Sınırötesi operasyon,
eve dönüş yasası,
DTP kapatılsın mı,
Tayyip Bey Sosyalist Enternasyonal’e aza olsun mu,
Hülya Avşar Einstein olsun mu,
Merkez Bankası İstanbul’a taşınsın mı falan derken umarız arada kaynamıyordur, dikkatlerden uzaklaşmıyordur…
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “tarz yaratma” çabaları…
Çankaya Köşkü’nün yeni ilkesi şu:
“Stil sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz”
Sayın Ahmet Necdet Sezer, o derece stil sahibi olmadan fikir sahibi olanç bir cumhurbaşkanımızdı ki; sen kalk biricik evladının düğününü kimselere haber vermeden Çankaya Köşkü’nün salonlarından birinde yap; sonra da gece harcanan elektriğin parasını cebinden öde!
İçinde ipek zerrecikler ve pudra tanecikleri olan lüks tuvalet kâğıdına devletin parasını harcatma, onun yerine Köşk’e ‘zımpara gibi’ tuvalet kâğıtları aldır! Millet ızdıraptan koltuğa ‘poposunun ucuyla’ otursun....
Mesela ben TOKİ bürokratlarına, Bayındırlık Bakanlığı yetkililerine, AKP’nin el koyduğu medyaların yöneticilerine falan bakıyorum, koltuklarında mutlu bir gülümseme ile yayıla yayıla oturuyorlar.
Neden?
Çünkü, hükümet onları ‘zımpara’ya mahkûm etmemiş ki vatana millete daha iyi hizmet versinler…
Sonra Sayın Sezer… Sen, ihale işine girip duvarları her 6 ayda bir “Çekoslavak satenine” boyatmak varken, 7 yılda sadece iki kez ‘kireç badana’ yaptır…
Bir de ‘cumhuriyeti koruyorum” de.. Neyle? Kireç badanayla, zımpara kâğıdıyla…
Millet olarak böyle ‘tutumlu hareketlere’ alışkın olmadığımız için, Sayın Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtik.
Sayın Gül, koltuğuna oturur oturmaz Köşk’ü ‘basına açtı’..
”Önceden kapalı mıydı ki?” diye soran olmadı.
Medya, “Köşk basına açıldı!” diye öyle bir tantana kopardı ki zannedersiniz bir halk hareketi olmuş, Çavuşescu gibi bir diktatör devrilmiş, halk basınla birlikte Başkanlık sarayını basmış!
Peki, Köşk o gün “basına açıldı” da n’oldu?
Bugün itibarıyla ne oldu onu soruyorum..
Basın mensupları artık ellerini kollarını sallayarak Çankaya Köşkü’ne mi giriyorlar?
Var mı Salih Memecan’dan, Fehmi Koru’dan Emre Aköz’den, Ergun Babahan’dan başka girip çıkan?
Yooo…
Bırakın girip çıkmayı, iddiayla söylüyorum ki
AKP dönemi basın açısından gelmiş geçmiş en karanlık dönemdir.
Başbakanlık koridorlarında bir tane gazeteci göremezsiniz,
genel merkez koridorlarında bir tane gazeteci göremezsiniz,
Enerji Bakanlığı’nda bir tane gazeteci göremezsiniz..
Binalara girmek yasaktır.
Yasakçılığın, despotluğun adı demokrasi oldu, herkes de bu yalana alkış tutuyor…
Biz eleştirilerimizi sürdüreceğiz.
Çünkü bugünün bir de yarını var..
O gün geldiğinde, başını kuma gömen, görüp de görmezden gelen, Allah’ın selamını almaktan tırsan, her zillete utanmadan susan “meslektaşlarımızı” unutmayacağız..
Kimin devranı daim olmuş ki?
Biz eleştirilerimizi sürdüreceğiz.. Bu kadar da korkak olmayın be!
Ölümden öteye köy mü var? .
Bir insana yapılabilecek en büyük kötülük onu işsizliğe mahkûm etmektir. İşsizlik, insanı ağır ağır, acı çeke çeke öldürür. İşsizlik unutulmaktır, ölüme terk edilmektir. Biz bu kabir azabını daha bu dünyada yaşamaktan korkmuyoruz da siz bir selam vermekten korkuyorsunuz. Kalıbınızdan, ensenizden, yağlı popolarınızdan, giydiğiniz takım elbiselerden utanın!
Yaptığınız yalakalıkların hepsini biliyoruz…
Neyse, konumuz Cumhurbaşkanı..
Sayın Gül, “tarz sahibi” bir cumhurbaşkanı olmak için efor harcıyor…
Hani, her Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı tarihe farklı bir özelliği ile geçmiştir ya...
Korutürk, stabilizasyon, denge ve düz temsilin temsilcisiydi;
Özal tabulara savaş açmanın, fırsatçılığın, dengelerle oynama sanatının temsilcisiydi;
Demirel siyasetle temsili buluşturmanın erbabıydı…
Beğenin beğenmeyin, Sayın Sezer dürüstlüğün, düz çizginin, devletle şaka olmayacağının temsilcisiydi.
Laubalilik ve görgüsüzlüğün, yiyicilik ve haram lokmanın en büyük suç sayılmasının temsilcisiydi..
Sayın Gül neyin, hangi ideolojinin, hangi tarzın temsilcisi?
Bilmiyoruz…
Kendisi de bilmiyor, çevresindekiler de bilmiyor..
Bilmedikleri için, her gün yeni bir icat ortaya atıyorlar.
Aksırıp aksırıp ipe diziyorlar.
Yok efendim Halil İnalcık’la sofraya oturmalar,
Perihan Mağden’in ucuz aykırılıklarını “aydın çılgınlığından” saymalar,
internette kaseti dolaşan kadın şarkıcıların kocalarını Atatürk’ün makamında ağırlamalar, yalaka çiziktiricileri ve onların şişman karılarını Huber Köşkü’nde pışpışlamalar…
TÜBİTAK ödüllerini Köşk’te dağıtmalar…
Bu törene davet edilen gazeteciler yazdı, fırsattan istifade Sayın Cumhurbaşkanı’na sormuşlar:
“Efendim, ABD PKK’ya karşı tüm istihbaratı veriyor mudur?”
Sayın Gül, müphem bir şekilde gülümsedikten ve başını manalı manalı salladıktan sonra gizemli bir ses tonuyla,
“Ne biliyorsunuz? Belki bulutların üzerinden izliyoruzdur…”
demiş..
Vay be!
“BBG evinden izliyoruz” dan sonra
“Bulutların üzerinden izliyoruz…”
Sabah programları jargonu, nasıl da devlet diline egemen olmuş…
İşte “tarz” diye buna derim!
Bütün bu müphem gülümsemeler,
kurnazca göz süzüşler,
merakları tahrik edici susuşlar,
“Devlet sırrı taşıyorum, her şeyi konuşamam” imaları,
Dilek Hanif’e ‘körüklü türban” diktirmeler,
çadırda düğün yapıp altın toplamalar…
(İliştirilmiş basın bu ‘körüklü türbanı’ pek şık buldu. Hiç de şık değildi! Bırakın şık olmayı, son derece anti -estetik ve hazin bir giyimdi. Hanımefendi, tepeden tırnağa somon renginden oluşan kıyafeti ile hiç kusura bakmasın ‘cenaze’ gibiydi. Bunu da söyleyeyim ki memlekette basın özgürlüğü ve demokrasi olduğu anlaşılsın…)
Bütün bunlar…Bütün bunlar, ne “Çankaya Köşkü’nün kapılarını açmak”, ne “stil devrimi”, ne “katı devletin kabuk değiştirmesi”…
Bütün bunlar kültürsüzlüğün, köksüzlüğün, kimlik arayıp da bulamayışın, kozmopolitliğin, magazinciliğin ta kendisidir..
Çankaya Köşkü’ndeki bu cümbüşün şimdi bir “Falih Rıfkı”sı eksik..
Bu “büyük dönemi” tarihe kaydedecek bir kalem lazım…Artık Fehmi Koru mu olur, Ergun Babahan mı olur, Ahmet Sever’in kendisi mi oturup yazar, yoksa bu tarihi misyonu “kaseti çıkmış şarkıcının kocası”mı üstlenir..
Bu işi kimse yapmazsa, Açık İstihbarat yapar valla…Tez bir Falih Rıfkı bulunsun, şahken şahbaz olunsun…
|