin temsil hakkı verdiği vekillerin serbest bırakılmasını "Biz mahkemeye telefon edemeyiz" seviyesinde anlamaya devam ediyor.
Oysa kendisinden istenen, Abdullah Gül'ün, ağlamalı Bülent Arınç'ın bile "içimize sindiremiyoruz" dedikleri uzun tutuklululuk süresini kısaltan bir yasa çıkarmasıdır. Bunu pekâla yapabilir.
Kaldı ki "Mahkemeye telefon edemeyiz" yaklaşımının büyük bir yalan olduğu da bilinmektedir. Hükümet, mahkemelere pekâla telefon etmektedir. 2010 Yüksek Askeri Şura toplantısı öncesinde kamuoyunun gözü önünde Genelkurmay-Hükümet-Yargı arasında yoğun bir telefon trafiği yaşanmış, bazı terfiler tutuklama tehdidi altında açıkça engellenmiştir. Hükümet, savcıları ve hakimleri kılıç gibi kullanmış, temizliği yapılacak mıntıkada engel teşkil edenler hakkında keyfi tutuklama kararları çıkarılmıştır.
Mesela Ergun Saygun'un durumu ne oldu? Merak eden, hatırlayan var mı?
2010 YAŞ'ı öncesi hakkında tutuklama kararı çıkmış, en son GATA'ya sevk yaptırdığı görülmüştü. Sonra kendisinden haber alınamadı.
Saldıray Berk'in durumu nedir meselâ? "Hakkında bu kadar ağır iddialar bulunan birinin YAŞ'ta değerlendirilmesi adil değildir" diyordu Bülent Arınç..Saldıray Berk tutuklanmazsa olmazdı...
Saldıray Berk'in adını şimdi kaç kişihatırlıyor?
Ya Bülent Arınç'ın evinin önünde "suikast keşfi" yapan albaylara ne oldu?
Kozmik Oda'yı ihbar eden kişinin görüntü kayıtları ortaya çıkmıştı mektubu attıktan sonra Ulus PTT'sinden çıkarken..Tespit edilebildi mi bu kişi, yakalanabildi mi?
Bunun gibi unuttuğumuz yüzlerce vaka var ama şunu iyi biliyoruz ki AKP tutuklamaları bir silah olarak kullanıyor.Kendisine bağlı yargı mensuplarına da pekâlâ talimat veriyor. Kaldı ki talimat vermese bile yaratılan korku ortamında hakimler ve savcılar hükümetin hoşuna gitmeyecek bir karar vermeleri halinde, başlarına Ergenekon'dan tutuklanma dahil her şeyin gelebileceğini bilerek dosya okuyorlar..
O bakımdan, Mustafa Balbay'ın yemin etmemesinden daha vahim olan şey, yargının tamamen yandaşlığın ve korkunun egemenliğine girmiş olmasıdır. Adaletin köküne kibrit suyu ekilmesi anlamına gelen bu durum, fazla gecikmeden herkesi vuracaktır. Balbay ve Haberal'ın tahliye talebine ikinci kez ret kararı verilmesiyle; Tayyip Erdoğan'ın 50 kilo eroinle yakalanan yeğeninin "Satıcı değil, içiciyim" şeklinde ifade vererk tahliye edilmesinin aynı güne rastlması ise tarihin garip bir cilvesi ve yaratanın bizlere bir mesajıdır...
*********
CHP'nin yemin boykotu, eylem ve heyecan seviyesi yüksek bir hareket olarak vücut tembelliğine bağlı bağlı mide ekşimesine iyi gelebilir ancak faydalı ve sürdürülebilir değildir. Geri adım atılması kaçınılmazdır.
Kendisini eylem heyecanına kaptırmış olan CHP yönetiminin bu kararın bir çıkmaz sokak olduğunun farkında olmadığı anlaşılmaktadır. "Vekilimi almaya geldim" şiarıyla Silivri önüne otobüs kaldırma şeklinde medyatik eylemlerin cazibesine kapılma eğilimine girdikleri görülmektedir.
"Başbakan THY'ye yemin etmeyenleri VİP'e almayın talimatı verdi" türünden saçmalıklarla zaman geçirilmektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi hayatı bundan sonra sokak eylemlerinde mi geçecektir?
Bütün bunlar bir yana, yemin boykotunun en önemli sakıncası, güneydoğuda seçilmiş bağımsızların kendilerine TBMM dışında bir temsil makamı oluşturmasının önünü açmasıdır.
Ahmet Türk'ün yemin için Ankara'ya gitmeyip Diyarbakır'da ayrı bir toplantı yapacaklarını açıklaması, bölgesel parlamentonun gözden kaçmış bir şekilde hayata geçmesinden başka bir şey değildir.
BDP'li vekiller bundan sonra Diyarbakır Belediyesi'nde (daha da kötüsü Diyarbakır Cezaevi'nin duvarları dibinde) düzenli olarak toplanıp bölgeye ilişkin kararlar almaya başlarlarsa, bunun ne anlama geleceğini düşünen var mıdır?
Bu tehlikeyi hükümetin, ana muhalefetin, MGK'nın vs. düşünmediği; buna mukabil YSK'nın içine elini uzatmış küresel odakların etraflıca düşündükleri anlaşılmaktadır.
YSK'nın Hatip Dicle kararı, güneydoğunun kopuşunu hızlandırmaya yönelik stratejik bir hamledir.
Tıpkı Tayyip Erdoğan'a güneydoğuya fazla yüklenmemesinin, güçlü aday çıkarmamasının ve "330 milletvekilinin kendisine yeteceğinin" bildirilmesi-telkin edilmesi gibi...
Irmağın altındaki akıntı, üstündeki akıntıdan her zaman daha tehlikelidir.
CHP, üst akıntının oyunlarına kendisini kaptırıp Silivri'ye doğru kürek çekerken, güneydoğuda fiili otonom parlamentonun nüvesi atılmıştır...
Ergenekon ve KCK davaları birbirine daha da yaklaştırılmıştır.
İmralı'da ikamet eden teröristin siyasi aktör olarak sahnede yerini alması son aşamaya gelmiştir.
Abdullah Gül'ün "sorunu çözecek bir üst akıl olarak" çabucak kabullenilmesi ise siyasi algı seviyesinin göstergesi gibidir. Siz hayatınızda Abdullah Gül'ün çözdüğü bir sorun gördünüz mü?
Ne Kemal Kılıçdaroğlu'nun, ne de Devlet Bahçeli'nin Türkiye'nin kaderindeki son dönemeçleri teşkil eden böyle bir süreci kavrayıp yönetebilecek liderler olmaması da işin tuzu-biberinden başka bir şey değildir....