Bir olaya, “birnci”, “ikinci”
gibi sıfatlarla numaralamaya başlamak aslında korkutucudur; çünkü o
durumun benimsendiğini, süreklilik kazandığını, meşrulaştığını
gösterir.
“İkinci Ergenekon
Davası” maalesef böyle bir kodlamanın başarıya ulaşmış hali
olarak sahne aldı.. 20 Temmuz’da Silivri’deki ilk
duruşmanın başladığı saatlerde, “Üçüncü Ergenekon İddianamesi” de
mahkemeye gönderildi. Böylece, dış basının çok isabetli bir şekilde
“pembe dizi gibi” dediği Ergnekon çıkmazına yeni bir düğüm
daha atılmış oldu. Dördüncü, beşinci, belki de altıncı bir
iddianameyle belli ki dava dünyanın en büyük hukuk çöplüğüne
dönüştürülerek içinden tamamen çıkılmaz bir hâle getirilmek
hedefleniyor.
Bu davayı Türkiye’nin başına
saranlarca belirlenen yöntem bu: Sonuç almayı
imkânsız hale getirip çürümeye terk
etmek…
Bu arada “intikam” denilen
şeytani duyguyu en acımasız biçimde tatmin etmek. Tutukluluğu bir
kabir azabına dönüştürmek, savunma hakkını kullanılamaz hale
getirmek, mahkemeyi figüran mertebesine indirmek,
hukuku ve adaleti polisiye aşamasından ibaret kılmak…
Ergenekon adlı cadı kazanını
kuranlar, amaçlarını bu kadar pervasızca gerçekleştirirken,
böyle bir utanç davasının mağduru olanlar maalesef
olaylardan yeterince ders çıkarmış görünmüyorlar.
20 Temmuz’da başlayan ikinci Ergenekon davasının bende
uyandırdığı ilk izlenim bu..
Duruşma, sanki Ekim
2008’den beri hiçbir şey olmamış gibi başladı.
Sanki 90 küsur duruşmayı geride bırakmamışız, sanki yüzlerce
suçlama hiç çürütülmemiş,
sanki kimi krokilerin bizzat
savcıların el yazısıyla yazıldığı, aramalar sırasında polis
tarafından CD bırakıldığı ortaya çıkmamış..
Sanki, daha davanın
adı bilinmezken Ümraniye’deki gecekonduda arama yapan polislerin
“Ergenekonsa s..tir et” diye konuştukları görüntüler
yayınlanmamış,
sanki “falanca tarihte yurtdışında yasa dışı
toplantı yapıyordu” denilen sanıklar o tarihte ceza evinde
yattıklarını kanıtlamamışlar..
Sanki “Ataşehir toplantısı”
denilen yerde öyle bir villanın olmadığı, dahası bu toplantıya
katıldıkları iddia edilen kişilerin her birinin ayrı bir ilde olduğu
baz istasyonu kayıtlarıyla ortaya çıkarılmamış…
Bir iddianamenin bu
derece tartışmalı olduğunu bu kanıtlar bile ortaya
çıkaramıyorsa, bir sanık daha ne yapabilir ki?
Bir mahkeme
bu kadar somut, bu kadar önemli delilleri yok sayıp tutukluluk
halini ısrarla sürdürüyorsa savunmanın bir anlamı kalır mı?
Maalesef ikinci Ergenekon
davası, işte bütün bunlar sanki hiç olmamış gibi başladı.
Tutuklu sanılar, tıpkı ilk davanın tutukluları gibi ilk
duruşmada suçsuzluklarını kanıtlayıp tahliye olacakları umuduyla
geldiler salona.
Duruşma hiçbir karar alınmaksızın 6
Ağustos’a ertelenince sanıklardan Adil Serdar Saçan isyan
etti.
“On aydır bu günü bekliyorum, daha ilk
duruşmada yirmi gün ara veriliyor, bu şerefsizliktir”
diye bağırmaya başlayan Saçan’ı duruşmayı izleyen
kızının “Baba sakin ol” yalvarmaları bile
yatıştıramadı.
On aydır tutuklu olan Tuncay
Özkan da salondan çıkarken Savcı Mehmet AliPekgüzel’e ağır sözler
söyledi.
Özkan’ın
“Beni madem teröristlikle
suçluyorsun, kanıtlayacaksın.. Kanıtlayamazsan…” dediği
duyulurken, sanıklardan gelen en ağır tacizleri bile gülümseyerek
dinlemesiyle ünlenen Savcı Pekgüzel olduğu yerde donup
kaldı.
İlk duruşmanın
tutuklu sanıklar için hayal kırıklığı ile sonuçlanmasında
avukatların katkısı olduğunu söylemek zorundayız. Reddi
hakim talebinin daha önceki duruşmalarda sonuç vermediği ve reddi
hakim talebinin diğer bütün talepleri askıya aldıracağı biline
biline neden böyle bir yola gidildiği anlaşılamadı.
İkinci
davanın avukatları, ilk davada denenmiş ve çıkmaz sokakla
sonuçlanmış yöntemleri bilmiyor olabilirler ama örneğin Ahmet Ülger
gibi ilk davada da yer almış tecrübeli bir avukatın mahkeme
heyetinin çekilmesini istemesi en azından taktik bir hataydı. Böyle
bir talebin hele de üçüncü iddianame mahkemeye gönderilmişken,
duruşmanın en az yirmi gün geriye atılmasından başka bir işe
yaramayacağı o kadar açıktı ki…
İddianame okunsun mu
okunmasın mı tartışması başta olmak üzere daha önce onlarca kez
yapılmış ve sürecin uzamasından başka bir şey getirmemiş
tartışmalar, sıfırdan başlanarak yine yapıldı. Tutuku
sanıkların, “Yüz bin sayfalık ek delilleri okuma imkanımız yok,
bilgisayar istiyoruz” şeklindeki talepleri bile bütün
haklılığına rağmen faydasızdı Yüz bin sayfa delili evde 5
bilgisayarla bile okuyamıyoruz. Bari bırakın savunma hakkınız
kısıtlanmış olsun, hiç değilse temyizde işe yarar. Her koğuşa birer
bilgisayar verip gerekli imkânı sağlamış olacaklar yok
yere…
Bu davada ilkinin
aksine müdahil olmak isteyenlerin bulunmayışı ilginçti. İlk
davada keçisi kaybolan, kızı kaçırılan, arabası çalınan herkes
“Ergenekon yapmıştır” diye mahkeme salonuna üşüşmüştü.
Bu kez niye yoktular acaba? Diyarbakır Barosu Başkanı bile
gelmedi. DTP’liler de yoktu..Yırtık bluejeanlı, marka rujlu ve
Hermes türbanlı “genç sivilleri” de göremedik. Oysa o çok meraklı
oldukları asıl “darbe” iddiası bu davadaydı. Acaba kumanda
edildikleri merkezler, “maksat hasıl oldu, yok yere gürültü
çıkarmayın” dediler de ondan mı sır olundu?
Taraf’ta Yıldıray Oğur
diye bir adam var, bu şahsın hallerini yazmadan geçemeyeceğim.
Adam mahkeme salonunda bir “demokrasi
değnekçisi”, bir “haller prensi” gibi dolanıyor .
Sanıklara öyle nefretle bir bakışı var ki gazeteci değil, dağdan
leşi inenlerin yakini zannedersiniz.
Bir de çok ünlü bir
yazar, derin gözlemci falan olduğunu, herkesin kendisine baktığını
düşünüyor olmalı ki sürekli kimsenin göremediği detayları not
ediyormuş gibi hareketler yapıyor.
İnsanların en doğal hallerini büyük bir dikkatle
inceleyip derin notlar alan adam pozları kesiyor.
Ferda Paksüt’ün oturduğu sandalyenin önünden geçip
gitmesini not alışını görmeliydiniz; sanki Napolyon’un Moskova
seferini yazacak.
Oysa kadın öylece yürüyüp gitti
işte…
Ertesi gün köşesinde,
“Davanın iki numaralı sanığı olan bir
orgeneral tutuksuz yargılanırken, genç bir teğmen (Mehmet Ali
Çelebi) tutuklu yargılananlar arasında oturmaktaydı.
Tutuklu
teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin iddianamede Karargâh
Evleri yapılanmasında kendisine aralarında hiçbir akrabalık bağı
yokken “ağabeylik” ve “ablalık” ettiği söylenen Aydın Kardeşlerin
hemen yanında oturması, aynı yapılanma içinde tutuksuz yargılanan
teğmenlerin de bağlantılı oldukları bir yayınevi sorumlusuyla (Hatice Bahtiyar) birlikte
oturmaları fiili kanıt gibiydi”
diye yazdı bu
şahıs…
Yıldıray varken
mahkemeye ne hacet..Yanyana oturmak
“fiili kanıt gibiymiş”
baksanıza…
Bence
duruşmanın en eğlenceli adamı, Taraf gazetesi çıkarılmadan önce adı
sanı bilinmeyen bu Yıldıray
Oğur’du…