Behiç Gürcihan20 Eylül 2008 18:26

Aşırı Kilolulara Muzaffer Kuşhan; Aşırı Muhaliflere F Tipi Zekeriya Kuşhan Tesisleri

Zekeriya Kuşhan tesislerinde olduğu gibi, Muzaffer Kuşhan tesisleri gibi riskler mevcut.   Burada da aşırı zayıflama sonucu insan ölüyor.   Orada vefat edenin adı Dila Kurt, burada vefat edenin adı Kuddusi Okkır.   İki tesiste de  yetkililer,  sağlıklarından sorumlu oldukları insanların ölümüne seyirci kalabiliyorlar… Muzaffer Kuşhan tesislerindeki “doktor”, Zekeriya Kuşhan tesislerindeki “savcı” eksikliği ölümlerden sonra dikkat çekiyor.

Bir mizah yazısına “ölüm”le başlanır mı emin değilim ama bu yazıyı yazmama bir ölüm vakası vesile oldu. Muzaffer Kuşhan’ın zayıflama tesislerinde vefat eden Dila Kurt’tan söz ediyorum.

 

Sol göğsüne sevgilisi Ömer’in ismini yazdırmış.


Ertuğrul Özkök’ün dahiyâne önerisiyle, sevgilisinden ayrıldığı zaman bir sonrakine ayıp olmasın diye durumu, “Ömer”in başına “Hz.” İbaresini ekleyerek idare edecek olan röportajsever Ayşe Arman’ı biliyorsunuz.

 

(Şahsi önerim, Ömer’in başına Hz. İbaresini ekleyip gereksiz bir edepsizlik-saygısızlık  yapmak yerine, sonuna “li” ekleyip Ömerli Barajı üzerinden kuraklık vs. gibi çevreciliğin daniskası konulara göğüs, pardon parmak basılabilir).


Ayşe Arman olmasaydı Muzaffer Kuşhan tesislerinden haberdar olmayacaktık.

 

Hani şu sabah 8’de kalkılan, belli bir disiplin içinde yaşanılan ve tabii ki seksin yasak olduğu tesis.

 

“Bu tanıma birebir uyan bir yer biliyorum ama bir şey eksik” diye düşünüyordum ki; geçenlerde Dila Kurt’un zayıflama uğruna vefat etmesiyle o eksik de tamamlandı.

 

Tabii ki Muzaffer Kuşhan tesisleri ile F Tipi Zekeriya Kuşhan tesilslerinden söz ediyorum.


Aşırı kiloluların tercih ettiği Muzaffer Kuşhan ile aşırı muhalif olanların tercih ettiği Zekeriya Kuşhan tesisleri arasında o kadar çok benzerlik var ki…

 

Muzaffer Kuşhan nasıl özgün zayıflama yöntemleri ile tanınıyorsa, Türk hukuk sistemine bir güneş gibi doğan savcımız da yazdığı iddianame ile ne kadar özgün bir hukuk anlayışına sahip olduğunu ortaya koydu.


İkisi de “yakaladığını” zayıflatan bir yöntem benimsemiş.

Hakkını yememek lâzım; Zekeriya Kuşhan tesislerine giriş çok daha kolay.

 

Muzaffer Kuşhan’ın tesislerine çuval dolusu para ödüyorsunuz, Zekeriya Kuşhan tesislerine giriş ise sizler için bir telefon veya bir mektup kadar yakın.


Ben, “terör örgütü” üyesiyim ya…

 

Bana sonu “saygılarımla” diye biten bir mektup yolluyorsunuz, yada bir telefon açıp “Abi nasılsın, var mı bir isteğin?” tarzında bir konuşma yapıyorsunuz. İmkânınız varsa bir de internette AKP muhalifi bir yazı yazdınız mı hiçbir sorun kalmaz.

 

Zekeriya Kuşhan tesislerinin kapıları; bu dalgada olmazsa bir sonraki dalgada kesin sizin için de açılacaktır; hem de ücretsiz.

 

Buraya geldikten sonra ise işiniz kolay.


Aynen Muzaffer Kuşhan tesislerinde olduğu gibi sabah 8’de sayım için kalkıyorsunuz ve başlıyorsunuz sabah voltalarına. 55 metrekare avluda (5x11m.) günde 3-5 km. rahat yürüyorsunuz.

 

Saat 12.00’de öğlen yemeğinizle birlikte gazeteleriniz geliyor. Sonra serbest saatler başlıyor.


Günün en tehlikeli saatleri…Neden mi?

 

Bazı arkadaşlar;

 

Beni buraya tıktın ama ben inadına Türkbükü’ndeyim” psikolojisine kapıldıkları için avluya plaj havlusu serip donlarıyla güneşlenmeye başlıyorlar.

 

Tahmin edersiniz ki; 55 metrekarede her gün farklı bir donla güneşlenen F tipi ikoncanlarla olmak insanı geriyor.

 

Bu “Yıkılmadım ayaktayım, sana inat Türkbükü’ndeyim” tavrının yarattığı çirkin manzaranın uluslararası sonuçlar doğurmasından korkuyorum.

 

Yakında uydudan evlerin içini görebildiğiniz Google Maps bu ülkede sansürlenirse bilin ki bu, Ergenekon’dan tutuklananların F tipi avlularında donla güneşlenirken meydana getirdikleri görüntü kirliliğinden kaynaklanacak. Uyduların da bir kapasitesi var netekim.

 

AKP’yi bu sene de devirmedik, Türkbükü’ne gidip bir dinleneyim, Eylül’de kaldığım yerden devam ederim” diyen burjuva muhaliflerini tutup içeri atarsan; onlar da inat olsun diye Türkbükü efekti yaratır tabii.

 

Havuzumuz bile var. Şaka değil.

 

Cumhuriyet’te Ali Sirmen’in Bayrampaşa anılarını okuduktan sonra insan garip bir “hapishane kuşu” psikolojisine bürünüyor ve “Ben daha ilginç ne yapabilirim?” demeye başlıyorsunuz.


İşte “havuz projesi” belki de hapishane tarihinde bir ilk.


Avlunun ortasındaki mazgalı sıkıca naylonlarla kaplıyorsunuz ve başlıyorsunuz büyük bidonlarla avluya su dökmeye. Sabır şart. Yaklaşık otuzuncu bidondan sonra avluda parmak kalınlığında su birikiyor.  O gazla bir 20-30 bidon su daha taşıdığınızda oluyor mu size “havuz”…


Avluda, belediye tesislerinin su havuzlarındaki kadar suyun içinde buluyorsunuz kendinizi.

 

Koyuyorsunuz masayı ortaya; ayaklarınız suda, göbeğinizi kaşıya kaşıya kavun karpuz yemeye başlıyorsunuz. Bekir Coşkun duymasın, “göbeğini kaşıyan adam” tezini bu avlularda bizzat AKP muhalifleri çürütüyor.

 

Müebbet hapisle yargılanacak olan arkadaşlar, “nasıl rakı yaparım”, terör örgütü üyeliğinden 10-15 yılla yargılanacaklar ise, “Ben fazla kalmayacağım, şarap yapmayı öğrensem yeter” düşüncesiyle yeni cinlikler peşinde koşuyoruz.

 

Yan avludaki PKK ve DHKP-C’li hükümlüler sürekli “Keyfi aramaya son” diye slogan atarken; biz de ara sıra nâmımız yürüsün, “Bu Ergenekon ne trişkadan örgütmüş, bir sloganları bile yok” demesinler diye; “Keyfî iddianameye son” diye bağırıyoruz.


Aramızda Prison Break’ten Michael Scofield’i seyredip (bilenler bilmeyenlere anlatsın) hapishaneyi küçümseyenler bile var.

 

Zekeriya Kuşhan tesislerinin Muzaffer Kuşhan tesisleri ile bir önemli benzerliği daha var.

 

Burada da seks yasak.

 

Bunu size açıkça beyan etmiyorlar ama tavırlarından belli oluyor. Zaten sizle birlikte içeri attıkları arkadaşların cinsiyeti buna müsait değil.

 

Cemil İpekçi’nin AKP’li olmasına işte bu noktada çok dua ediyorsunuz.

 

“Ya AKP muhalifi olup, evindeki suç aletleri ile yakalanıp  Ergenekon terör örgütünün “Hobi hücresinin” üyesi olmakla suçlansaydı?”

 

diye halinize şükredip, çekirdek çitlerken Kral Tv’deki klipleri izleyip durumu idare etmeye çalışıyorsunuz.

(Editörün notu: Behiç Gürcihan bu yazıyı yazdığında, “Sisi” nâmıyla tanınan Seyhan Soylu Ergenekon’dan gözaltına alınmamıştı(!)

 

Derler ya Allah bir kapıyı kapatıp diğerini açıyor.

 

Zekeriya Kuşhan tesislerinde olduğu gibi, Muzaffer Kuşhan tesisleri gibi riskler mevcut.

 

Burada da aşırı zayıflama sonucu insan ölüyor.

 

Orada vefat edenin adı Dila Kurt, burada vefat edenin adı Kuddusi Okkır.

 

İki tesiste de  yetkililer,  sağlıklarından sorumlu oldukları insanların ölümüne seyirci kalabiliyorlar…

 

Hatta Zekeriya Kuşhan tesislerinde bu sorumsuzluk o boyutta ki; sorumluları yazılı ve sözlü olarak defalarca uyarmanıza rağmen, tesis sakinlerinin göz göre göre erimesine müdahale edilmiyor.


Edildiğinde ise çok geç oluyor…

 

Muzaffer Kuşhan tesislerindeki “doktor”, Zekeriya Kuşhan tesislerindeki “savcı” eksikliği ölümlerden sonra dikkat çekiyor.

 

Bir mizah yazısı “ölüm”le biter mi bilmiyorum ama;


Eda Taşpınar’ı kıskandıran donlu ikoncanları;

Ali Sirmen’in Bayrampaşa günlerini aratacak avlu havuzları,

 

Cemil İpekçi’nin AKP’li olmasına şükredilen sekssiz günleriyle

 

Zekeriya Kuşhan tesislerinde hayat, hep o ölümün gölgesinde yaşanıyor.