|

100. Yıl Mutabakatı
|
Genelkurmay'ın üst yönetimi ne zaman bir film çıkışında
o filmi övse dikkat kesiliyorum. Anlıyorum ki, o filmde Türk
askeri ve ordusuna karşı sinsi bir propaganda var ve bu üst
düzey zatlar bunu gör(e)medikleri gibi bir de reklamına alet
oluyorlar.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in
oğlu Tolga Örnek'in "Gallipoly" filminin galasına maaile
katılmışlar ve çıkışta öve öve bitirememişlerdi. Filmi bir
izledik ki; Çanakkale'yi anlatan belgesel tadındaki filmde
Türk askerinden eser yok, İngiliz askerleri ise yere göğe
sığmıyor. İzleyen; İngilizler oraya piknik yapmaya geldi ,
bizimkiler de onları hunharca katletti havasına kapılıyor.
Zaten İngilizler de bu değerli propagandanın farkına varmış
olacaklar ki, Tolga Örnek'i , sponsoru Ferit Şahenk'le
birlikte İngiltere'de ağırlayıp, oradaki galasını da üst düzey
katılımla gerçekleştirdiler.
Son günlerin çok
tartışılan filmi Nefes'i de; Genelkurmay Başkanı İlker
Başbuğ'un film çıkışında filmi öven görüntülerini izledikten
sonra izlemeye karar verdim.
Film hakkında hem olumlu,
hem olumsuz eleştirileri okumuş ve kararsız kalmıştım.
Keşke kararsız kalmaya devam
etseymişim.
Sinematografi olarak "Türk sineması" sıfatı
ile aşağıladığımız kalitenin çok üstünde bir film. İlk yarısı,
hamasi vurgulardan uzak , gerçekçi diyalogları ve doğa ile
insanı ustaca kullanan görüntüleri, profesyonel kamera
teknikleri ile sizi ikinci yarı için kıvama
getiriyor.
Filme "güvenmeye"
başlıyorsunuz.
İşte film tam da o
güvenmeye başladığınız noktada rotayı ustaca sinema dilinden
sinsi bir propaganda diline kırıyor.
Film
boyunca dağ başındaki bir iletişim istasyonu ve karakolu
korumakla görevli Türk ordusunun komando subayı ile "Doktor"
lakaplı bir teröristin telsiz üzerinden birbiri ile ağız
dalaşı yapıp, küfürleşmesi üzerinden eşitler arası gerilim
yaratılıyor.
Bu eşitler arası gerilim, "Doktor"un
sevgilisi olduğu anlaşılan kadın teröristin kurulan pusuda
yaralanması ve karakola götürülmesi sonrasında neredeyse iki
erkeğin "karı-kız" kavgasına dönüşüyor. (Sözcüklerin
sakilleşmesini bağışlayın; ikisinin arasındaki telsiz
konuşmaları çok daha sakil) Bir yanda yüzbaşının evde
bekleyen karısı, diğer yanda film boyunca yüzü asla
gösterilmeyip gizemli bir mistik karakter olarak tutulan
"Doktor"'un sevgilisi terörist.
En önemlisi; karakolun
güvenliğini güçlendirmek yerine, karşısındaki teröristi
duygusal olarak muhatap alıp, kafayı gittikçe daha fazla
"Doktor"'dan intikam almaya takan bir ruhsal portre ile karşı
karşıyayız.
"Doktor" ile arasında karakol komutanı
arasında geçen telsiz konuşmalarında ; "Doktor"a tanınan
propaganda şansı ise göz yaşartıcı.
Bir yanda
"domuz gibi dağlarda yaşıyorsun, niye okuyup köyünde
doktor olmadın" diyen bir subay;
diğer tarafta;
"bu dağlar benim, senin üniversitende okuyacağıma, kendi
dağımda özgür yaşarım" diyen bir "Doktor".
Bu
profesyonel subay ile; yaralı olarak karakola
getirilen kadın teröristi öldürmesine engel olmayan çalışan
halktan asteğmen doktor arasındaki diyalog
ise adeta milletinden özür dileyen ve yargılanmaya hazır bir
asker portresini seyircinin gözüne sokuyor.
Yalınayak
hazırolda bekleyen asteğmeninin yanına postalları ile gelip,
gün içinde aralarında yaşanan olaydan dolayı bir tür günah
çıkaran subayımız aynen şu sözleri sarfediyor:
"Bu
savaşın adam öldürerek kazanılmayacağının ben farkında değil
miyim zannediyorsunuz ama ben burada bu savaşı kaybedersem,
siz de İstanbul'da, Ankara'da kaybedersiniz. Biliyorum beni
yargılayacaksınız, yargılayın. Her savaş sonunda
biter"
Ustaca kurgulanmış bu teslimiyet
sözleri seyircinin (Millet) bilinçaltına da bir kaybedilmişlik
hissi aşılıyor. Yargılanan askerlerle dolu "Silivri"
konjonktüründe bu sahne daha da bir anlam kazanıyor.
Filmin en çarpıcı sahneleri ise sona saklanmış;
karakolun basıldığı anlara.
Eğer bu filmi PKK
veya finansörü güçlerden biri çekseydi, bir karakol baskını
sahnesini ancak böyle
çekebilirdi.
Komandolardan oluşan birlik;
günlerdir "Doktor" ismi ile mistikleştirilen teröristin
"geleceğiz" yolundaki tehditlerine rağmen baskın
saldırıya uğruyor ve bütün askerler doğru düzgün karakolun
dışına bile çıkmayı başaramadan, karakolun içinde teker teker
dramatik sahnelerle şehit oluyorlar.
Unutmadan...
Filmin fragmanlarındaki o meşhur
"öldün sen" sahnesi filmin bütününde daha bir anlam
kazanıyor. Filmde askerler ölüyor; şehit
olmuyor. Karakola gelirken yolda iki şehit veren
birliğin komutanı Tugay'a rapor verirken,
"ölülerimizle birlikte şu kadar kişiyiz"
şeklinde konuşuyor.
Gelelim karakolun baskın
sahnesine...
Günlerdir ; "yakınındayım, gelip senin
kafana sıkacağım" şeklinde tehditler savuran Doktor,
sanki beraberinde ABD hava kuvvetlerinin desteği varmışcasına
ortalığı tozu dumana katan bir ateş gücü ile saldırmaya
başlıyor.
Komando eğitimli askerlerimiz ise ya
pencereden giren kurşun ve RPG'lerle şehit oluyor , ya da bir
köşeye sığınıp, pencere veya kaya kenarlarında ateş etmeye
çalışıyorlar.
Ve en önemlisi; bütün film boyunca
"Doktor"a telsizden meydan okuyan komutan, bütün
çatışma boyunca bir köşede gözleri faltaşı gibi açılmış,
çevresindeki askerleri tek tek düşerken olan biteni
seyrediyor. Şaka değil...kafasını çıkarıp dışarı tek
bir kurşun bile sıkamıyor.
İşte orada durun
beyler....
O karakola, askerlerinin
başına çuval geçirenleri Genelkurmay'da ballı börekli
ağırlayan Hilmi Özkök'ü bile koysanız, o çatışma ortamında
askerlerinin önünde yeralır, arkasında değil.
En uyumlu Türk generali bile, kurşun kapıya
dayandığında özüne döner.
Fakat
filmdeki komando subay; bütün karakol çatışması boyunca bir
köşede olan biteni faltaşı gibi açılmış gözlerle
izliyor. Ve sonunda yaralı bir şekilde bir köşede
kıvrılmış "Doktor"'un karakola girmesini bekliyor ve orada da
"Doktor"'a değil, duvardaki gölgesine sıkıyor.
Tabancasının kurşunları bittiğinde, yaralı komutanı
duvar dibinde üzerine gölge olarak çöken "Doktor"a bakarken
görüyoruz.
Türk Ordusu'nun komando subayı
filmde tek kurşun bile atamadan, tepesine gölge olarak çöken
"Doktor'un alnının ortasına sıktığı bir kurşunla
şehit oluyor.
Yapımcılar dengelemek istemiş
olacaklar ki, "Doktor"'u da o sırada başka bir köşede can
cekişmekte olan bir asker sırtından vurarak öldürüyor.
"Doktor"; suratını asla göremediğimiz bir mistik
karakter olarak filmdeki rolünü tamamlıyor. Sırtından
vurulmuş ama düşmanının yüzüne bakıp, alnından vurmuş biri
olarak.
Çatışma sona erip, karakol harap,
sadece bir iki asker sağ olarak gün ağardığında ise filmin
propagandasının manifesto sahneleri ile karşı karşıya
kalıyoruz.
İlker Başbuğ'un , "Atatürk büstü ile
ilişkisi"nden dolayı çok etkilendim" dediği asker, bir
tarafa fırlamış olan büstü kucaklayıp seke seke yamaçtaki
kaidesine doğru taşımaya başlıyor.
Bu arada karakolda
görevli teğmenlerden biri yaralı olarak yerde kıvranan
teröristin başına dikilip ateş edip etmemekte tereddüt ettiği
noktada; terörist doğruluyor, kararlı ve onurlu gözlerle
teğmene dik dik bakıyor ve teğmen doğrulttuğu silahı
kullanmaktan vazgeçip, büstü taşıyan askerle birlikte tükenmiş
bir şekilde kaidenin mermerine oturuyor.
Son
sahnede; kucaklarında tuttukları Atatürk büstü ile bir
zamanlarda büstün bulunduğu kaidenin mermerine çaresizce
oturmuş iki Türk askerini ve onların önünde destansı ve
kahramanca bir pozla ölmüş teröristi görüyorsunuz.
Arkadaki gönderde dalgalanan bayrak ise bütün
film boyunca olduğu gibi yırtık bir şekilde dalgalanıyor.
Telsizden bol bol propaganda yapma fırsatı bulan
"Doktor"un yırtık bayrak hakkında da bir çift sözü
var:
"bizim buraların rüzgarına o bayrak dayanmıyor
değil mi komutan"
Bizimkilerin sürekli yırtılan
bayrak sorununa bulabildikleri çare ise, nasıl dikeceklerini
bilemedikleri bayrağı "komutan emretti" diye dikmeye çalışan
askerler ve tam da nasıl olduğu anlaşılmayan bir şekilde
çarşafları çaya banıp yeni bayrak yapmak.
Filmde
"açılıma" uygun sahneler göze çarpıyor. Kürt askerin telsizden
annesiyle Kürtçe konuşması; Türk ve Kürt askerin bayrağı
birlikte göndere çekerken Türk askerin Kürt arkadaşına
söylediği Kürtçe türkünün anlamını sorması gibi sahneler
artistik ve teknikten ilgili jürilerden tam puanı alacaktır.
Türk-Kürt kardeşliği gibi malumu ilandan öteye
gitmeyen bu hoşluklar değil; PKK'nın propagandası yapılması
beni ilgilendiriyor.
"Nefes" ustaca kurgulanan
sahneleri ve dili ile PKK'yı Türk Ordusu; teröristi Türk
subayı ile eşleştiriyor. Seyircisine ise; sinirlerine
hakim olamayan, çaresiz, beceriksiz ve amatör bir
Türk subayı aracılığı ile teslimiyet ve çaresizlik
tohumu aşılıyor.
Bu yönü
ile nefes "açılımın" kapanış
sahnesi.
Türk askeri Sisifos misali
umutsuzca Atatürk'ün büstünü tepenin yamacında yuvarlandığı
yerden tekrar tepeye taşımaya çalışırken; ölü de olsa PKK
militanı zafer dolu bir duruşla büstün olmadığı kaidenin
önünde poz veriyor.
Komando komutanın tek bir kurşun
atamadan şehit olduğu, neredeyse bütün birliğin karakolun
içinde telef olduğu baskının hemen sonrasında.
Bu
filmi izleyen birileri ise film çıkışında görüşleri
sorulduğunda ;
"bulut sahneleri çok iyi, bulutları
çok iyi kullanmışlar"
diyor.
Bulutları
bilmem ama sinemayı, sinema dilinin propaganda gücünü ve
bundan bihaber olanları çok iyi kullandıkları
kesin.
Aksi takdirde;
Türk askeri ayaklar altında ezilirken sıkıştıkları
köşede faltaşı gözlerle izleyenlere, Türk askerinin
son nefesinin propagandasını yapan bir filmi böyle
alkışlatamazlardı.
B.G.
B..G.
|