Fatma Sibel Yüksek1 Temmuz 2009 10:13

Fırtınalı Günden Notlar, Sorular

NETİCE: Genelkurmay’ın “Ordu üzerinde psikolojik savaş yürütülüyor” tezi, gerisin geriye iade edilmiştir. “Ne yapacağımızı görürsünüz” diyen Genelkurmay Başkanı boşa düşürülmüştür. Ordu, “asimetrik psikolojik savaşta” ağır bir yara daha almıştır. Demek ki önemli olan, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra “asimetrik savaş var” tespiti yapmak değil, o “asimetrik savaşa" hak ettiği karşılıkları zamanında vermekmiş. Geçmiş olsun…

“Tarihi MGK” olarak nitelenen 7.5 saatlik Mill Güvenlik Kurulu toplantısı, geride pek çok soru işaret bırakarak yakın tarihimize mal oldu. Resmi bildiride zayıf bir vurguyla belirtildiği gibi hükümet kanadı, TSK’nın “Üzerimizde psikolojik savaş yürütülüyor” şeklindeki son derece ciddi tespitine katılıyor ve askerin bu konudaki hassasiyetini paylaşıyor mu; doğrusu bunu “Bu tür faaliyetlerin  ülkemize bir fayda sağlamayacağı teyit edilmiştir” gibi bir cümleden anlamak mümkün olamadı. “Faydalı” olması ihtimali mi vardı ki?

Bildirinin kaleme alınmasının bir hayli uzun sürdüğü ve metin üzerinde ince pazarlıkların yapıldığı bir bakışta anlaşılıyor. Ancak, bu “bildiri mücadelesinden” asker kanadının “galip” çıktığı söylenemez. Orgeneral İlker Başbuğ’un 5 gün önceki  basın toplantısında ortaya koyduğu “asimetrik psikolojik harp”e ilişkin “havan mermisi” gibi saptamalarını hatırladığımızda, MGK bildirisinde bu konunun son derece “ruhsuz” bir şekilde ele alınmış, geçiştirilmiş olduğunu görüyoruz. Demek ki temsil ve yürütme makamları, “Ordu üzerinde örgütlü bir psikolojik harp yürütüldüğü ve bunun devletin bekâsı sorunu olduğu” görüşüne fazla katılmıyor.

Göze çarpan diğer ayrıntılara gelince:

“DARALTILMIŞ MGK” NE ANLAMA GELİYOR?: Yaklaşık 8 saat süren toplantının ardından Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı kendi aralarında 1.5 saatlik bir toplantı daha yaptılar. MGK’nın teamülleri arasında yer almayan bu yöntem kafaları karıştırdı. MHP sözcüsü Oktay Vural, televizyonlardan haklı olarak “Bu üçlünün İçişleri ve Dışişleri Bakanlarından saklayacakları neleri var?” diye isyan etti ancak, basın tarafından “mini zirve” olarak adlandırılan bu bölüm, ayrı bir toplantı mıydı, yoksa MGK toplantısının devamı mıydı bunu bilmekte fayda var. Bizce aslında MGK toplantısının devamıydı. Sürenin 7.5 saati aştığını görünce, 28 Şubat 1997’deki  9 saatlik “en uzun MGK”nın süresini aşmak istememiş olabilirler. Toplum hafızasının dünkü MGK toplantısı ile  yakın tarihimize bir “rekor” olarak geçen 28 Şubat toplantısıyla bağlantı kurmasını istememiş olabilirler. Yani, 30 Haziran 2009 tarihi aslında, tıpkı 28 Şubat 1997 gibi “yeni bir dönemin” başlangıç tarihidir. (28 Şubat’ın tersi bir dönemin). Toplantı süresini 9 saatin üzerine çıkarıp yeni bir rekor kırmayarak kendilerince böyle bir kategorinin zihinlere kazınmasını önlemiş oldular. “Mini zirve”yi bu açıdan düşünmek lazım.

RESMİ GÜNDEM KISMI ÇOK KISA SÜRMÜŞ: MGK bildirisi her ne kadar geleneksel olarak “Kıbrıs, Irak, Orta Doğu” gibi konu motifleriyle süslense de dünkü toplantının tek konusunun “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” olduğu anlaşılıyor. Resmi gündemde yer alan diğer dış politika konuları muhtemelen en fazla 1 saat ele alınabildi.

MGK SALONU İLE BEŞİKTAŞ ADLİYESİ ARASINDAKİ TRAFİK: Albay Dursun Çiçek ve diğer subayların beklendiği gibi pazartesi günü Adliye’ye gelmemelerinin o gün yapılan Erdoğan-Başbuğ görüşmesi ile bir ilgisi var mıydı bilmiyoruz. Ancak, bu konunun Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında konuşulduğu, albayların ertesi gün ifadeye gitmesi konusunda bir mutabakat oluştuğu izlenimi doğmuş bulunuyor. General Başbuğ, Askeri Yargı’nın “takipsizlik” kararına rağmen albayların “şüpheli sıfatıyla” sorgulanmak istenmesini “iyi niyetli bir girişim olarak” değerlendirmemiş olabilir; çünkü basın toplantısında belirttiği gibi sivil savcıların, askeri savcılık kararından sonra  “şüpheli olarak” Albay Çiçek’i değil, fotokopi kâğıdıyla ortalığı karıştıran ve “Orduya karşı asimetrik savaş yürütenleri” çağırması gerektiğine inanıyor. Başbuğ’un, Erdoğan ile yaptığı görüşmede, albayların  ifadeye çağrılmasında “kötü niyet bulunmadığı”, aksine sivil yargı ile askeri yargı arasında bir işbirliği tesis edilmek istendiğine iknâ edildiği anlaşılıyor.

DAVETLE TUTUKLAMAK: Böyle bir mutabakata rağmen, MGK toplantısı sürerken Albay Çiçek’in tutuklanma talebiyle mahkemeye sevkedildiği  haberi gelince İlker Başbuğ’un   nasıl “şoke olduğunu” tahmin etmek için Hürriyet gazetesi gibi “MGK içi  kaynaklara sahip olmak” falan gerekmiyor. Genelkurmay Başkanı’na verildiğini düşündüğümüz bir takım “güvencelere” rağmen bu hareket şık olmadı. Hele “ifadeye çağırıp tutuklamak” iyice abes oldu. Albay Çiçek, tutukluluk tedbiri uygulanacak düzeyde “şüpheli” biriyse neden ifadesi “davetle” alındı? Üstelik savcılar bir gün önce akşama kadar Albay’ın lütfedip Adliye’ye teşrif etmesini beklediler. Tutukluluk gibi ağır bir tedbir uygulamayı düşündükleri kişi, o arada kaçsa veya delilleri karartsa ne olacaktı?

SAVCININ ELİNDE “BELGENİN ASLI” MI VAR?: “Askeri savcılığın verdiği takipsizlik kararına rağmen sivil savcı, Albay’ın tutuklanmasını talep ediyorsa, demek ki elinde çok kuvvetli deliller var; fotokopinin aslı Ergenekon savcısının elinde olabilir” şeklinde yorumlar yapıldı. Eminiz öyledir, Savcı’nın elinde muhakkak tıpkı önceki tutuklamalarda olduğu gibi son derece “ciddi ve tutarlı deliller” vardır! (Ergenekon davası sanığı Hüseyin Gazi Oğuz, çok sayıda görüşme yaptığı için tutuklanmasına sebep olan telefonun 20 yıllık eşi Zeynep Hanım’a ait olduğunu,14 ay tutuklu kaldıktan sonra kanıtlayabildi…) Diyelim ki İstanbul Savcısı’nın elinde, Dursun Çiçek’in tutuklanmasına neden olan çok önemli belgeler, hatta “Taraf’ın fotokopisinin aslı” var…Peki bu durumda, Askeri ceza kanununda gece yarısı yapılan değişiklik henüz yasalaşıp yürürlüğe girmediğine göre, Sivil Savcının elindeki delilleri askeri savcılığa gönderip (ki Askeri savcılığın kararında, kovuşturmanın  yeni deliller ışığında tekrar ele alınabileceği özellikle vurgulandı) kendisinin de “görevsizlik” kararı vermesi gerekmiyor muydu? Sivil savcının elinde “delil” varsa, askeri yargıda yürütülen kovuşturma sırasında neden ortaya çıkarılmadı? Askeri yargı üzerinde “Bir şeyleri örtbas etmek istiyorlar” imajı mı yaratılmak istendi? Hem, Genelkurmay’ın içinde hazırlanıp da bizzat Genelkurmay Başkanı’nın “Bizde böyle bir şey yok” dediği “belge”, eğer Beşiktaş Adliyesi’nde çıkıyorsa, o Genelkurmay Başkanı gerçekten derhal istifa etmelidir.

ALBAY’IN HAKİM SORGUSU NİÇİN BEKLETİLDİ? Beşiktaş Adliyesi önünden yayın yapan muhabir arkadaşlar, Albay Çiçek’in savcılıkta 1,5 saat süreyle ifade verdiğini duyurdular. Oldukça kısa sürmüş bir sorgu…Oysa Albay’ın Adliye’de kalma süresi neredeyse on beş saat…En uzun bekleme süresi de tutuklanma talebiyle sorgu hakimliğine çıkarıldığında yaşandı. Yani Albay Çiçek, nöbetçi sorgu hakimi tarafından tam 2 iki saat bekletildi. Bu arada MGK toplantısı ve ertesindeki “mini zirve” devam etmekteydi. Albay’ı tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk etmiş olan Savcı Zekeriya Öz ise, akşam saat 18.30’da mesaisini bıraktığı halde, 09.30 sularında aniden Beşiktaş Adliyesi’ne geri döndü. “Askeri yargıya güven olmaz, çünkü bağımsız değildir” diye ahkâm kesenler hiç kusura bakmasınlar, Beşiktaş Adliyesi’ndeki bu tuhaf mesai bal gibi de “Ankara’dan haber beklendiği” izlenimi doğurdu. Hani sivil yargı bağımsızdı? Denilebilir ki, “Ankara’dan Albay’ın serbest bırakılması yönünde bir telkin gelmesi beklenirken, tutuklama olayının gerçekleşmesi Sivil yargının bağımsız hareket ettiğinin en büyük delilidir”…İyi ama, hepimizin gözü önünde cereyan eden bu sürecin sonunda Albay tutuklanmasaydı, Beşiktaş Adliyesi’ndekilerin toptan istifa edip Ergenekon davalarının da düşürülmesi gerekirdi. Kimse kendi karizmasını o kadar çizdirmez. Madem spekülasyon yapılıyor, ben de diyorum ki Beşiktaş Adliyesi sakinleri, kendi aralarındaki uzun tartışma ve değerlendirmelerden sonra Ankara’dan esen rüzgârın tersine bir karar almayı tercih etmiş olabilir. Buna rağmen, gözlerini televizyona dikip saatlerce MGK toplantısını beklemeleri, ‘Beşiktaş Adliyesi bağımsız yargının kalesidir” savına halel getirmiştir.

NETİCE: Genelkurmay’ın “Ordu üzerinde psikolojik savaş yürütülüyor” tezi, gerisin geriye iade edilmiştir. “Ne yapacağımızı görürsünüz” diyen Genelkurmay Başkanı boşa düşürülmüştür. Ordu, “asimetrik psikolojik savaşta” ağır bir yara daha almıştır. Demek ki önemli olan, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra “asimetrik savaş var” tespiti yapmak değil, o “asimetrik” savaşa hak ettiği karşılıkları zamanında vermekmiş. Geçmiş olsun…