Bu yazının konusu aslında hükümet yanaşması medyanın türban ve 'ergenekon' konusundaki hayal kırıklığı, üzüntü, küsüntü, hüsran, hırçınlık vesairesi ama, dün günlerden pazar olduğu için biraz geç kalktım…(Gerçi işsiz gazeteciyiz, hergün geç kalkıyoruz ya…)
Baktım, ATV adlı 'sahibinin sesi' bir kanalda, Başbakan Erdoğan spor bir giyim içerisinde, karşısında kendisine yürekten, böbrekten, cüzdandan bağlı üç-beş gazeteci ve akademisyen…
"Türban ve diğer konulardaki 'soru işaretlerini gideriyor'…
Tabii karşısındakiler yalaka olunca, Başbakan'ı celallendirecek hiçbir soruyu sormamakla mükellef olunca, soru işaretleri falan giderilemedi.
Başbakan, program boyunca celallenmedi ama sık sık 'Cemal'lendi'…
"O da ne?" derseniz, 'çanak ekibine' 'ağabeylik' yapan ve ekipteki görevi Başbakan'ı rahatlatmak, olduğu anlaşılan Hasan Cemal hâl, hareket ve tavırlarıyla Tayyip Bey'i bir hayli mutlu ve mesut etti.
Tabii, göstermelik de olsa bir tane 'iktidara mesafeli duran' isim yok!
Zaten, sonradan internet sitelerinden okuduk ki bu arkadaşlar evlerinden apar topar getirilmişler.. "Nereye gittiğimizi sorma, görev var!" denilerek siyah camlı otomobillere bindirilmişler!
"Demokrat" bunlar, öyle yaşıyorlar…Başbakan izin vermedikçe soruya moruya yer yok! Ergun Babahan program boyunca 'pişmiş kelle' demeyeyim de Pollyanna gibi gülümsemekle, Beril Dedeoğlu adlı abla "sosyolojik ve etimolojik olarak…" gibi laflarla konuyla ilgisi olmayan "bilim kadını" havaları atmakla, Mustafa Karaalioğlu büyük bir saygı içerisinde bacaklarını birleştirerek oturmakla iktifâ ettiler. Karaalioğlu'nun heykelimsi oturuşundan, ortopedik bakımdan endişe duyan Hasan Cemal, nihayet "Mustafa'nın da soru sormaya hakkı var" dedi de, ona da söz düşmüş oldu…
Bu programla ilgili yazılacak çok şey var…
Toplum ve siyaset bilimciler ileride kasetleri titizlikle incelemelidir. Hatta, insan psikolojisinin temellerini "çocukluk travmaları" ve "libidoda' arayan psikiyatri uzmanları da araştırmalara dahil olabilirler…
Benim, özellikle Başbakan'ın şahsı karşısındaki muhalif kimliğim bu programla birlikte son bulmuştur!...Kendisine artık şefkatle yaklaşacağım. Çünkü, "Yakında Güney Amerika'ya gideceğim. Karayipler'de falan büyükelçiliklerimiz yok; oralarda büyükelçilik açacağız, bu AB'ye girişimizi kolaylaştıracaktır" diyen bir Başbakan'la uğraşmak insanı günahkâr yapar. Kendisine gerekli anlayışı göstermeliyiz..Aynı merhamet kapsamına, bu tarihi olaya katılmış olan gazeteci arkadaşlarımız da dahil edilmelidir…
Evet, bu mecburi uzun girişten sonra gelelim Şamil, Emre, Fehmi ve Ali beylere…
AKP'nin gazetelerinde işçilik yapan bu arkadaşlarımız, "liberal ve demokratların" türban konusundaki tereddütlü tavırları ile 'büyük basının' Ergenekon konusunu kapatmış olmasından pek muzdaripler…
Yeni Şafak'tan Ali Bayramoğlu, "Ergenekon ve bazılarının suskunluğu" başlıklı yazısında diyor ki:
| "Rahatsız edici" gelişmeler var… Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı ve emniyet biriminin yalnız ve baskı altında kalması, operasyonu yürütmek için gerekli toplumsal, siyasal ve medyatik meşruiyetten her gün biraz daha az faydalanması bunların başında geliyor… Örneğin kimi basın organları başörtüsü meselesini de vesile kılarak Ergenekon meselesine kapılarını tümüyle kapamış durumda. Susurluk meselesine sahip çıkmış bu gazetelerin ve gazete yöneticilerinin suskunluğunu neye bağlamak gerekiyor sizce? |
Allah, Allah! Savcının üzerinde 'yazmayarak' baskı kuruyorlarmış!..Bu nasıl bir mantıktır, nasıl bir izandır?..Bizim bildiğimiz, yargı üzerinde 'yazmayarak' değil, 'yazarak' baskı kurulur…
Sonra diyor ki Ali Bey; "Nitekim kriminal delil olsun ya da olmasın fikrimiz odur ki, Hrant Dink'i bu yapı öldürtmüştür… "
E bu memlekette Ali Bayramoğlu gibi yüce bir insan yaşarken, savcıya, hakime, kanuna ne gerek var? "Kriminal delil olsun olmasın" ver cezasını gitsin!..Yargılama da yapılmasın…
Fehmi Koru veya "Taha Kıvanç" mahlaslı ikizi de daha birkaç ay önce Rodos'ta kıyama durduğu Aydın Doğan medyasına 'her alanda' savaş açtı. Maşallah!
Gelelim, Sabah'ın balıketli yazarı Emre Aköz'e…
Aköz Ahmet Altan'ın
| "Ne tuhaftır ki ' türban konusunda' en fazla bağıran gazeteler, devletin içine uzanan 'Ergenekon' çetesi hakkında da en suskun olan gazeteler... Ergenekon'la ilgili haberler onlara çekici gelmiyor... Devlet destekli çeteler ' kaos' yaratmıyor ama kızların türban giymesi 'kaos' yaratıyor onlara göre... Devletin içindeki 'bir otoritenin' çeteler oluşturmasından rahatsız değiller, kızların giyinme 'özgürlüğünden' rahatsızlar" |
şeklindeki sitemine yer verdikten sonra;
| "Acaba niye böyle kayıtsız kalmışlar, diye düşünürken... Aklıma geliverdi: Yoksa tipik bir " liderini takip et " sendromuyla mı karşı karşıyayız? Baktım...Bir yayın yönetmeni, üç kere söz etmiş Ergenekon'dan ama 'çete' olarak değil; 'efsaneye' atıf yaparak. Evet, belli ki diğerleri de liderlerini takip etmişler.Disipline bakar mısınız?" |
sözleriyle bitirmiş yazısını…
"Liderini takip et" sendromunu Emre Aköz'den daha iyi kimse bilemez dedikten sonra, geçelim Şamil Tayyar'a…
Önce şunu belirteyim ki, Şamil Tayyar'ın benim için diğerlerinden farklı bir yeri var. Yıllar önce Sabah gazetesinde birlikte çalıştık. Kendisini bir meslektaşı olarak severim. Sabah'tan haksız hukuksuz bir şekilde atılan gazeteciler için verdiği mücadele hâlâ akıllardadır. Dikkate alınır herhangi bir gazetenin Ankara temsilciliğini alnının teriyle hak etmiş, gazetecilik kalifiyesi yüksek bir arkadaşımızdır. (Sadece bu gazetenin Star olması talihsizliktir). Gerçekten iyi gazetecidir Tayyar, yıllarca kendi mesleki deneyim ve bilgisinin çok çok gerisindeki adam ve kadınların altında çalışmanın çilesini çekmiştir…
Ancak, ayrı fikri kamplarda bulunduğumuz Şamil Tayyar'ı sevmemiz, sahnelenen tiyatrodaki rolünü eleştirmememizi gerektirmez. Star gazetesinin Ankara temsilcisi olmasını da "Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını kuşanır" gerçeği ile karşılıyoruz…Şamil'in bir tek zayıf tarafı var ki çok konuşur ve gündemde olmayı sever..Bu da aslında gazetecilerin neredeyse tamamında bulunan bir özelliktir..
"Ergenokon Çetesi" hakkında en çok Şamil Tayyar yazdı…Yakında bir kitap çıkaracağını da öğrenmiş bulunuyoruz, şimdiden tebrik ederiz. "Büyük basının" Ergenekon haberlerini kesmesine Şamil de öfkeli…Taraf gazetesinden Neşe Düzel'e verdiği röportajda,
"Bir numaranın kim olduğunu bir ben, bir de Başbakan biliyor"
gibi çok çok iddialı bir çıkış yaptı. Ertesi gün, internet sitelerine ve gazetelere baktı ki 'tık' yok! "Gazeteci Şamil Tayyar'dan müthiş bomba!" falan diye başlık atan görünmüyor…
Bunun üzerine daha çok kızdı ve 15 Şubat'taki yazısında, Neşe Düzel'e verdiği mülakatta yer alan "Ankara dışında gizli bir toplantı yapıldı" bilgisinin kimsenin ilgisinin çekmeyişine atfen, "Bu mevzua girmeyecektim, ama beni mecbur kıldılar. Her şeyi yazacağım, bu da onlara kapak olsun!" dedi ve Danıştay sanıklarından birinin Sincan'da bilmem kimle buluşup neler konuştuğunu falan yazdı. O kadar vıdı vıdı bir bilgiydi ki sıkıldım ve yazıyı sonuna kadar okuyamadım.
"1 Numara'yı bir Başbakan, bir de ben biliyorum" diyen bir gazetecinin 'büyük ifşaatı" bu muydu?
Şamil'in bu yazısı da 'basından hak ettiği ilgiyi görmedi'… Mücadelesini azimle sürdüren arkadaşımız, artık ağzını bozmaya mecbur kaldı: "Medyanın çapulcuları!"
Şimdi…
Fehmi, Ali, Emre, Ekrem Dumanlı, Oral Çalışlar vs. beyler ve Sevgili Şamil Tayyar…
Bizim gibi 'mantık sorgulayıcıları ve medya dedektiflerini' "Çeteleri savunmakla" falan suçlamadan önce kendinize, "Gazetecilik kuralları ve tekniği açısından ne hata yapıyoruz" diye bir sorun…
Diğerlerini bilmem. Fehmi Koru'nun gazetecilikle alakası olmadığını "Fehmi Koru'nun Hizbullah'la ilişkisi var mıydı?" adlı yazımda yazmıştım. Ama mesleki basamakları tırmanarak gelen Şamil'in gazetecilik kurallarını iyi bildiğini biliyorum…
Daha düne kadar, ANA uçağında diz dize oturup Başbakan'a birlikte övgüler dizdiğiniz refiklerinizle aranıza neden kara kediler girdi bilemeyiz. (Bildiklerimizi ve bilemediklerimizi bir başka yazıda yazarız…) Medyadaki haberleri, artık büyük ölçüde patronlar ile hükümetler arasındaki ticari ilişkilerin belirlediğini de Türk milleti iyi öğrendi. Yakında, bir ihale işini çözer, karşılıklı sulh ilan edersiniz, merak etmeyin…
Ancak, gazeteciliğin bir de 'iç kuralları', giderek kan kaybetse de 'mesleki direnç noktaları' vardır. Örneğin, yazı işleri sorumluları ağır manipülasyon kokan haberlerden işkillenirler. Önlerine gelen haberlerde 'doğru bilgi' ve iç tutarlılık da ararlar.. Bazen, muhabirlerin sırf meslektaşlarından geri kalmamak için kulaktan dolma haber yazdıklarını da bilirler. Eğer tepeden bariz bir baskı yoksa, "güven duymadıkları" haberlere sayfalarda yer vermezler. Hatta, bu yüzden 'uyarı alan' meslektaşlarımız da mevcuttur…
İtiraf edin, "Ergenekon" meselesini bir toplumsal kampanyaya dönüştüremediniz.. Patronunuz olsam, yeterliliğinizi sorgulardım (!). Aşırı tarafgir davrandınız ve tek kaynaktan çıkma yönlendirmelere kendinizi kaptırdınız. Yazdığınız yazı ve haberlerin bu halleriyle kamuoyunu iknâ etme şansı yoktu…Bir-iki meczup, birkaç sahipsiz gariban insan ve Başbakan'ın bizzat kin güttüğü gazeteciler ve avukatlar ile adı çıkmış dokuza inmez sekize bir general emeklisini bize "Ergenekon" çetesi diye, "gladyo" diye yutturmaya kalkıştınız…
Kurduğunuz tiyatro sahnesinin arkasında "Gerçek Gladyo"nun işbaşında olduğunu ve onların kim olduklarını da ancak yüzde 47'lerle iktidara gelenlerin bildiğini sakladınız…
Ve Sevgili Şamil, sen Taraf'taki röportajında belirttiğin gibi,o bahsettiğin "bilgilere" sahip tek gazeteci falan değilsin. O bilgiler, malum odaklar tarafından her gün onlarca gazeteciye servis ediliyor. Ama onlar yazmıyorlar…Bil bakalım niye? Senin farkın, sahnede rol almaya çok heveskâr olman….
Son olarak sizlere bir tavsiyem var. Madem yüzde 47 oy oranıyla iktidara gelen bir partinin kalemşörlüğünü yapıyorsunuz, madem size yüksek maaşlar, özel arabalar, limitsiz kredi kartları falan veriliyor…Neden, 1996 yılında Susurluk patlak verdiğinde olduğu gibi, örneğin bir ışık yakıp söndürme kampanyası başlatmıyorsunuz? Duyarlı kamuoyunu neden balkona çıkıp tencere kapaklarını birbirine vurmaya çağırmıyorsunuz?
Katılımın , yüzde 47 oy oranını sorgulatmasından mı korkuyorsunuz?
|