|
|
Yaşar Paşam;
Size;
ülkemin sürüklenmeye çalışıldığı kaosu; eşiyle, dostuyla kaygı içinde izleyen ve izlemekten öte ne yapacağı konusunda kafası hayli karışık yüzbinlerce vatandaştan biri olarak yazıyorum.
Sizin dışınızda yazacak bir makam bulamadığım için utanıyorum aslında.
Varlığı ile yokluğu anlaşılmayan bir Cumhurbaşkanı;
Çevresi malum odaklarca çevrilmiş kafası hayli karışık bir Başbakan;
AKP içi dengelerde üstlendiği geçici roller dışında ortalıkta gözükmeyen bir Meclis Başkanı;
Mustafa Kemal'le AB vizyonunu eşleştiren bir Genelkurmay Başkanı'na sahip bir
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak;
kısa bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak bir ASKER'e yazmak dışında pek fazla seçeneğim yok aslında.
Hainin bayrağının koruma çemberine alıp, Millet'in bayrağının toplandığı bir konjonktürde;
Devletsiz bırakılmış bir Millet'in çocuklarıyız ne de olsa.
Sayın Paşam;
Önümüzdeki tablonun vehametini anlatmama gerek yok.
TSK ile PKK'nın "aynı anda silah bırakması" gerektiğini söyleyenlerin belediye başkanı olduğu;
Apo kod adlı ajanın isminin gazetelerde "Sayın Öcalan Silah Bırakmalısınız" başlıklarının altında yeraldığı bir ortamda,
gözlerimiz yuvalarından fırlamış bir şekilde izliyoruz.
Dağlardan şehre indirilen PKK sorunu;
sorunu kaşıyan AKP, sorunu besleyen AB-D-İsrail; sorunu kullanan KDP-KYP ve maalesef sorunu izleyen TSK ile gittikçe daha çetrefil bir hal alıyor.
İngiliz istihbaratının uzantısı örgütlerin;
Aslında, Rahmi Koç gibilerin; Patrikhane hayalleri üzerinden, üstü kapalı dile getirdikleri hilafet özlemini,
bağıra çağıra Fatih Camii avlusunda, polis gözetiminde dile getirmeleri de cabası.
Bu tablo bana 12 Eylül öncesinde kontrollü olarak tırmandırılan ortamı hatırlatıyor.
Hani sağ-sol diye cepheleştirilen toplumun; sıtkı sıyrıldıktan sonra, TSK'nın sahneye sürüldüğü o büyük oyun.
Sayın Paşam;
Siz TSK bünyesinde en fazla NATO tecrübesi olan subaylardan birisiniz.
Bu adamların; toplumları şekillendirme ve parçalamada nasıl çalıştığını çok iyi bilirsiniz.
Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde NATO'nun; UÇK üzerinden yürüttüğü operasyonların niteliğinin de fazlası ile farkındasınız. Neticede; o dönemlerde bu operasyonun en önemli merkezlerinden biri olan Napoli AFSOUTH'da görevliydiniz.
Uyuşturucu üzerinden finanse edilen ve bölgenin PKK'sı olan UÇK aracılığı ile ; Sırp katillerin gerçekleştirdikleri Müslüman katliamlarının meşrulaştırıcı zemini üzerinden nasıl bir devlet parçalama operasyonu yürütüldüğünü bizzat gözlerinizle gördünüz.
"Gladio" ismi ile karikatürleştirilen Derin NATO'nun; bir toplum içerisinde nasıl yuvalanıp, askeri operasyonların zemini hazırladığını da bizim gibi sade vatandaşlardan dinleyecek haliniz yok.
O dönemde tarihin garip cilvesidir...
Bosnalı Müslüman kardeşlerine yardım eden İslamcılar da,
Balkanlarda rol kapma endişesi ve Türklere hamilik kaygısı ile hareket eden TSK da;
neticede iki şeye hizmet etti :
1) NATO şemsiyesi altında hareket eden emperyalist güçlerin bölge ve bölge üzerinden geçen trafik üzerindeki kontrollerinin perçinlenmesine
2) Yugoslavya'nın parçalanarak; "Yugoslavya sendromunun" yaratılmasına |
Bu tecrübeyi ön sıralardan izleyen biri olarak sizin;
Türkiye'deki mevcut sorunu "Yugoslavya" ile değil de, "Filistinle" özleştirmeniz işte bu yüzden özellikle dikkatimi çekti.
Tabi Ertuğrul Özkök gibi bir ismin;
sizin bu sözünün üstüne atlayıp, "umarım Hilmi Paşa'nın başlattığı demokratik süreci devam ettirirsiniz" öğüdü ile biten yazısı, yaptığınız tespitin arkasındaki mesaj konusunda fikrimi daha bir netleştirdi.
Kendi kendime;
"Sanırım Yaşar Paşa; sadece kardeş kavgasını değil, arka plandaki İsrail'i de tespit etmiş"
diye düşündüm.
Tabi bu biraz; İngilizce'deki tabiri ile, "wishfull thinking" (temenni dolu düşünce) denilen cinsten bir düşünce tarzı.
Göze batmamaya çalıştığınız 30 Ağustos resepsiyonunda, bir gazeteci ordusunun ısrarlı soruları karşısında aklınıza ilk gelen benzetmeyi de yapmış olabilirsiniz.
Fakat henüz duruşunuzun ne olduğu konusunda 100% emin olmasam da;
(Bu bağlamda; BOP'la ilgili demeçlerinizden, bayrağımıza karşı yapılan hakaretin hemen ertesinde yaptığınız Yunan ziyaretine kadar bir çok unsuru sayabilirim. Tabi 2003 yılında, "AB'yi Atatürk'ün Çağdaşlaşma Hedefinin Bir Zorunluluğu" olarak gösterdiğiniz dönemden bu yana, demeçlerinizdeki değişim, olayları algılama konusunda sizle Hilmi Bey'i birbirinden çok uzak olmasa da, ayrı kefelere koymamızı şart koşuyor. Komuta kademesine sunulan SAREM raporlarında Hilmi Bey ve sizin farklı cümlelerin altını çiziyor olmanız da bizler için ufak ama önemli bir teselli)
bu ülkenin tapusunu cebinde taşıyan vatandaşlardan biri olarak sizden bir ricam var.
Genelkurmay Başkanlığını;
Hilmi Bey ile İlker Bey'in arasındaki dönemde devralacaksınız.
Bu iki ismin AB-D ve Türkiye üçgeninde nerede durduklarını artık sokaktaki esnaf bile görüyor.
(O yüzden onlara mektup yazacağımıza Tayyip Bey'e yazabilirdiki. Ya da herkese yazmak yerine, kağıttan tasarruf etmek için Fethullah Bey'e tek bir mektupla da bu işi bitirebilirdik doğrusu)
Sizin TSK gibi devlet kuran bir ordunun başına geçeceğiniz kısa dönem;
ülkemize karşı şu anda başlatılan ve 2010-2012 yılına kadar kademe kademe tırmandırılacak bir sürecin belirleyici virajlarından birine denk gelecek.
Bu virajdaki en olası senaryolardan bir tanesi;
NATO merkezli güçlerin aynen 12 Eylül öncesinde yaptığı gibi;
ülkede bir kardeş kavgası sürecini hızlandırıp, milletin sıtkının sıyrıldığı noktada TSK'yı sahneye sürmek ve TSK üzerinden bölgesel planlarında önemli bir virajı almak olacaktır.
Bu süreçte; sizin NATO'nun ciğerini bilen tecrübeniz bu ülkenin en büyük kısmetlerinden biri olacak.
Büyük ihtimalle; bir makro ekonomik krizle taçlandırılıp, bir kaç kilit suikast ve bombalama ile kıvamına getirilecek ve TSK'nın Irak bataklığına bulaştırılacağı bu süreçte;
TSK ve mekanizmalarını, son anda "ana sigorta" olarak devreye sokmak, yapılacak en büyük hata olacaktır.
TSK'nın elinde sorunlara müdahale etmek için sadece balta değil, çok ince neşterlerde bulunmaktadır.
Ateş bacayı sardığında ormana balta ile girişmek, yangını söndürmeyi başardığınız noktada dahi, elimizde çorak bir araziden başka bir şey bırakmayacaktır.
Halbuki; bugünden atılacak bir kaç neşter darbesi, ateş bacayı sardığında girişilecek bir balta seferberliğinden çok daha etkili bir sonuç verecektir.
Aksi takdirde;
"Kozmik" dosyalarda gizli özel operasyonların bedelini yine bu Millet ödeyecektir.
Yaşanan süreci; oturduğunuz koltuklardan,
o kendinize has,
"gerekirse son anda müdahale eder, durumu kontrol altına alırız"
güveni ile seyrettiğinizin farkındayım. Hatta bu aşırı güven duygusu yüzünden; bizim vatandaş seviyesinde kendi çapımızda çırpınışlarımızı "gençlik hezeyanı" olarak gördüğünüzü de biliyorum.
Bu güven duygunuz, TSK'nın reflekslerini deşifre etmiş güçlerin gözünde en temel zaafınızı oluşturmaktadır, bilesiniz.
Son anda müdahale ettiğiniz Türkiye de;
müdahaleden sonra ortaya çıkacak Türkiye de aynı Türkiye olmayacaktır.
İçeride; tarikat siyasetinin temelini atmak ve ülkeyi küresel sermayenin oyun alanı haline getirmek;
dışarıda ise; Yunanistan'ı NATO'ya sokmak gibi bir çok "değerli" icraata imza atan Marmarisli Kenan Bey bunun en somut kanıtıdır.
Sizlerin bugünlerde şu ya da bu nedenle atmaktan çekineceği neşter darbesi;
bizi ve çocuklarımızı devasa bir orman yangınının ortasına koyacaktır.
Bunun için tek yapmanız gereken;
askerlikle, diplomasi ve siyaseti karıştıranların geleneğini terk edip,
TSK'nın neşterlerini,
bütün denge politikaların rağmen devreye sokmak olmalıdır.
ASKER'in elleri böyle dönemlerde;
bir cerrah kadar becerikli olmalıdır.
Toplumun içerisine sokulan kanserli hücreleri, toplumun ruhu bile duymadan nötralize edecek güç ve yetenek TSK bünyesinde mevcuttur.
Geriye bir tek irade sorunu kalmaktadır.
Cerrahlar;
Kalp çalışırken gerçekleştirdikleri kalp operasyonları ile övünürler.
Kangren olduktan sonra gerçekleştirdikleri bacak kesme operasyonları ile değil.
TSK'nın;
hastanın başındaki hemşireye dönüştürüldüğü 2000-2005 süreci ile;
hastanın ayağını, bacağını kesmek zorunda bırakılacağı 2005-12
dönemi arasındaki geçiş sürecindeki üstleneceğiniz görev;
bu bağlamda bir CERRAH'ın elleri;
bir ASKER'in yüreği ile;
üstlenmeniz gereken bir görevdir.
Bengü'nün çocuklarının da;
Benim çocuklarımın da;
geleceği bütün denge politikalarının üzerindedir.
Aksi takdirde;
sizin tecrübeniz kitap yazmaktan;
bizim gençliğimiz ise ağaçlara dadanmışları yoketmek için ormanı yakmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Saygılarımla.
B.G. |