Yoksa Beni mi Almaya Geldiniz? (Bir “Zevzekliğin” Anatomisi)- Fatma Sibel Yüksek
Burada, büyük bir psikolojik altta kalışla, daha dramatik olanı, ezik bir “minnet duygusuyla” karşı karşıyayız. Eski Genelkurmay Başkanı, hukuk ve insanlık kuralları bakımından tarihin en tartışmalı iddianamelerinden birine imza atmış olan savcıların hedefi olmaktan kurtulduğu (ya da öyle zannettiği) için çocukça bir sevinç içindedir. “Zekeriya Öz sizsiniz değil mi” diyerek utangaçça yanaşma, tarihe “ortamın getirdiği hoşluk” veya medyanın deyimiyle “buzları eriten diyalog” olarak değil, “ayağa gitme” olarak geçecektir. (Ayrıca, eski Genelkurmay Başkanı ile savcılar arasında zaten “buz” falan da yoktur).
Habertürk gazetesi yazarı Fatih Altaylı, eski Genelkurmay Başkanı, emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Ergenekon savcıları karşısındaki eğilip bükülen tavrını “zevzeklik” diye niteledi. Türk Ordusu’na en kritik dönemde kumanda etmiş, altına imza attığı bir bildiriyle siyasi tarihimizin en önemli dönemlerinden birini başlatmış olan bir komutandan bugün gazete köşelerinde “zevzek” olarak söz edilmesi gerçekten üzücü. Üzücü ve düşündürücü…
Yaşar Büyükanıt profili, tarihin devlet adamları galerisine ne yazık ki pek itibarlı bir şekilde geçmeyecek; çünkü tarih kahramanlar kategorisine konjonktürel rüzgârlar karşısında eğilip bükülenleri, korkunun, çapsızlığın ve basiretsizliğin esiri olanları değil, dik duranları, yürekli olanları ve her ne koşulda olursa olsun çizgisinden sapmayanları kaydediyor.Üstelik bu seçicilikte haklı-haksız, kazanan-kaybeden, zalim-adil, diktatör-demokrat ayrımı da yapmıyor. Aslında pek de can yakmamış, kendi halinde bir figür olan Vahdettin bu kuraldan dolayı tarihe bir “korkak” olarak geçerken, aslı kanlı bir diktatör olan Saddam Hüseyin, ölüm karşısında bile dik durmayı başararak tarihe adını “cesaret” ve “erkeklik” kavramlarıyla birlikte yazdırdı.
Büyükanıt’ın Ergenekon davası savcılarına resepsiyonda yaptığı “Yoksa beni mi almaya geldiniz” esprisi gerçekten kötüydü, hazindi. Hazin olmasının en büyük sebebi de gereksiz bir espriden çok “gerçek bir korkuyu” yansıtmasıydı. “Binlerce askere ölme ve öldürme emri verebilecek konuma gelmiş, 65 yaşındaki bir insanın sıradan fanilerden bir farkı olmalıydı” diye düşündürdüğü için bir bakıma öğreticiydi. İnsana, “Acaba, kamera kaydı icat olmadığı için tarihe yanlışlıkla kahraman olarak geçmiş başka kimler var?” sorusunu sordurduğu için ayrıca felsefiydi.
Videoyu insan psikolojisi, vücut dili, korku,cesaret, giydiği elbiseyi ve taşıdığı cüsseyi hak ediş gibi kavramlar bakımından zengin unsurlar içerdiği için “belgesel tadında” izledik. Bir Cumhuriyet Savcısı ile bir Genelkurmay Başkanı, insan olarak tabii ki eşittirler ama tarihteki “ağırlıkları” bakımından aynı fotoğraf karesi içinde yer almaları düşünülemez. O bakımdan, eski Genelkurmay Başkanı’nın “medyatik savcıyı” görünce, Tarkan’ı görmüş genç kızların heyecanına kapılıp “Zekeriya Öz sizsiniz değil mi?” diyerek ilk adımı atması, öyle “mütevazılıkla”, “samimiyetle”, “ortamın getirmiş olduğu naif insanlık haliyle”, haydi bilemediniz “alkolün verdiği keyifle” falan izah edilemez. Burada, büyük bir psikolojik altta kalışla, daha dramatik olanı, ezik bir “minnet duygusuyla” karşı karşıyayız. Eski Genelkurmay Başkanı, hukuk ve insanlık kuralları bakımından tarihin en tartışmalı iddianamelerinden birine imza atmış olan savcıların hedefi olmaktan kurtulduğu (ya da öyle zannettiği) için çocukça bir sevinç içindedir. “Zekeriya Öz sizsiniz değil mi” diyerek utangaçça yanaşma, tarihe “ortamın getirdiği hoşluk” veya medyanın deyimiyle “buzları eriten diyalog” olarak değil, “ayağa gitme” olarak geçecektir. (Ayrıca, eski Genelkurmay Başkanı ile savcılar arasında zaten “buz” falan da yoktur).
Bu talihsiz “tanışma” faslından sonra Büyükanıt’ın uzun uzadıya bir şeyler anlatmaya çalıştığına, bu çabaya mukabil savcıların kendisini sakin ve sessizce izlediğine tanık oluyoruz. Eski Genelkurmay Başkanı’nın “kendini anlatma çabası” ne kadar coşkuluysa, savcıların bakışları da o kadar dik, soğuk ve inceleyicidir. Karşılarındaki adamın el-kol hareketlerini, gevezeliğin dozunu giderek arttırma gayretini, “suçsuzluğunu” kanıtlamaya çalışan bir şüphelinin samimiyetini test eder gibi “profesyonelce” seyretmektedirler. O sırada Savcı Öz’ün masadaki tabaktan ağzına bir fıstık attığı görülür. Bu hareket, konuşmayı bitirme hareketidir. “Anladım ben seni, çözdüm..Artık gidebilir miyim? Sıkıldım çünkü..” hareketidir.
Bu arada, eski Genelkurmay Başkanı’nın eşi, masalarına davet ettikleri savcıları ağırlarken “kusursuz ev sahipliği” icra etme çabasındadır. Yılların getirdiği kermes alışkanlığı ile savcıların önüne “yiyin, yiyin” diyerek tabaklar sürmekte, eşinin yapmaya çalıştığı esprilere şen kahkahalarla destek atmaktadır. Karı koca olarak, “Bak görüyor musun hanım, ne şanslı insanlarız. Allah korusun, bugün şu güzel resepsiyonda kadeh tokuşturmak yerine Silivri Cezaevi Kampus ve Yerleşkesi’nde de de olabilirdik. Sayın savcılarımız da pek tatlı insanlar” havası içindedirler.
Savcıların artık sıkılmaya başlamasıyla son bulan bu acıklı muhabbet, eski Genelkurmay Başkanı’nın “Çok zor bir görev yapıyorsunuz, Allah yardımcınız olsun” temennisiyle tarihi bir melodram seviyesine erişir. Bu temenni, sıradan bir vatandaşın naif duygularını yansıtma kisvesi altında, aslında derin bir yaranma gayreti ve bağlılık bildirme mesajı içerir. Sanki, “Meydanlara dökülün, Cumhuriyet’e sahip çıkın. Ne mutlu Türküm diyene anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır” diye gece yarısı bildiri yayınlayan benmişim gibi bir kendini işin içinden sıyırma uyanıklığı taşır.
Oysa, Ergenekon davası sanığı vatandaş Oğuz Alpaslan Abdülkadir’in 20 ay sorgusuz sualsiz yattıktan, işini, gücünü, aşını kaybettikten sonra mahkemeye, “Bir sabah baktım Genelkurmay’ın sitesinde ‘yollara düşün, harekete geçin’ diye bir duyuru. Bir vatandaş olarak Ordu’muzun arkasına düştüm, bayrağımı alıp Cumhuriyet mitinglerine katıldım; başka da bir suçum yoktur Hakim Bey…” şeklinde verdiği ifade kulaklarda, vicdanlarda çınlamaktadır.
Bu 2 dakikalık video kaydı aslında yakın tarihimize “Dolmabahçe buluşması” olarak geçen o büyük muammayı çözmemize yardımcı olacak şifreler ve kişilik kodları da içermektedir. Bu görüşmeye ilişkin olarak pek çok şey yazıldı çizildi, pek çok spekülasyon yapıldı. O görüşmede Büyükanıt’ın önüne eşinin yaptığı harcamalara dair bir dosya konulduğu ve kendisine “Erdil paşa gibi olursun” mesajı verildiği yönündeki haber, tazminat davasına konu oldu.
Bu videonun ortaya çıkardığı portreden anlıyoruz ki Paşa’ya sadece ve sadece “Bak Paşa, biz Ergenekon diye çok gizli ve acımasız bir örgüt ortaya çıkardık. Yakında büyük bir dava başlayacak, bunlar seni alaşağı etmenin planlarını bile yapmışlar. Canını kurtardık haberin yok..Şimdi, sen bu Ergenekon’un ‘mağduru’ mu, yoksa ‘sanığı’ mı olmayı arzu edersin?” diye sorulmuş;
Paşa’nın da tıpkı “Emniyette arkadaşlar öyle çarpıcı deliller ortaya koydular ki Ergenekon’un varlığına iknâ oldum” diyen ve bu “üstün hizmetinden dolayı” PKK’lı teröristlere bile uygulanmamış olan “etkin pişmanlıktan yararlanma” talebiyle mahkemeye sevkedilen sanık Emekli Tümgeneral Erdal Şener gibi “Ne diyorsunuz! Ben böyle bir şey olduğunu bilmiyordum. Gözümü açtığınız için teşekkür ederim..” demiş olması ve o minnetarlıkla bugünlere kadar gelmesi mümkündür.
Evet, mümkündür…