Fatma Sibel Yüksek5 Kasım 2009 07:48

İlker Başbuğ’un Dayanma Gücü-Fatma Sibel Yüksek

Şunu unutmamak lazım,  TSK’nın kendisine  “asimetrik psikolojik harp” yürütenler karşısındaki duruşu hâlâ sağlam ve kararlı bir duruş değildir. Karşılarındaki “asimetrik savaş” cephesinin şeytana külahını ters giydirecek kadar her duruma yaklaşım üretebilme becerisi  karşısında yetersiz kalmaktadırlar.   Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer unsur,  Genelkurmay Başkanı’nın kişilik yapısıdır. İstifa baskıları karşısında başkaları gibi “korktuğundan” veya “kafalandığından” değil ama “kendisiyle ters düşmemek”, “kamuoyu önünde verdiği sözün gereğini yapmak”, daha kötüsü bu kirli savaş karşısında yorgunun düşmek gibi etik ve insani sebeplerden  dolayı istifa edebilir de. Ancak bilmelidir ki böyle bir istifayı tarih, “Onurlu bir Komutan’ın sahneden çekilişi” olarak yazmayacaktır.

Yaşar Büyükanıt’ın resepsiyon görüntüleri hakkında yazdığımız yazı Vakit gazetesine pek dokundu. “Ergenekonuıların yeni hedefi Büyükanıt” başlığıyla verdikleri haberi, pıtırak otu gibi yayılan diğer badem bıyık-sürme göz siteler de iktibas etti ve hep bir ağızdan “Büyükanıt’ı tehdit ediyorlar, dayan Paşam! diyerek feverân eylediler.

 

Ne diyelim, o kadar sevdiyseniz alın sizin olsun! “Öcalan’ı paşa yapıp maaşa bağlayalım, TSK’yı da lağvedip yeni bir ordu kuralım” diyen Mümtazer Türköne, emekli paşamıza da bir formül bulur nasılsa. Mutlu mesut yaşayıp gidersiniz.

 

İşin garibi, “Ergenekoncular’ın yeni hedefi Büyükanıt” diye  tam sayfa haber yapan Vakit’in bir başka sayfasında ise “İhbarcı subay” tarafından savcılara gönderildiği iddia edilen  “Genelkurmay tarafından fişlenen internet siteleri” listesinde  Açık İstihbarat da var!

 

Her kurumun rutin olarak yaptığı günlük medya takibi de “fişleme” ve “cunta suçu” oldu. Yakında, “Medyayı yönlendirmek için Cuma günleri basın bilgilendirme toplantıları düzenlemişler!” diye bir manşet görürsem şaşırmayacağım. Var mısınız bu toplantılara katılan Ankara temsilcileri birer birer gözaltına alınmaya başlasın!

 

Konumuz aslında bu değildi. Yıllarca büyük şair Abdürrahim Karakoç’un hatırına okuduğum Vakit’i, yabancı istihbarat servislerinin payandası olup kendi ülkesinin  insanlarına iblisin aklına gelmeyecek iftiralar savurmaya başladıkları zaman bıraktım; tiksindim. Vakit artık şeytanın sözcüsüdür;  gidip gideceği yer de sonsuz ızdırap ve dönülmez pişmanlıkların ebedî mekânı cehennemden başka bir yer değildir.

 

Kendilerine Türk dilinin en büyük şairlerden Abdürrahim Karakoç’un şu dizesiyle cevap vermeyi yeterli buluyorum. Belki içlerinden hicap duyanlar çıkar…

 

“Ben nefret eyledim sizin gerçekten

  Yalanı severim, yalanı gayrı.

  Tiksindim bülbülden, gülden, çiçekten

  Yılanı severim, yılanı gayrı.”

………………………………………………………………

 

Bu zorunlu girişten sonra, yazımızın esas konusuna, Hükümet ile Genelkurmay arasında “ıslak imza” çerçevesinde neler olup bittiğine gelebiliriz. Tahminler var, spekülasyonlar var, yansımalar var. Daha da önemlisi, kamplaşmış taraflarda beklentiler var. Ergenekon davasının aslen TSK’yı hedef alan bir büyük hesaplaşma olduğu giderek bütün boyutlarıyla su yüzüne çıkıyor. Olayı, yaklaşık 3 yıldır “devlet içindeki çetelerden arınma” olarak görmeye çalışan ve bu uğurda uzun süre “büyük ittifakın taraflarından biri” olduğunu zanneden Genelkurmay, artık bir yol ayrımındadır. En büyük hamle yapılmış, son söz söylenmiştir. Artık görev başındaki orgenerallerin, hatta Genelkurmay Başkanı’nın kellesi istenmektedir. “ETÖ” yalanıyla 3 yıldır ağır mağduriyetler yaşatılan milli kesimde, Genelkurmay’ın artık bizzat Türk Ordusu’nun hayat organlarını hedef alan bu oyunlar karşısında doğru analizler

yapması ve kaçamak tutumlardan kaçınması beklentisi vardır.

 

Türk Milleti ile onun silahlı gücü olan Ordu üzerinden hesaplaşmaya ant içmiş ve bu yolda epeyce de mesafe katetmiş olanlarda ise artık “Altın vuruş”un yapılması. TSK’nın tamamen çökertilmesi , bir sivil darbeyle komuta kademesinin görevden alınması beklentisi vardır. Bu aşamaya kadar gelinmişken AKP’nin, özellikle Başbakan Erdoğan’ın “ürkek davranmasından” korkulmaktadır. Kürt açılımında frene basılması bu çevrelerde panik yaratmış, sürecin tavsayacağı endişesiyle ortaya yeni “kâğıt parçaları” atılmıştır.

 

Tayyip Erdoğan ile İlker Başbuğ arasında yapılan son görüşmede, karşılıklı olarak nihai adımların atıldığı izlenimi ağır basmaktadır. Umalım ki bu görüşme tutanaklara geçmiş olsun, Dolmabahçe görüşmesine benzemesin.

 

Görüşmeden sonra meydana gelen  gelişmelerin izi sürüldüğünde ortaya şu başlıklar çıkmaktadır:

 

KİLİT ŞİFRE: DURSUN ÇİÇEK NEDEN İFADE VERMEDİ? Albay Dursun Çiçek ve daha önce ifadeleri alınan diğer subaylara Ergenekon savcılarınca “ihtarlı” çağrıda bulunulduğu, subaylar bir hafta içinde ifadeye gelmezlerse “tutuklanacakları” haberi her zaman olduğu gibi yine ilk kez yandaş medyada yayımlandı. Beşiktaş Adliyesi ile yandaş medya arasındaki “alo ihbar hattı” bu kez de gecikmesiz çalıştı. Adliyeden haber sızdıran birileri, belli ki “ihtarlı davet”in kamuoyu tarafından bilinmesini istemişlerdi. Yandaş medya,  görevini yaptı ve tam bir hafta boyunca, “Bugün de gelmediler”, “Gelmezlerse tutuklanacaklar” şeklinde haberler yayımlandı. Ve Dursun Çiçek ifade vermeye gelmedi..Ve ne tesadüftür ki “Bugün de gelmediler” haberlerine günlerce sessiz kalan savcılıktan, Erdoğan-Başbuğ görüşmesinden hemen sonra  “Subaylara herhangi bir çağrı yapılmamıştır” açıklaması geldi. Bu açıklamayı yapmak için neden Erdoğan-Başbuğ görüşmesini beklediler? Albay Çiçek, bir önceki soruşturmada, tutuklandıktan 18 saat sonra “yeterli delil elde edilemediği için” serbest bırakılmamış mıydı? Bu durum, savcıların bağrına taş gibi oturduğuna göre hazır ellerinde yeni ve “ıslak” bir delil varken, Albay Çiçek’i yeniden tutuklatma girişiminden neden imtinâ ettiler?

 

SARI ÖKÜZ POLİTİKASININ BİTTİĞİ YER:Yukarıdaki paragrafın son cümlesi bizi Erdoğan-Başbuğ görüşmesinde bir “pazarlık” yapıldığı veya bir “rest çekildiği” tahminine götürmektedir. Başbuğ’un “medya üzerinden yürütülen asimetrik psikolojik harp” konusundaki rahatsızlığını bir kez daha dile getirdiği anlaşılıyor. Genelkurmay’ın, önce bu sorunu çözmeden, Taraf gibi misyonu belli bir gazete vasıtasıyla sızdırılan bir takım ihbar mektuplarının içeriğini konuşmaya yanaşmıyor olması anlaşılır bir tavırdır. Bu sorun çözülmeden subayları ifade vermeye göndermek de cadı kazanına yeni bir odun atmaktan başka bir işe yaramaz. Anlaşılan Başbuğ, “Kimse bizden TSK içinde cadı avı beklemesin” tavrıyla tutarlı bir yaklaşım sürdürdü.  Nitekim, Pakistan’da “Gider gitmez Genelkurmay Başkanı’mla görüşeceğim” diye hiddet buyuran ve bu tavrıyla TSK’ya savaş açmış mahfillerde “Başbuğ’u görevden alacak” umudu uyandıran Erdoğan’ın da görüşmeden sonra yelkenleri bir miktar suya indirdiği gözlemlendi. Bunu, Başbakanlığın “soruşturma süreçlerinin tamamlanması beklenecek” denilen mutedil açıklamasından anlıyoruz. Belli ki Başbuğ, öncelikle askeri savcılığın soruşturmasını tamamlamasına müsaade edilsin istiyor. Şimdiye kadar kendisinden istenen her “kelleyi” itirazsız veren Genelkurmay’ın bu gidişatın akıbetini görmeye  başlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bu kez kendisinden Birinci Ordu Kumandanı’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın “kelleleri” istenmektedir.  Sarı öküz politikasının bittiği yerdir. Sıra kara öküzlere, hatta “oturan boğalara” gelmiştir.


BAŞBUĞ İSTİFA SÖZÜ VERMİŞ OLABİLİR: An itibarıyla gelinen nokta, bütün ağır yıpranmışlığa rağmen TSK’nın biraz daha netleşmesi bakımından milli cepheyi rahatlatsa da gönülleri fazla ferah tutmamakta fayda vardır. İlker Başbuğ’un  Başbakan’a “Soruşturma sürecinin sonunda bu belgenin TSK’nın emir-komuta zinciri içinde hazırlandığı ortaya çıkarsa, kamuoyuna verdiğim sözün arkasında durur ve önce  bu çalışmayı yapanları görevden alıp sonra da istifa ederim” taahüdünde bulunmuş olduğunu gtahmin etmek mantıksız değildir. İstifa, kelle avcılarını tatmin eder mi bilemeyiz, bu kesime asıl “görevden almanın” tam bir zafer duygusu yaşatacağı muhakkaktır. Erdoğan’ın grup konuşmasında verdiği “gereğini yapmaktan çekinmem” mesajı, kendisini “kudretli bir başbakan” olarak gösterme çabası, “görevden alma” formülünü savunanların ısrarını ve Başbakan üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Başbakan, bu şamatacı azınlığa “hesap verme  psikolojisi” içindedir. “İstediğinizi zamanı gelince yapacağım” güvencesine karşılık, TSK’yı kurum olarak yıpratmaya yönelik yayınların frenlenmesi talebi kimsenin umurunda olmamış, “yeni ihbar mektubu” üzerinden daha azgın yayınlar yapılmaya başlamıştır. Bu kesimin Erdoğan ile Başbuğ arasında yeniden bir “uyum” yakalanması ihtimaline zerre kadar tahammülü yoktur. Başbakan’ın (samimi veya değil) bütün “yatıştırma” çabalarına rağmen Başbuğ’un istifa etmesi, hatta görevden alınması yönündeki baskılar artarak devam edecektir.

 

BÜYÜKANIT’A KURULAN TUZAK   BAŞBUĞ’A  DA KURULDU:

İstifa baskılarıyla birlikte, ehven-i şerden görünüp Genelkurmay Başkanı’nı kandırma, tuzağa çekme çalışmaları da sinsice yürütülmektedir.. Fethullah’ın “basın sözcüsü” Hüseyin Gülerce’nin 5 Kasım 2009 tarihli yazısına bakalım:

 

“Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un; "TSK, demokrasiye saygılıdır ve bağlıdır" sözüne rağmen, asker içindeki cunta, direnmeye devam ediyor. Millete ve demokrasiye komplo belgesinde imzası bulunan Albay Dursun Çiçek, ifade vermek için adliyeye gelmiyor.

Geldiğimiz nokta gerçekten bir dönüm noktası. Cunta direniyor, AK Parti iktidarı dik durmaya devam ediyor. Cuntacılara karşı, devlet içinde demokratikleşmeden yana güçlü bir iradenin varlığını, artık herkes hissediyor. Bu hissetmede, Genelkurmay'ın eski başkanı Hilmi Özkök'ün duruşunun anlattığı çok şey var. Bir genelkurmay başkanı, kendi döneminde dört darbe teşebbüsüne tek başına karşı koyamaz. Silahlı Kuvvetler bünyesinde, darbecilerin moralini bozan, ihtiraslarını gemleyen, kafalarını karıştıran, ellerini ayaklarına dolaştıran bir demokrat duruş var.

Bir şey daha var. Görmek isteyen herkes görüyor ki, ABD ve AB, cuntacıları artık yalnız bıraktı. İçeriden sızdırılan belgelerden, Amerika'nın haberdar olmaması mümkün değil.

Tabloya bir daha bakalım: Hükümet kararlı. Cuntacılara dış destek de yok. AB ilerleme raporlarında açıkça, sivil irade üzerindeki askerî vesayetin son bulması isteniyor. Cuntacılar, bir çıkmaz sokağa hapsedildiler.

Onları bu sokakta, giderek baskı altına alacak bir dizi yargı süreci var. Faili meçhul cinayetlerden tutun da, Cumhurbaşkanı Özal'ın zehirlenmesine kadar, pek çok kanlı ve kirli tezgâhın, komplonun, provokasyonun hesabını verecekler.

Göremedikleri gerçek ise şudur: Artık ne yapsalar boştur. Türk Silahlı Kuvvetleri artık cuntacıları taşıyamaz. Sadece TSK değil, cunta bagajını, ne demokrasi, ne Türkiye taşıyabilir. Bölgesinde güçlenen, dünyada itibarı artan yeni bir Türkiye var. Paslanmış cunta prangası, bu Türkiye'nin ayak bağıdır. Sayın Genelkurmay Başkanı. Sadece yetmiş milyonun değil, dünyanın gözü sizin üzerinizdedir. Komutan’a düşeni yapmak zorundasınız”.

Görüldüğü gibi Güzelce, meçhul ihbarcının mektubunda “plandan İlker Başbuğ’un da haberi var” buyurmasına rağmen  Başbuğ ile “cuntacı subaylar” arasında büyük bir itinayla ayrım yapıyor. (İhbar mektubuyla doğrudan Başbuğ’u hedef gösteren Taraf gazetesi, kartları Zaman’a göre daha açık oynuyor) Mesaj ortda: . Başbuğ’a “Gel sen de Hilmi Özkök gibi ol” denilmekte ve aba altından “Olmazsan, başına geleceklerden sen sorumlusun” şeklinde sopa gösterilmektedir. denilmektedir.  Gülerce, bu “başa geleceklerin” neler olacağını da açıkça söylüyor yazısında: 

Onları bu sokakta, giderek baskı altına alacak bir dizi yargı süreci var. Faili meçhul cinayetlerden tutun da, Cumhurbaşkanı Özal'ın zehirlenmesine kadar, pek çok kanlı ve kirli tezgâhın, komplonun, provokasyonun hesabını verecekler”.

Demek ki yakında Özal’ın ölümünü de Ergenekon davasına yamayacaklar… (Yazıdaki, “Bir şey daha var. Görmek isteyen herkes görüyor ki, ABD ve AB, cuntacıları artık yalnız bıraktı. İçeriden sızdırılan belgelerden, Amerika'nın haberdar olmaması mümkün değil” itirafına ayrıca dikkat edelim…)

Peki, İlker Başbuğ eğer Fethullah’ın tavsiyelerine uyar ve  Hilmi Özkök gibi olursa, Yaşar Büyükanıt misali kendini kurtarıp resepsiyonlarda sitcom yapmaya başlar mı?

Bilemeyiz.

Fethullah’ın kalemleri şimdilik “Paşa’yı kafaya alma” oyunu oynuyorlar. Genelkurmay Başkanı’nı seleflerine yaptıkları gibi önce demokratlık kompleksine sokup, tutmazsa tehdit edecekler. Akılları sıra “cuntacılar” diye yaftaladıkları kadroları Başbuğ’a tasfiye ettirip, “Sonra da duruma göre Başbuğ’a bir güzellik yaparız” diye düşünüyorlar.

Büyükanıt ile kıyaslandığında TSK’ya yönelik komplolar karşısında daha omurgalı tavırlar almış olan Başbuğ’u, istediklerin yaparsa  “affederler mi” dersiniz?

Belli olmaz..27 Nisan bildirisini yayımlayan Büyükanıt’ı affettikleri gibi altına bir de Audi çekmişlerdi. Ancak, 27 Nisan muhtırasının AKP’ye oy patlaması yaşattığını da unutmayalım. Başbuğ’un sicilinde şimdilik AKP’ye bu kadar yarar sağlamış bir icraat görünmüyor.

BAŞBUĞ, BU KİRLİ SAVAŞTA YORGUN DÜŞEBİLİR

Uzun bir yazı oldu, sabrınızı daha fazla zorlamadan son bölüme geçelim. Şunu unutmamak lazım,  TSK’nın kendisine  “asimetrik psikolojik harp” yürütenler karşısındaki duruşu hâlâ sağlam ve kararlı bir duruş değildir. “Demokrasiye komplo kuruldu” suçlanmasının altında eziliyorlar. “Deniz Feneri skandalına, yurdun her köşesinde patlak veren yolsuzluklara, domuz gribi yalanına, Başbakan ile yandaş  işadamı arasındaki utanç verici telefon görüşmesine, KKTC Cumhurbaşkanı’na Kıbrıs’ı satmak için nasıl talimatlar verildiğinin ortaya çıkmasına, kabine üyelerinin dünyanın en zenginleri listesine girmeye başlamasına karşılık işsizlik intiharlarının artmasına rağmen bu hükümet ve bu Başbakan istifa etmiyor da biz neden istifaya zorlanıyoruz?” diye sormamaktadırlar. Karşılarındaki “asimetrik savaş” cephesinin şeytana külahını ters giydirecek kadar her duruma yaklaşım üretebilme becerisi  karşısında yetersiz kalmaktadırlar.

 

Bir başka acı gerçek de TSK’nın zannedildiğinin aksine zekânın ve kusursuzluğun egemen olduğu bir kurum olmadığının ortaya çıkmış bulunmasıdır. Hem askeri, hem de siyasi konularda tarihlerinin en kötü sınavını verdiler.


Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer unsur,  Genelkurmay Başkanı’nın kişilik yapısıdır. İstifa baskıları karşısında başkaları gibi “korktuğundan” veya “kafalandığından” değil ama “kendisiyle ters düşmemek”, “kamuoyu önünde verdiği sözün gereğini yapmak”, daha kötüsü bu kirli savaş karşısında yorgunun düşmek gibi etik ve insani sebeplerden  dolayı istifa edebilir de. Ancak bilmelidir ki böyle bir istifayı tarih, “Onurlu bir Komutan’ın sahneden çekilişi” olarak yazmayacaktır.