Fatma Sibel Yüksek7 Ekim 2010 19:52

Tahliye Getiren Kelime : Üşüyorum - Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat

Tutuklu sanık Hasan Attila Uğur, "Terörist Öcalan İmralı'da yargılanırken, biz de orada aylarca görev yaptık. Mahkeme heyeti ve savcılar, bir gün olsun bizimle çay içmediler, birlikte yemek yemediler. Onlar tarafsızlıklarını korudular. Asla uyduruk delillere, dedikodulara tevessül etmediler" dedi. Ve Attila Uğur, Öcalan'ı yargılayan mahkemenin başkanı Turgut Okyay'ın teröriste sorduğu soru ile Ergenekon yargılamaları sırasında kendisine sorulan soruları karşılaştırdı:

Tahliye Getiren Kelime : Üşüyorum

Fatma Sibel Yüksek - Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

08.10.2010


İkinci Ergenekon davasının 7 Ekim 2010 Perşembe günü yapılan son duruşmasına, 70 yaşındaki Mustafa Özbek'in tahliyesi damga vurdu.

Türk Metal Sendikası Başkanı Özbek, tam 21 ay önce, kendisinin ve avukatlarının halen anlamadığı bir sebeple tutuklandı. Ergenekon iddianamelerini hazırlayan savcılar ile sanıkların aylar süren savunmalarını önlerindeki bilgisayarla oynayarak "dinleyen" hakimlerin de bu uzun tutukluluğun dayanaklarını "anladıkları" bir hayli şüpheliydi.

Ama onlar, Mustafa Özbek'in 21 aydır her hafta tekrarladığı tahliye talebini "kuvvetli suç şüphesi" gerekçesiyle geri çevirdiler. Dün itibarıyla o "kuvvetli suç şüphesi"nasıl olduysa ortadan kalktı ve Mustafa Özbek, yaklaşık üç yıldır tutuklu olan diğer iki sanıkla birlikte serbest bırakıldı.

Yani, 30 Eylül 2010 tarihli duruşmada Mustafa Özbek'in tahliye talebini "kuvvetli suç şüphesi" gerekçesiyle geri çeviren hakimler, 7 gün sonra-Özbek ve avukatları ek bir delil sunmadığı halde- ortadan kalktığına hükmettiler...

"Kuvvetli suç şüphesinin" 21 ayın sonunda aniden, birden bire, yeni bir gelişme olmaksızın nasıl ortadan kalkabildiğini gözlerinizle görmek ve dünyanın en saygın üniversitelerinde bile alamayacağınız bir hukuk tahsili yapmak istiyorsanız, ömrünüzde bir kez Silivri'ye gidip Ergenekon duruşmalarını izleyin.

Biz davanın tutuksuz sanığı olduğumuz için arada bir de olsa mecburen gidiyoruz.

7 Ekim günü de Üsküdar-Mecidiyeköy-Avcılar-Silivri- Cezaevi kampüsü hattını izleyen bir otobüs, metrobüs ve dolmuş yolculuğuyla duruşmanın yapıldığı salona gittik. Üç yıldır artık yakından bildiğimiz o amansız Silivri kışı yüzünü göstermeye başlamıştı. Soğuk ve sert bir rüzgâr, iri yağmur damlaları, bozbulanık bir deniz ve uğultulu ovaların ortasında gri -ıssız cezaevi binaları...

Davayı uzun süredir izleyen birinin ilk dikkatini çekecek olan şey, duruşmaların değişmeye başlayan yüzü. Artık daha az insan geliyor. Basının davaya baştan beri mesafeli olan ilgisi, "maslahatgüzarlık seviyesine" inmiş. Duruşmaları izlemekle görevlendirilen ve iki yıldır artık kendileri de tutuklu haline gelmiş olan muhabirler, duruşma salonundan çok gazeteciler için ayrılan odada vakit geçiriyorlar. Haklılar da çünkü yazdıkları uzun haberler gazete ve televizyonlarda çoğu zaman bir satırlık yer bulamıyor.

Duruşmaların avukat profili de bir hayli değişmiş. İlk duruşmalarda heyetle ateşli usûl tartışmalarına girişen avukatlar gitmiş, yerlerine savunmaya ayrılan sıralarda sakince oturan ve önlerindeki bilgisayarlardan bir şeyler okuyan cübbeli insanlar gelmiş. Konuşma sırası avukatlara geldiğinde usulen bazı konuşmalar yapıp standart tahliye taleplerinde bulunuyorlar.

Büyük bir hukuk enkazının altında üç yıldır adalet arayan, iğneyle kuyu kazan, "ispat yükümlülüğü iddia sahibine aittir" ilkesini tersine çevirip isnat olunan suçları işlemediklerin defalarca kanıtlayan sanıklarda ise önemli değişimler vardı. Tutuklular da, yakınları da daha çökmüş görünüyorlardı. Yorgunlardı. Onurlarını büyük bir dirençle ayakta tutuyorlardı ama enerji azalması vardı ve kaderci yaklaşımlar baş gösteriyordu.

Değişmeyen tek şey, iddia makamı ve mahkeme heyetinin yüz ifadeleriydi. Başkan Köksal Şengün, 24 aydır yaptığı gibi sağ elinin işaret parmağını gözlüğü ile burnu arasına yerleştirdi ve anlatılanları büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi yaptı.

Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu, önündeki bilgisayarda sanıklar aleyhine yüzlerce delil bulmaya, lehlerine ise bir tek delil bile bulamamaya devam etti. İki yıldır yaptığı gibi sanıklarla bir kez bile göz göze gelmedi.

Sanıklar tarafından en çok eleştirilen fakat en çok da hoşgörülen üye Hakim Hasan Hüseyin Özese baktı. Evet, sadece baktı..Gri saçları usta bir berber eliyle traş edilmişti ve yüzüyle saçları nedense aynı renkmiş gibi görünüyordu...

Taleplere geçildi...

Tutuklu sanık Hasan Attila Uğur,

"Terörist Öcalan İmralı'da yargılanırken, biz de orada aylarca görev yaptık. Mahkeme heyeti ve savcılar, bir gün olsun bizimle çay içmediler, birlikte yemek yemediler. Onlar tarafsızlıklarını korudular. Asla uyduruk delillere, dedikodulara tevessül etmediler"

dedi.

Ve Attila Uğur, Öcalan'ı yargılayan mahkemenin başkanı Turgut Okyay'ın teröriste sorduğu soru ile Ergenekon yargılamaları sırasında kendisine sorulan soruları karşılaştırdı:

Okyay'ın Öcalan'a sorusu:

"1999 yılında, (kesin tarih belirterek) elebaşısı olduğunuz örgütün uzun menzili telsizinde roj kod adını kullanan ve örgütünüz mensuplarının başında bulunan kişiye 'tavuğuna kadar yok edin' dediğiniz; bu talimattan 2 gün sonra Siirt Pervari'de 14 vatandaşımızın katledildiği tespit edilmiştir. Açıklama yapar mısınız?"

Ergenekon Hakimi Hasan Hüseyin Özese'nin Attila Uğur'a sorusu:

"Abdullah Öcalan'ı sorgulamadan önce Genelkurmay ve Jandarma arşivlerini incelediniz mi?..."

!!!!

Attila Uğur devam ediyor:

"İmralı'daki yargılama 31 Mayıs 1999'da başladı. Teröristbaşı, 29 Haziran 1999'da Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. Karar, 25 Kasım 1999'da Yargıtay tarafından onaylandı.

Duruşmalara yabancı basın yoğun ilgi gösterdi. Bir ay boyunca canlı yayınlar yapıldı. Beklenti, Türk yargısının bir açık vermesi ve yargı meşruiyetinin tartışmalı hale gelmesiydi. Bugün 'barış güvercini' denilen Aysel Tuğluk ve Hasip Kaplan, Öcalan'ın avukatıydılar ve teröriste günlerce 'Sayın Başkan, duruşmada kimlik bildiriminde bulunmayın. Bulunmazsanız yargılama başlayamaz. Sadece, 'Ben bu mahkemeyi tanımıyorum. Uluslararası bir komplo ile buraya getirildim' deyin şeklinde telkinde bulundular.

31 Mayıs 1999 günü Öcalan kalktı ve 'Ben Abdullah Öcalan, 1949 Halfeti doğumluyum' dedikten sonra şehit ailelerinin oturduğu sıralara dönerek 'acınızı paylaşıyorum'dedi. Bu beyan üzerine Hasip Kaplan hırsla salonu terk etti.

Bu nasıl sağlandı? Bugünkü yetkililer, 'Öcalan ile 11 yıldır görüşülüyor, yeni bir şey değil' diyorlar. Doğrudur, Öcalan ile 11 yıl önce de görüşülüyordu ama sonucunda bu oluyordu. Teröristbaşı 'acınızı paylaşıyorum' dedikten sonra cezaevlerindeki kendini yakma eylemleri bıçakla kesilir gibi kesildi.

İşte Öcalan ile bunlar görüşüldü ve Türk yargısını akamete uğratmayı amaçlayan uluslararası komplo böyle boşa çıkarıldı.

Peki şu anda Öcalan ile ne görüşülüyor?

Ülke ihanetin içine atılmaktadır. PKK terör örgütü asla Kürt kardeşlerimizin temsilcisi değildir. Ülke göz göre göer bölünmeye sürüklenmektedir..."

Attila Uğur'dan sonra Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan da söz aldılar. Şimdiye kadar savunmalarını esprili bir üslupla yapan Balbay, ilk kez ağır ifadeler kullandı. Sabrının sınırları zorlanmaya başlamış ve mahkeme heyetine olan inancını haklı olarak kaybetmişti.

Tuncay Özkan'ın anlattığı olay ise Türk medyasının içinde bulunduğu perişanlığı anlatması bakımından ibret vericiydi. Şöyle dedi Özkan:

"Susurluk sürecinde Radikal gazetesinin manşetlerinden biri 'İşte Yeşil'in kullandığı pasaportlar" manşetiydi. O dönem Doğan grubundaydım ve haberin altında benim imzam vardı; çünkü o pasaportları ben elde etmiştim ve bir gazetecilik başarısı olarak bunu yayımladık.

2008 yılında tutuklandığımda aynı Radikal gazetesi şöyle manşet attı:

"Yeşil'in pasaportları Tuncay Özkan'da çıktı!"

!!!!!

Duruşmanın en yalın ama en çarpıcı konuşmasını Mustafa Özbek yaptı:

"70 yaşındayım, 21 aydır tutukluyum. Ben bir sendika başkanıyım. Sendikalar doğal olarak hükümete muhalefet ederler, etmelidirler. Hakkımızdaki suçlamaları sabırla dinledik, savunmalarımızı yaptık. Benim söyleyecek sözüm kalmadı.

Şimdiye kadar tahliye ettiğiniz insanlardan hangisi terör olaylarına bulaştı, hangisi yurt dışına kaçtı? Ben bu yaşımda hiç bir yere gitmem. Dedelerimin mezarı burada, onları bırakıp nereye gideceğim? Sayın Başkan, bizi bu kış da mı burada tutacaksınız? Peki ama neden? Tutup da ne yapacaksınız?


Havalar gerçekten çok soğudu, soğuktan koğuşta uyuyamıyoruz. Üşüyoruz Sayın Başkan...İsterseniz bir gün gelip koğuşumuzda kalın, misafirimiz olun. Üşüyoruz.Bırakın bizi gidelim... Gideyim, ömrümün son günlerinde huzur içinde yaşayayım.."

Bu samimi sözlerde hiç bir duygu sömürüsü yoktu, yalvarma yoktu, zaafa düşmüşlük belirtisi yoktu. Gerçekten sözün bittiği noktaya gelinmişti ve bu gerçeğin sanıklar kadar hakimler de farkındaydılar.

70 yaşındaki bir insanın sabırlı, saygılı ve bir o kadar da içten bir şekilde söylediği "üşüyorum" sözcüğü binlerce sayfalık savunmaya bedel bir etki gösterdi ve tahliye geldi...

Demek ki bazı sözcüklerin gücü en katı vicdanlarda bile kırılma yaratabiliyormuş.

Buz kütlesinin zayıf bir mum ışığında erimeye başlaması gibi..
Açık İstihbarat @ 2010