Ergenekon Duruşmasından İzlenimler…”Dar Salonda Uzun Paslaşmalar”- Fatma Sibel Yüksek
Mahkeme Başkanı Şengün “adil yargılamanın zarar görmemesi için” her türlü tedbiri almaya kararlı göründü. Ancak, bu kadar karmaşık ve usûl hatalarıyla dolu bir davanın altından nasıl kalkılabileceği konusunda net bir fikri yok gibi. Biraz, “Kervan yolda düzelir” havası var. Karşısındaki deve dişi gibi adamlar, daha ilk günden iddianameyi yerden yere vurmaya başladılar. Savunmanın tüm itirazlarını reddetmek mümkün değil. Bir tek itirazın bile haklı bulunması ise, iddianameyi iskâmbil kâğıdı kulesi gibi yerle bir edebilir..Açıkçası, bütün cafcafına ve aşırı misyon yüklemelere rağmen, “sürdürülebilir” görmedim ben bu davayı. Savcıların aşırı zorlamaları, inandırıcılığı bir hayli hırpalamış… Aylardır sorgusuz sualsiz yatan sanıklar ise haliyle çok dolular, çok sabırsızlar ve hayli öfkeliler. Bu durum, savunmalara gereğinden fazla siyasi bir doz yükleyecek gibi görünüyor. Herkes “Dreyfus” havasında. Umarım öfkeleri onları savunmanın esasından uzaklaşma tuzağına düşürmez…
Efendim, siz Açık İstihbarat okuyucuları için üşenmedim, Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan sabahın köründe Silivri’ye gidip “Ergenekon” duruşmasını izledim. Biz, Açık İstihbarat olarak bu davanın tabii ki tarafıyız. Site yöneticimiz, bir yazarımız ve bir de eski yazarımız davanın tutuklu sanıkları arasında bulunuyor ama ben yine de izlenimlerimi sizlere objektif bir biçimde aktarmaya çalışacağım.
Öncelikle İşçi Partisi, CUMOK (Cumhuriyet Okurları Platformu), Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Biz Kaç Kişiyiz Platformu ve Türk Gençlik Birliği gibi parti ve demokratik kitle örgütlerine teşekkür etmek, değerlerini bilmek ve bu bir avuç yürekli insanı kutlamak durumundayız. Kısıtlı imkanlarıyla onlarca otobüs kaldırıp hapishane önüne gittiler, saatlerce tel örgülerin arkasında beklediler ve Atatürkçü yurtseverlerin yalnız olmadıklarını dosta düşmana gösterdiler.
Adalet Bakanlığı ve Cezaevi yönetimi tam anlamıyla sınıfta kaldı. Daha birinci kapıda bir hengâme, bir karmaşa… Bütün yapılması gereken tutuksuz sanıklar, sanık yakınları, gazeteciler ve avukatlar için 4 ayrı giriş ayarlamaktı oysa. Herkes aynı cam bölmeden giriş kartı almaya kalkışınca ortalık karıştı, insanlar birbirini ezdi. Dış güvenlikten sorumlu jandarmanın beceriksizliği inanılır gibi değildi. Tam anlamıyla çuvalladılar. Kavgalar çıktı, ayaklar ezildi, aslında aynı amaçlar için orada bulunan insanlar, izdihamdan dolayı birbirlerine gıcık oldular.
Tutuksuz sanıklardan Hayrullah Mahmut, “Komutan, tam iki saat önce kimlik verdim, hâlâ giriş kartı alamadım” diye çırpındıysa da sesini duyuramadı. Sanık Hayrullah Mahmut salona giremezken, “Ben dinleyiciyim kardeşim, dinlemeye geldim” diyen kim oldukları belirsiz insanlar, hiçbir engelle karşılaşmadan salonun baş köşesine kuruldular.
Olabildiğince anlayışlı, hoşgörülü ve savunma hakkını sonuna kadar kullandırmaya niyetli görünmeye çalışan Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, yoğun izdihamdan dolayı bir ara kontrolü kaybeder gibi oldu. Gazetecilerin jandarmayla, sanıkların avukatlar ve birbirleriyle, avukatların avukatlarla, müdahil olmak isteyenlerin “olamazsınız” diyenlerle giriştiği sonuçsuz ağız dalaşını bir süre seyrettikten sonra Jandarma yüzbaşısıyla didişmekte olan Sevilay Yükselir’e yüksek sesle bağırdı.
Bu bağırış iyi oldu; herkes biraz kendini toparladı. Aslında Sevilay Yükselir de haklıydı ;çünkü Beşiktaş Adliyesi’ne akredite otuz gazetecinin yanı sıra, yaklaşık yirmi gazeteciye daha ek giriş kartı dağıtan cezaevi yönetimi, nedense birden bire bu kartları geri almaya kalkıştı; kimse de vermek istemedi haliyle…
Sorun, iki yüz seksen kişilik salona bin 500 kişi akın edince, kimin dışarı çıkarılacağını belirleme sorunuydu. Basın, avukatlar, bir de Sırrı Sakık ve saz arkadaşları yerlerinden bile kımıldamayınca, olan tutuklu sanık yakınlarına oldu ve hepsi salondan çıkarıldı.
Muhakeme usûlü konusunda çok ciddi sorunlarla baş başa olduğu bir bakışta anlaşılan Mahkeme Başkanı Şengün, çareyi tutuksuz sanıkları ve avukatlarını evlerine göndermekte buldu. Tutuksuz sanıklardan birisi, “Başkanım, şimdi ben gideyim mi diyorsunuz; Ankara’dan geldim de..” şeklinde karara inanamadığını belirten bir mütalaada bulununca, Şengün “Gidin, gidin…biz sizi tebligatla çağıracağız” dedi. Tutuksuz sanık yine emin olamadı: “Yani başkanım, ev adreslerimize mi göndereceksiniz tebligatı?..”
Tutuksuz sanıkları duruşmalardan ayırma kararı “mahkemenin bütünlüğü” ilkesini biraz zedelediyse de “tek zedelenen ilkemiz bu olsun” deyip bu faslı geçelim…
Sanık avukatların itirazları salonun elverişsizliği ve mahkeme heyetinin ‘güvenilirliği’ üzerinde yoğunlaştı. Mahkeme salonu gerçekten elverişsizdi; zaten bazı sanık ve sanık avukatının sadece salona değil, duruşmanın “cezaevi kampusünde” yapılmasına da karşıydılar. Örneğin, Doğu Perinçek’in avukatları çok çarpıcı bir olayı anlattılar mahkemeye: Kampuse giren bir grup sanık yakını ve avukat, arabaları ile duruşma salonunu ararken yollarını kaybetmiş, olmadık bir yere girince de cezaevinin dış güvenliğinden sorumlu jandarma arkalarından ateş açmıştı! Allah korusun, ya can kaybı olsaydı? Kemal Kerinçsiz, “infaz ve yargılama mekânlarının” birbirine karıştırılmasından doğabilecek sakıncaları uzun uzun anlattı.
Başkan Şengün’ün “yer darlığı” sorununa bulduğu bir diğer çözüm, salonun dışındaki bekleme bölümünü de “duruşma salonunun bir parçası” ilan etmek oldu…Salonun kapısı açıldı, bekleme bölmesinde kalanların da duruşmayı dinlemesine imkân verildi.
Sanıklardan Doğu Perinçek, Kemal Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Hayrettin Ertekin, Behiç Gürcihan, İsmail Yıldız, Semih Tufan Gülaltay söz aldılar. “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan suçlu bulunmuş AKP’ye tek bir ceza davası açılmamışken, bir siyasi parti başkanı olan beni siz değil, Anayasa Mahkemesi yargılamalı” diyen Perinçek, “Erdoğan’ın savcı, DTP’nin müdahil olduğu bir davada sanık olmak onurdur” diye konuştu..
Kemal Kerinçsiz’in konuşması da güzeldi. Avukatlığını üstlendiği sanıklar ve Barolar Birliği’nden aksi bir karar çıkmadığı için halen “sanık avukatı” konumunda bulunduğunu söyleyen Kerinçsiz, “hem sanık, hem avukat” olarak garabet bir durumun içinde olduğuna dikkat çekti.
Muzaffer Tekin, “Ben bu örgütün yöneticisiymişim; ancak böyle bir örgütten haberim yok!” diyerek herkesi güldürdü. İsmail Yıldız, can alıcı bir hatırlatmada bulundu. Başbakan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” şeklindeki veciz sözü konusunda hafızaları tazeleyen Yıldız, “Bir başbakanın böyle bir ağırlık koyduğu bir davada mahkeme üyeleri olarak siz ne derece vicdanlarınızla hareket edebileceksiniz?” sorusunu yöneltti. Yıldız’ın bu sorusuna Başkan Şengün’ün cevabı sert oldu..Bu mahkemenin asla ve asla böyle bir sorunu yoktu, herkesin içi rahat olsundu!
Semih Tufan Gülaltay, mart ayında kendisini ek ifadeye çağıran Ergenekon savcılarının kendi aralarında “Yüzde 47 oy almış bir partiyi nasıl kapatmaya kalkarlar” diye konuştuklarını ve Doğu Perinçek’leri tutuklama hazırlığı yaptıklarını söyledi. Gülaltay’ın konuşmasını daha fazla uzatmasına Mahkeme Başkanı Şengün izin vermedi. İlk kez bir sanığa “sen” diye hitap etti ve bu tür iddiaları savunma sırasında gündeme getirebileceğini söyledi.
Behiç Gürcihan, duruşmaların şu veya bu nedenden dolayı daha fazla gecikmesine karşıydı. Salonun elverişsizliği, mahkeme heyetinin çekilmesi gerektiği, görevsizlik veya mahkemenin Ankara’da görülmesi gibi taleplerin yargılamayı geciktirdiğini savunan Gürcihan, “Üzerimize aylardır terörist yaftası yapıştırıldı, ben bir an önce kendimi savunmak istiyorum” dedi. Gürcihan’ın bu talebi, bazı sanıklar ve sanık avukatları tarafından “gereksiz bir acelecilik” olarak değerlendirildi. Mahkemeye ara verildiğinde, Semih Tufan Gülaltay ile Behiç Gürcihan arasında bu konuda itişip kakışmaya varan bir tartışma yaşandığını öğrendik.
Böyle kapsamlı davalarda olur böyle şeyler. Bu insanların pek çoğu birbirini hiç tanımıyor, tanıyanların önemli bir kısmı birbirinden hazzetmiyor..İtişme yaşanması normaldir.
Oktay Yıldırım’ın avukatı oldukça renkli bir insandı. Usûl hakkındaki görüşlerini açıklamak için söz aldı ama çok kısa bir sürede ‘esasa’ geçti. Konu epeyce dağılır gibi olunca Şengün’den müdahale geldi. Avukatın, ‘reddi hakim” talebi önce sadece bir mahkeme üyesiyle sınırlı gibi algılanınca, sanık avukatı duruma açıklık getirdi:
“Sizin de çekilmenizi talep ediyorum Sayın Başkan…”
Mahkemeye müdahil olarak katılmak isteyenlerin durumu ise tam bir alemdi. Çağdaş Hukukçular Derneği, “böyle önemli bir davada” kamunun yeterince temsil edildiği, buna karşılık “toplumun” temsil edilemediği gerekçesiyle müdahil olmak istiyordu. “Toplum” kendileri oluyordu yani…”Ergenekon’un kanlı bir terör örgütü olduğunu” söyleyen ÇHD temsilcisi, bu tespiti ile ne mahkeme heyetine, ne iddia makamına, ne de sanıklara söyleyecek söz bırakmadı. Hükmü kendi çapında kestirip attı…
İnsan Hakları Derneği denilen “PKK’lı Hakları Derneği”ni temsil eden bayan avukat ise, nasıl başardıysa olayı 1998 yılında Akın Birdal’a yapılan suikaste bağlayıp “Biz de bu davada yargılananların mağduruyuz” buyurdu…
Herkes kendi canını sıkan bir olayın failini orada aramaya gelmiş gibiydi. Bit pazarı gibi bir yerdi yani Silivri’deki duruşma salonu…Keçisi çalınan, “Bunlar çalmıştır” diye müdahil olmaya koşmuştu…
Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, “Türkiye’yi etkileyen kanlı olaylardan en fazla Diyarbakır bölgesinin etkilendiğini” belirterek, kendine has “bölgeciliğini” gene konuşturdu. Davaya, “Diyarbakır Barosu olarak” müdahil olma isteği ise resmen üstü kapalı bir “federasyon” söylemiydi. Başka bir ülkenin veya özerk bölgenin “meslek örgütleri” adına konuşur gibi konuştu hazret!
DTP’lilere gelince…Sırrı Sakık, Sebahat Tuncel, Hasip Kaplan ve adını hatırlayamadığım bir-iki kadında bir tafra, bir tafra…Zannedersiniz şehit katili benim, kendileri sütten çıkmış ak kaşık!. Nasıl bir kendine güven duygusu, nasıl bir ‘hesap sorma’ küstahlığı, nasıl bir artistlik anlatamam…
Onlar da müdahil olmak istiyorlarmış…
Yazının fazla uzadığının farkındayım. Mahkeme heyeti ve sanıklar hakkındaki genel gözlemlerimi de kısaca aktarıp bugünlük bitirmek isterim.
Dediğim gibi, Mahkeme Başkanı Şengün “adil yargılamanın zarar görmemesi için” her türlü tedbiri almaya kararlı göründü. Ancak, bu kadar karmaşık ve usûl hatalarıyla dolu bir davanın altından nasıl kalkılabileceği konusunda net bir fikri yok gibi. Biraz, “Kervan yolda düzelir” havası var. Karşısındaki deve dişi gibi adamlar, daha ilk günden iddianameyi yerden yere vurmaya başladılar. İtirazların tümünü reddetmek mümkün değil. Bir tek itirazın bile haklı bulunması ise, iddianameyi iskâmbil kâğıdı kulesi gibi yerle bir edebilir..Açıkçası, bütün cafcafına ve aşırı misyon yüklemelere rağmen, “sürdürülebilir” görmedim ben bu davayı. Savcıların aşırı zorlamaları, inandırıcılığı bir hayli hırpalamış…
Aylardır sorgusuz sualsiz yatan sanıklar ise haliyle çok dolular, çok sabırsızlar ve hayli öfkeliler. Bu durum, savunmalara gereğinden fazla siyasi bir doz yükleyecek gibi görünüyor. Herkes “Dreyfus” havasında. Umarım öfkeleri onları savunmanın esasından uzaklaşma tuzağına düşürmez…