Fatma Sibel Yüksek16 Haziran 2009 15:39

Taraf'ın Haberini "Mutabakatlar" Ekseninde Okumak-Fatma Sibel Yüksek

Ergenekon koyunundan kaç post çıkarılacak?   Taraf gazetesine yaptırılan son hamle, bir takım “mutabakatlarda” bir takım kırılmalar yaşandığını düşündürüyor. Sarı öküz feda edenler, sıranın ‘kara öküzlere’ geldiğini görünce mızmızlanmaya başlamış olabilirler mi? Veya sarı öküz almaktan sıkılmış olanlar, hazır İran da karışmışken, planın son perdesini sahneye koyma kararına varmış olabilirler mi?    O bakımdan, Küçük Provokatör’e attırılan manşeti, sadece TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin yeni bir safhası olarak değil, aynı zamanda Erdoğan-Başbuğ eksenine vurulmak istenen bir darbe olarak okumak gerekir. Her ikisi de bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, bir takım planlarda senkronizasyon sorunu yaşanmasına neden oluyorlar çünkü…

On bin tirajlı küçük provokatör, kendisinden bekleneni yine büyük bir başarıyla icra etti ve   İran’ın karışmasıyla eş zamanlı olarak Ankara’yı karıştırmayı başardı. Bir taş bile atmadan… Oturduğu yerden.. Bir  piyon muhabirciğe imza attırarak…

 

Oysa her şey iyi gidiyor gibiydi. Bir takım “mutabakatlar” rayına oturmuş görünüyordu. “İnsan kendi askerini teslim eder mi” diye hislenenler bağrına taş basmışken, Ergenekon’a kurban seçilenler hapishane hayatına alışmaya başlamışken,  gece sohbetleri sunucusu ve Ajda Pekkan’ın eski partneri Aziz Üstel bile “İlker Paşa, Özkök Paşa’nın yolundan gideceğini ispatladı” diye yazılar döktürürken…

 

Eski genelkurmay başkanları “İfademe başvurmazsanız ölümü görün; ama tanık ama sanık olarak benim de çorbada tuzum olsun” diye kuyruğa girmişken,

 

“Darbeler dönemi bitmiştir” şeklinde manşetler atılırken…

 

Ne oldu da birden bire “Ergenekon 2009!” noktasına gelindi?

 

Taraf gazetesine yaptırılan son hamle, bir takım “mutabakatlardabir takım kırılmalar yaşandığını düşündürüyor. Sarı öküz feda edenler, sıranın ‘kara öküzlere’ geldiğini görünce mızmızlanmaya başlamış olabilirler mi? Veya sarı öküz almaktan sıkılmış olanlar, hazır İran da karışmışken, planın son perdesini sahneye koyma kararına varmış olabilirler mi?

 

Bana paşam demeyiniz” ricasında bulunan, eline Ceza Mukakemeleri Usulü Kanunu’nu alarak  basın toplantısı düzenleyen, üç güne bir “Hukuka bağlıyız” açıklamaları yapan bir Genelkurmay’a reva görülen davranışa bakar mısınız?

 

Provokatör gazetenin manşeti üzerine aynı gün soruşturma başlatıldığı halde, soruşturma başlatılmasaydı, “Genelkurmay neden sessiz kalıyor” diye manşet atacak olanlar, bu kez “Böyle bir soruşturma askeri mahkeme tarafından yapılamaz” demeye başladılar. Bir yandan askeri mahkemelere savaş açıp diğer yandan belgenin doğruluğunu baştan kabul eden bir yaklaşımla haberler yayımlamaya, bu doğrultuda tepkiler organize etmeye giriştiler.

 

Böyle bir soruşturmanın bir günde sonuçlandırılamayacağı bilindiği halde, “TSK neden geciktiriyor, kamuoyuna derhal açıklama yapılsın” diyen bir koro daha ortaya çıktı. Yani, zaten başından beri yapılması gerekenleri gecikmeksizin yapmış olan TSK, haberin yayımlanmasının üzerinden daha 48 saat geçmeden “ ağır hareket etmek ve belgenin doğruluğu konusundaki kuşkuları güçlendirmekle” suçlanmaya başlandı.(Bu arada, belgenin ofisinde ele geçirildiği iddia edilen eski malûl üsteğmenin avukatı, “Bizde böyle bir belge ele geçirilmedi” diye kendini paralıyor, ancak bu önemli açıklama kayıtlara bile geçirilmiyordu)

 

 

TSK üzerinde bir süredir alttan alta kaynatılan kazanlar, birden bire meydanlara taşındı. Bu iş artık açıktan açığa yapılmaya başlandı…

 

N’oluyor?

 

Bir takım ‘kırılmalar’ şu noktalarda ortaya çıkmış olabilir mi?

 

1-Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, göreve geldikten sonra kullandığı dikkatli üslupla iktidar ve cemaat çevrelerinin teveccühünü kazanmış, yeni “demokrat paşa” alkışlamaları ortaya çıkmıştı. Ancak, 14 ve 29 Nisan’da yaptığı açıklamalar bu havayı birden bire tersine çevirdi. Ergenekon iddiamasinin hukukiliği konusunda kuşku belirtmesi,  kazılarda bulununan mühimmat konusunda Emniyet’i adres göstermesi, yandaş medyayı açıkça “ahlaksızlıkla” suçlaması, Ergenekon sanıkları hakkında “İnşallah hepsi beraat eder” temennisinde bulunması ve cemaati hedef alıcı  ifadeler kullanması, kendisine açılmış olan kredinin sona erdirilmesine neden oldu. “Biz Başbuğ’u yanlış tanımışız, erken hüküm vermişiz” diyenler belirdi. Ordunun üst kademesine yönelik değerlendirmeler gözden geçirildi, iyimserlik havasına erken kapılındığına karar verildi.

 

2-“Kürt sorununun çözümünde tarihi fırsat” adı verilen ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan’nın Kandil’deki terörist bozuntusuyla muhatap kılınmasına neden olan süreçte Genelkurmay ayak sürüdü. Abdullah Gül ve Beşir Atalay’ın “Devletin her kademesinde uyum ve kararlılık var” şeklindeki heyecanlı açıklamaları sessiz geçiştirildi. Dahası, “Kimin kiminle ne pazarlık yaptığı bizi bağlamaz. Teröristi gördüğümüz yerde vururuz, üniter devletin de çivisini oynatmayız” şeklinde açıklamalar yapıldı.  Bize göre de  bu konuda “devletin her kademesinde uyum” var ama “kararlılık” aynı seviyede mi, işte orası belli değil… TSK gibi bir kurumun, Kandil’deki terörist bozuntusu bir gazeteciyle haber gönderdi diye ‘sevindirik’ olması da beklenemezdi zaten. O tuzağa, sanki on yıllık tecrübe büyük bir tecrübeymiş gibi, “Devlette on yıllık tecrübem” var diye övünen Abdullah Gül düştü. (Devlette on yıl tecrübe genel müdürlük için yeterlidir, cumhurbaşkanlığı için değil(!)). Devletin sivil kanadını coşturan bu ani “tarihi fırsat” rüzgârı, askerde aynı heyecanı yaratmadı. İhale hükümet ve Çankaya’nın üzerinde kaldı. Askerden kamuoyu önünde destek gelmeyince açıkta kaldılar. İşte bu süreç de Başbuğ’a ve Genelkurmay’a duyulan “güvenin” aşınmasına neden oldu.

 

3-Başbuğ’un ABD gezisi. Bu ziyaret, cemaat cephesinde ciddi bir tedirginlik yarattı; çünkü; “Uzun zamandır kopan TSK ABD hattı yeniden onarılıyor” şeklinde yorumlar yapılmaya başlanmıştı. Birden bire ortaya çıkan “ABD ilişkilerini artık TSK üzerinden mi götürecek” sorusunun  kaynağı, Washington'ın etkili düşünce kuruluşlarından Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi'nin (CSIS) yerel seçimlerden 1 gün sonra, yani 30 Mart’ta yayımladığı rapordu.. Raporda, Obama yönetimine  "Genelkurmay'ın siyasî rolünün artması Türk-Amerikan ittifakını bitirmez" önerisinde bulunuluyor, tıpkı eski yönetimler gibi Türkiye ile ilişkileri askerler üzerinden kurmalarının yararlı olacağına işaret ediliyordu. Bu rapor, hükümet-cemaat cephesinde küçük çaplı bir panik atak yaşanmasına neden oldu. Acaba AKP döneminde siviller üzerinden işleyen mekanizma bitirilecek,  bunun yerine askerlerin belirleyeceği yeni yol haritası mı benimsenecekti? AKP hükümetine yakın gazetelerde, böyle bir makas değişikliğinin “darbeler dönemine” geri dönüşü getireceğini ima eden felaket yazıları bile yayımlamaya başladılar.  General Başbuğ'a, ABD’de CSIS'in, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti öncesinde hazırladığı bir raporda, Türkiye'de daha milliyetçi bir yönetimin veya askeri bir yönetimin iktidara gelmesinin ABD ile ilişkiler bakımından sıkıntı teşkil etmediğini yazdığı söylendi. Bunun üzerine Başbuğ, CSIS yöneticilerinin ABD Savunma Bakanlığının 25 kişilik danışma kurulundaki isimlerden oluştuğuna işaret etti ve “O düşünce kuruluşu önemli bir kuruluş olduğu için biz o kuruluşla beraber olmanın yararlı olacağını düşündük” diye konuştu.Yani, “Neticede bir düşünce kuruluşudur, değerlendirmeleri kimseyi bağlamaz, zaten bizim de ABD ile doğrudan irtibat kurmak diye bir niyetimiz yok” falan demedi.
 Bu yaklaşımın da Başbuğ ve Genelkurmay’la ‘kankalık’ tesis etmeye başlayanların hoşuna gitmediği anlaşılıyor.

 

4-Ve Erdoğan cephesi….Dikkat edilsin Erdoğan, askerin soğuk durduğu iki konuda, yani Ermenistan sınır kapısı ve “Kürt açılımı” konusunda kendisini bir takım rüzgârlara kaptırmadı. (Bunu, Serdar Akinan duygusallığı veya Yeniçağ gazetesi uyanıklığı ile söylemiyorum; yani Erdoğan’ın “ehven-i şer” olduğunu düşünenlerden değilim, sadece bir tespit yapıyorum) Erdoğan, Gül’e karşı Başbuğ’a yakın duruyor” fısıltısı bu yaklaşımla birlikte yayılmaya başladı. Anlaşılan Gül de kendisini bütün “Devlette uyum var” açıklamalarına rağmen, “farklı bir çizgiye itilmiş’ gibi hissetti ki, hem anayasa değişikliği, hem de “tarih fırsat” konusunda giriştiği ataklarda, liderlik pozisyonu almalarda frene bastı. Bir süredir sesi soluğu çıkmaz oldu.

 

O bakımdan, Küçük Provokatör’e attırılan manşeti, sadece TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin yeni bir safhası olarak değil, aynı zamanda Erdoğan-Başbuğ eksenine vurulmak istenen bir darbe olarak okumak gerekir. Her ikisi de bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir takım planlarda senkronizasyon sorunu yaşanmasına neden oluyorlar çünkü…