Pakistan asıllı yönetmen Şakar Kapur'un "Elizabeth:Altınçağ" adlı filmini herkes izlemeli.
Birinci Elizabeth tahta geçtiğinde, İngilterde'de katolikler ile protestanlar arasında çok kanlı bir iç savaş sürmektedir.
Hazine tamtakır, ordu perişan vaziyettedir. (Yani bütün kalelere girilmiş, bütün tersaneler işgal edilmiştir)
Kraliyetin bu derece zayıf düşmesi, İskoçya kraliçesini tahta geçmek için umutlandırmış, kuzeyden savaş tehdidi gelmeye başlamıştır.
Öte yandan İspanya ve Fransa kralları, İngiliz tahtına 'evlilik yoluyla' ortak olmaya çalışmakta, olmazsa 'savaş açacaklarını' hissettirmektedirler. Vatikan ise casusları marifetiyle ülkedeki kanlı çatışmaları körüklemekten geri durmaz.
Sarayın içinde yabancı ajanlar cirit atmakta, devlete bağlılık yemini etmiş bütün görevliler kendilerini birer ikişer Vatikan, İspanya veya Fransa'ya satmaktadırlar.
Genç kraliçe, tecrübesiz ve şaşkındır. Ordunun 'en rütbeli komutanları' ile kilisenin piskoposları bile devletin geleceğinden umut kesip yabancı devletlerin casusluğuna soyunmuştur.
Tecrübesiz kraliçenin çevresinde ülkesine ve devletine bağlı tek kişi, istihbarat ve sarayın güvenliğinden sorumlu Sir Walsingham'dır. Bu sessiz ve iddiasız görünümlü adam, kimin ne biçimde ihanet ettiğini çok iyi bilmekte ancak, kimsenin dikkatini çekmemeyi başarmaktadır.
Sonuçta, genç kraliçenin güvenini kazanır. İngilizler bir sabah uyandıklarında, papazından generaline, danışmanından büyükelçisine kadar bütün vatan hainlerinin kanlı kellelerini Londra sokaklarında birer kazığa geçirilmiş vaziyette bulurlar.
Ülkedeki bütün ajanlar ve işbirlikçileri, Sir Walsingham tarafından bir gecede tavuk gibi boğazlanmış, ülke hainlerden arındırılmıştır.
Walsingham bunu, kasa tamtakırken, İngiltere'yi parçalamayı kafasına koymuş ülkeler son derece güçlüyken, devletin bütün üst düzey yetkilileri satın alınmışken, ordu paramparçayken başarmıştır.
Nasıl mı?
Ülkesine bağlılık, inanç, zeka ve cesaret sayesinde...
İngiltere, işte o gün bu gündür güçlü bir devlettir...
Film güzel...
Gelelim konumuzun diğer boyutlarına...
Başbakan Erdoğan'ın ekibindeki önemli isimler neden istifa etmeye başladı?
Önce özel kalem müdürü Hikmet Bulduk,
ardından 'küresel' danışman Cüneyd Zapsu...
İstifaların 'spesifik' nedenlerini bilmiyoruz. Bunun önemi de yok..
Ancak, bildiğimiz bir şey var ki insan ve hayvan toplulukları 'sürü başı' gücünü kaybettmeye başladığında huy değiştirirler.
Kendi aralarındaki düşmanlıklar su yüzüne çıkar, öteden beri sevilmeyip de 'lider' korkusundan dolayı üstlerine gidilemeyenlere karşı açıkça cepheler alınmaya başlanır.
Bozgun başlamıştır.
'Kudretli' insanların yanında saf tutmak ince dengelere tâbidir.
Gemiyi ilk terkedenler veya 'terk etmek zorunda bırakılanlar' bu ince dengeleri iyi takip edemeyenlerle,
"Benim zaten liderin gücüne ihtiyacım yoktu, bu gemi batıyor arkadaş!"
diyenlerden oluşur.
Zapsu, Erdoğan'ın gücüne ihtiyacı olan bir adam değildi. Bunu, giderayak AKP'ye attığı 'don' kazığıyla gösterdi.
Peki, Erdoğan'ın çevresindeki herkes 'fırsatçı' veya zora girdiğinde liderini terkedecek bir yapıya mı sahip?
Hayır.
Örneğin Egemen Bağış...
Egemen Bey, Erdoğan ensesine kameraların önünde "N'aber lan Egemen?" diye 'şaplak' attığında bile onurunun ağır derecede kırılmasına rağmen gemiyi terketmedi.
Sayın Başbakan'ın sevmesi de, dövmesi de bir tuhaf yani!
Sonra, gönlünde hep Dışişleri Bakanlığı yattığı ve bu görevi Ali Babacan'dan çok daha iyi başaracağına inancı tam olduğu halde, bir gün olsun bu arzusunu belli etmedi...
Başbakan'a aracılar göndermedi, kendisine verilen görevleri lâyıkıyla yapmaya çalıştı.... (Show Tv'de Tuba Atav'ın karşısına geçip sınır ötesi harekât konusunda eleştirileri 'ABD adına' yanıtlamak gibi....)
Fakat Erdoğan'ın çevresindeki en sadık adamları bile liderlerinin 'sevgisiz ve hoyrat' davranışlarından, agresifliğinden, ilgisizliğinden, kendilerine önem vermeyişinden yılmaya başlamış görünüyorlar.
Onlar da haklı...
Her insan aslında doğuştan idealisttir.
Düşünün, siz kendinizi alanınızda uzman, donanımlı bir kişi olarak görmekte ve davanıza faydalı olmaya çalışmaktayken, patronunuzun umurunda bile olmadığınızı görmeye başlıyorsunuz.
Yüksek fikirler üretmek için getirildiğiniz görevler 'getir-götür' işine dönüşmüş..
Sevdiğiniz adam, (yanlış anlaşılmasın, Erdoğan'ı kastediyoruz) sizi severken bile milletin ortasında "enseye tokat" ilkesiyle hareket ediyor..
Şimdi bana,
"Erdoğan'ın güç kaybettiğini de nereden çıkardın hanımefendi? Kendisi partide tek hakimdir ve ardında yüzde 47 oy oranı olan bir başbakandır"
diye mesajlar atacaksınız. Olabilir.
Biz burada parti içi dengelerden ve AKP'nin aldığı oylardan bahsetmiyoruz ki!
(Ayrıca AKP'nin bu oyları kesinlikle almadığı ve yeni bir Soros-Microsoft oyunu ile karşı karşıya olduğumuz konusundaki inancım, Ermenistan'daki seçimlerden sonra olağanüstü artmıştır...)
Biz burada, Baykal'ın sözünü ettiği "Büyük Plan" daki rol dağılımı içinde yaşanan güç savaşlarından bahsediyoruz....
Erdoğan, duygusal ve agresif kişiliği, rolünün bazı noktalarını iyi kavrama konusundaki zafiyeti ile sanki oyun dışı kalmaya başlamıştır.
"Büyük Plan"ın yeni yıldızı Abdullah Gül gibi görünmektedir.
Erdoğan'ın anayasa taslağını kimselerden habersiz önce ABD'ye okutması, sonra da Çankaya Köşkü'nde bir takım "Kürt planlarınının" pişirildiğini bile bile New-York Times gazetesine 'pat' diye yeni bir 'Kürt Planı' açıklaması 'bir rekabetin' açık yansımasıdır.
Erdoğan'ın New-York Times'a demecinin Talabani'nin ziyareti ve DTP'lilerin Köşk'e davet edilmelerinden sonra gelmesi tesadüf değildir.
"Sizin adamınız benim. Lütfen deliğe süpürmeyin!" yarışı söz konusudur...
Kendisini bu yarışın hırsına kaptıranlar, pek öfkeli olurlar ve etraflarını kırıp dökerler. Bu ruhsal yapıyı "kaybetme psikolojisi" olarak okuyan "yakın çevre mensupları" da işte böyle birer birer 'ekipten kopmaya' başlarlar.
Devletimizin, diğer kurumlarında yaşanan 'öfke selleri' ve onu bunu 'hain' ilan etmeleri ise analiz etmeyeceğiz.
Çünkü samimiyetlerinden ve dostluklarından emin olduğumuz bazı okurlarımız bizi,
"Yıpratılmaması gereken kurumların yıpranmasına katkıda bulunmakla"
eleştiriyorlar.
O cenahın analizi de 'karşıdan' geldi zaten.
Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz, 12 Mart 2008 tarihli yazısında,
"Ben... 27 Nisan ( 2007 ) gece yarısı bildirisinde de ilham alarak... Org. Büyükanıt'ı zor durumda bırakan "asıl" eleştirinin dışarıdan değil, içeriden geldiğini düşünüyorum. Yani Büyükanıt "aslında" Baykal'a ve Bahçeli'ye değil... Onların dile getirdikleri türden eleştiriler yapan, daha alt düzey subaylara cevap vermekte..."
diyor.
"Sizin has adamınız benim" savaşı her yerde yaşanıyor demek ki...
Ortalık İngiliz kraliyet sarayına dönmüş...
Bu şartlar altında bize, "kontör milliyetçileri" veya yazıların altına takma isimlerle yorum yazdıktan sonra gönül huzuruyla yatıp uyuyanlar değil, yerli "Sir Walshingham"lar gerekli.... |