Fatma Sibel Yüksek18 Nisan 2010 19:06
Cumhuriyet'e Manşet Önerisi : "1924'te Kurulduk, 2010'da Arınıyoruz" ! - Fatma Sibel Yüksek
Çok mu lazımdı Cumhuriyet'e Tuna Kiremitçi'nin "Kumsalda fısıldayan dalgalarda ayrılığın hüznünü gördüm" türünden yazıları? "Kentlilik" taslayan aşk kabızlarını okumak isteyenler için internette yeterince blog var. Ama arkadaşlar "Yenilendik, 1923'ün n köhne ruhundan arınıyoruz, asık surattan kurtuluyoruz" mesajları verecekler ya... Bence Tuna Kiremitçi, Kürşat Başar gibi fantezilerle uğraşacaklarına, kısa yoldan "1924'te kurulduk, 2010'da arınıyoruz" diye bir manşet atsınlar; bizi de, kendilerini de daha fazla yormasınlar...
|
Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın görevden alınması, yayın politikası konusunda tabiri caizse uzun bir süredir "ıkınan" gazete yönetimine belli br rahatlama getirecektir. Aslında önce şu gerçeği tespit etmek gerekiyor: Eğer Ergenekon operasyonlarını yönetip yönlendirenler, cepheyi bu kadar geniş tutmasalardı; yani İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, Türkân Saylan vs. gibi isimlerle bazı Atatürkçü rektörler ve subayları Ergenekon çuvalının içine atmasalardı, Cumhuriyet gazetesi bu olaya Susurluk olayına baktığı gibi bakacak, yayınlarını "devlet çetelerden arınıyor" konsepti üzerinden sürdürecekti. İlhan Selçuk önemli sanıklardan birisi olduğu halde, Cumhuriyet gazetesi avukatlarının Birinci Ergenekon davasına "müdahil" olarak katılmaları, bu çelişkinin en çarpıcı örneğidir. BALBAY
ERGENEKON ÇUVALINA NEDEN ATILDI?
Hatta, Mustafa Balbay'ı sevenleri darıltmak pahasına
şunu söylemeliyiz ki eğer Balbay gözaltına alınıp tutuklanmasaydı,
belki de bugün gazetenin dönüştürülmesi operasyonuna "Aman bana dokunmasınlar da "
düşüncesiyle sessiz kalan yazar-çizer çoğunluğu arasında yer alacaktı.
Böyle düşünmek için nedenlerimiz var. ART'deki programında, o dönem tutuklu bulunan gazeteci Vedat Yenerer için "Biz onu gazeteden kovmuştuk" demesi gibi... Balbay'a yazının ilerleyen bölümlerinde de değineceğiz
ama bir örnek daha vermek gerekirse, telefon tapelerinde İlhan Selçuk
hakkında söylediği sözler en azından etik bakımdan rahatsız ediciydi.
Şunu söylemeye çalışıyorum: İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesi açısından gözden çıkarılmış bir semboldür. Bu tespiti yaptığımız için Allah günah yazmasın ama ölüm döşeğinde olması da bu "gözden çıkarmayı" kolaylaştırmış görünüyor. Cumhuriyet'te "İlhan Abi sonrası" planları çoktan yapılmaya başlanmıştı aslında, diyeceğim eğer içeride olmasaydı, Balbay'ın da bu planlar karşısında poziyon almaya çalışanlar arasında yer alması kuvvetle muhtemeldi. Balbay'ın tutuklanması, Ergenekon'u planlayanlar
açısından, rahmetli Türkân Saylan olayında olduğu gibi tam olarak bir
"elin ayarının kaçması" gibi görünmüyor.
Öyle anlaşılıyor ki Balbay, "Balyoz" operesyonlarına geçişte bir "atlama tahtası" işlevi gördü. Ergenekon davalarını artık üç beş uyumsuz asker ile üç beş başı bozuk ve ulusalcı ekseninden çıkarıp TSK'nın kurumsal yapısına yönlendirmenin zamanı gelmişti. İşte tam bu geçiş noktasında, Balbay'ın notları operasyonları yönetenlerin çok işine yaradı. Balbay'ın "Notlarımda değişiklik ve eklemeleryapıldı" iddiası büyük olasılıkla doğrudur ama Balbay'ın notları olmasaydı daha sonra Taraf gazetesince ortaya atılan ve kim ne yaparsa yapsın, bir takım merkezlerde "imal edildiği" izleniminden asla kurtulamayacak olan "Kafes" ve "Balyoz" eylem planlarının ayakları tamamen havada kalacaktı. Eğer, "Kafes" ve "Balyoz" adı verilen sözümona eylem planlarına bugün inananlar varsa, bunu Balbay'ın notlarına borçluyuz. Balbay' a ait olduğu öne sürülen notlarla kamuoyu önce "ordunun üst düzeyinde böyle karanlık işler dönebileceği" fikrine alıştı; ardından Taraf'ın kustuğu iki pespaye planın "olabilirliğini" kabullenmek zor olmadı. Balbay'ın haksız yere uzamış olan tutukluluk süresi,
muhtemelen dava enkazına daha üst düzey isimler ekledikçe ve Ergenekon
davası gereksiz ayrıntılardan arındırılıp bütünüyle bir "Darbe
davasına" doğru çekildikçe son bulacaktır.
TEMSİLCİLİKTEN
ALANLARIN ÜSTLENECEĞİ BİR RİSK YOK
Mustafa Balbay'ın henüz tutukluluğu devam ederken
temsilcilik görevine son verilmesinden anlıyoruz ki Cumhuriyet gazetesi
artık kafa karışıklığından her ne pahasına olursa olsun kurtulmaya ve
kendisine yeni bir rota çizmeye karar vermiştir.
Şahsi fikrimiz, gazetenin geleneksel tabanı ne kadar tepki gösterirse göstersin -ki aslında sağda solda bir takım duygusal çıkışlar dışında kayda değer bir tepki de yok-bu süreçten dönüş olmayacağıdır. Olay bu kez 1992'de Hasan Cemal'lerin başlattığı kopmadan farklıdır. 1992'de Cumhuriyet'in arkasında koskoca bir "sistem" vardı. Kemalist kitleler diriydi ve Cumhuriyet'in çizgisini savunan kadroda Uğur Mumcu gibi güçlü isimler mevcuttu. Şimdi ise Hasan Cemal'lerin arkasında koskoca bir "sistem" var. Kemalist kitleler darmadağın, 87 yıllık devlet yoğun bakımda, gazetenin içinde geleneksel çizgiyi savunup, gerekirse mücadele verebilecek dinamik unsurlar yok. Hasbelkader bir takım sembollerin temsilcisi haline
gelmiş olan Mustafa Balbay, işte böyle şartlarda görevden alındı.
Kendisini görevden alanların üstlenmeleri gereken fazla risk
de yok esasen. Nitekim kararlarını Balbay'ın kendisi dahil kimseyle
tartışmadılar bile.
Gazete artık Ahmet Davutoğlu'nu yücelten "Diaspora açılımı" şeklindeki manşetlerle çıkıyor. Ergenekon haberleri bundan sonra "gerçeklik payı bulunabilir" ihtiyatıyla yazılacaktır. Hatta, Balbay'ın görevden alınmasında öne sürülen "Ankara bürosu haber üretemez olmuştu" gerekçesine bakacak olursak, bir süre sonra Cumhuriyet'te "Anıtkabir'i bombalayacaklardı!" türünden haberler okumaya başlayacağız demektir. "Haber üretemez olduk" cümlesinin açılımı, "Ergenekon ek delillerinde kuzu gibi yatan haberleri Susurluk tadında verememekten muzdaripiz" dir.. Kürşat Başar ve Tuna Kiremitçi gibi isimlerin kadroya
alınması ise zabıta baskısından yılmış Rum Mama'nın,
kaşarlanmış isimleri emekli ettikten sonra "Umumhanemiz, çok
yakında yenilenmiş kadrosuyla hizmetinizdedir zoo!"
şeklinde afiş astırması kadar trajikomiktir.
Çok mu lazımdı Cumhuriyet'e Tuna Kiremitçi'nin "Kumsalda fısıldayan dalgalarda ayrılığın hüznünü gördüm" türünden yazıları? "Kentlilik" taslayan aşk kabızlarını okumak isteyenler için internette yeterince blog var. Ama arkadaşlar "Yenilendik, 1923'ün n köhne ruhundan arınıyoruz, asık surattan kurtuluyoruz" mesajları verecekler ya... Bence Tuna Kiremitçi, Kürşat Başar gibi fantezilerle uğraşacaklarına, kısa yoldan "1924'te kurulduk, 2010'da arınıyoruz" diye bir manşet atsınlar; bizi de, kendilerini de daha fazla yormasınlar... YENİ
ANKARA TEMSİLCİSİ : UTKU ÇAKIRÖZER
Utku Çakırözer ile ilgili bir paragraf açmak isterim.
Cumhuriyet gazetesinde başlatılan operasyonla herkesin bire bir amaç ve niyet bağlantısı içinde olduğunu düşünmek yargısız infaz olur. Bu anlamda İstanbul ayağındaki gerçekleştirilen transferlerle, Ankara ayağındaki temsillci transferinin aynı nitelikte olmadığını düşünenlerdenim. Ankara, Cumhuriyet gibi bir gazete için her koşulda ciddi, bürokratik, haberciliğin ağır bastığı, gri bir yer olacaktır. Yayın politikasının değişmesi, bu çizgiyi değiştirmez. O bakımdan Utku Çakırözer belki de en doğru isimdi. Şamil Tayyar'ı getirecek değillerdi ya. Mustafa Balbay tutukluyken görevden alınıp yerine atama yapılması etik bakımdan hoş olmamıştır, kurumlar vefa duygusu ile ayakta dururlar. "Vekaleten atama yapılmalıydı" diyenlere katılıyoruz ancak Utku Çakırözer'i acımasızca eleştirmek de pek hakkaniyetli bir şey değil. Bir "Ergenekoncunun" kendisinden sitayişle söz etmesinin hayrını görür mü bilmem ama Çakırözer'in kişilik ve insani vasıflar bakımından kalibresi yüksek bir adam olduğunu düşünenlerdenim. Kendisini Ankara'da siyaset muhabirliği yıllarımdan tanırım; çalışkan, özverili, insan ilişkilerinde adil ve merhametli bir insandır; duyarlıdır. İyi bir muhabir, iyi bir gazeteci, iyi bir arkadaştır. Herşeye rağmen yeni görevinde kendisine başarı diliyorum. Umarım makam ve mevki onu da değiştirmez. Tutuklu olduğu için Mustafa Balbay hakkında menfi
şeyler yazmak istemiyorum ama gününü gün eden, panelden panele koşan,
düzenini kurmuş, karnını doyurmuş, hakkaniyet ve adalet gibi
kavramlarla da fazla işi olmayan bir gazete yöneticisi izlenimi
uyandırmıştır bende. Gördüğü ilgiden biraz da kişilik gelgitleri
yaşıyor gibiydi son yıllarda. Velhasıl, on altı
yıl mutlu ve refah içinde bir hayat yaşadı; gazetede yaşam
savaşı verenlerin sorunlarına da pek duyarlı olduğu
söylenemezdi.
Bütün bu söylediklerimi temellendirecek izlenim ve
bilgilere sahibim ama dediğim gibi kendini savunma hakkı kısıtlı olduğu
için fazla uzatmak istemiyorum.
Netice itibarıyla Mustafa Balbay'a haksızlık yapılmıştır. Mustafa Kemal'in kurduğu Cumhuriyet rejimi bir kırılma noktasındadır ve haketmiş veya etmemiş olsunlar kimi insanlar bu kırılmanın öznesi haline gelmişlerdir. Yalnız, kâinatın belki de en değersiz ölümlüleri olarak şunu da görneliyiz ki her büyük haksızlık kendi içinde küçük küçük de olsa adaletin yerini bulduğu örnekler de barındırır. İnsanları büyük felaketlerle sınayan Tanrı, büyük haksızlıkların içine kendi nakışını da ince ince dokumaktadır. Odatv neden yalanladı bilmiyoruz ama utku Çakırözer'in genç ve yetenekli bir muhabirken Mustafa Balbay tarafından gazeteden uzaklaştırıldığı doğrudur. ODATV'YE
NELER OLUYOR?
Cumhuriyet gazetesinde yaşananlar, Açıkistihbarat'ın
yayınlarından dolayı Odatv'yi eleştirmesine neden oldu.
İki siteyi de takip eden okuyucular arasında bu karşı karşıya gelişe samimiyetle üzülenler var. Aslında Odatv konusuna yeniden girmekten rahatsızım; sanki Açıkistihbarat olarak "Odatv'nin başarıdan başarıya koşmasını", haberleriyle dünya gündemini belirlemelerini (!) çekemiyormuşuz gibi bir izlenimim doğabilir veya olaya böyle bakmak Odatv'yi son günlerde megaloman bir çizgiye çekmeye çalışanların işine gelebilir. Odatv'nin
"başarıdan başarıya koşmasını" canı gönülden
isteyenlerdenim; derdimizi dinleycek kimseyi bulamadığımız bir
dezenformasyon ortamında çok okunan ulusalcı bir siteden
rahatsız olmak için en azından basiretsiz olmak gerekir.
Odatv'nin başarılarından eminiz ve memnunuz; ancak "bir yazıyoruz dünya duruyor" şeklinde kendilerini kaptırdıkları kibirden aklı başında her okuyucu gibi hoşnut değiliz. Kendini
beğenmişlik, öncelikle gerçeklik algısına zarar verir.
Etrafınızdaki her şeyi kendi eseriniz olarak görmeye başlarsınız. En doğru haberi siz yazmakta, en doğru kulisi siz almakta, en çarpıcı analizi siz yapmaktasınızdır. Gerçeği başka bir ucundan yakalayanları küçümsemeye, görmezden gelmeye başlarsınız, kendi mağrur sınırlarınıza hapsolur ve böylelikle gerçeğin kendisine zarar vermeye başlarsınız. Odatv, bir süredir kendisini böyle bir yücelik
duygusuna kaptırdığı için okuyucusu için çok önemli olan
Cumhuriyet-Balbay haberlerine gerekli özeni göstermedi.
Cumhuriyet'te her şeyin yolunda olduğunu, görevden almanın sadece "pratik zorluklardan kaynaklandığını" ve alınan kararda Balbay'ın da rızası bulunduğunu yazarak gazetede neler olup bittiğini öğrenmeye çalışan iyi niyetli insanları yanılttı. "Balbay'ın alınan karara rıza gösterdiği" bilgisini "birincil kaynaklara" dayandıran Odatv, "birincil kaynağın" ta kendisi olan Mustafa Balbay'ın Açık İstihbarat'a yaptığı "Yaralandım" açıklamasını görmezden geldi. Sanki böyle bir açıklama hiç yapılmamış gibi kendi bildiği "birincil kaynaklarından" haber ve yorum aktarmaya devam etti. Oysa, habercilik etiği bakımından yapması gereken şey basitti; Balbay'ın Açık İstihbarat'a yaptığı o açıklamayı haber olarak değerlendirmese bile yok saymamak, görmezden gelmemek.. Ama yapmadılar..Neden? Güya Açık İstihbarat'ı muhatap
almayacak kadar "büyükler" ya...
Ve güya kendi yazdıkları her şey gerçeği arayışa
konulmuş son nokta ya..Odatv'nin sözünün üstüne söz söylenmez ya...
Ve şeytanın silahı olan kibir bir "hak ve hakikat savaşçısını"
daha yoldan çıkardı.
Sonuç: Odatv'nin okuyucusu nezdinde itibar ve güvenilirlik kaybetmesi... Tabii buraya kadar anlatılanlar, işin iyi niyetli ve
"insani hatalarla" ilgili tarafları...
Bir de profesyonelce değiştirilen, dönüştürülen
Türkiye'de kapalı kapılar arkasında yaşanan "pozisyon alışlar" ve bu
yeni pozisyonları "çaktırmadan" benimsetmeye çalışmalar var. Suret-i Haktan görünerek yeni
cennetlerde arsa kapatmalar var..
Kendi kendime düşününce diyorum ki Perihan Mağden'e
övgüler düzen, kitaplarının tanıtımını yapan Odatv, Balbay'ın
gönderilip Tuna Kiremitçi'nin alınmasından neden rahatsız olsun?
Perihan Mağden'e "arkadaşımız olur" raconu atan Odatv'nin, Tuna Kiremitçi gibilerle de eküri olma ihtimali hiç mi yoktur? Basında "ekipçilik" denilen ve "benim
ekibimden olsun, çamurdan olsun"
ekolünün en ortodoks temsilcileri olan Soner Yalçın- Doğan Yurdakul
ikilisi, belki de Cumhuriyett'e "kendi arkadaşlarının"
geliyor olmasından heyecan duymuşlardır, kim bilir?
Siz Odatv'de, İkinci Cumhuriyet'in romantik çocukları Kürşat-Tuna ikilisinin Cumhuriyet kadrosuna katılmasını eleştiren bir yazı gördünüz mü? Bu "ekipçilik" hastalığını bir başka yazıda açmaya
çalışacağım. Biraz uzun oldu, sabrınızı zorladım, affınıza
sığınırım.
Son söz:
Herkesin "yeni pozisyonu" hayırlı uğurlu olsun.
Her boydan ve her soydan insanların yer bulduğu "ekiplerin" başarısı daim olsun. Kapı açanlarınız, sırt sıvazlayanlarınız bol olsun. Amin
|