Fatma Sibel Yüksek25 Ekim 2007 09:18

Fatih Altaylı Yalan Söylüyor - Fatma Sibel Yüksek

Efendim, sonra baktık Fatih Altaylı bağlandı yayına... "Emin abinin kovulmasında Başbakan'ın dahli yok. Aydın Bey'in ben artık Emin'i istemiyorum demelerinin bazılarına ben de şahit oldum" dedi... Yalan!

Seferimiz Amerika'ya Olmalı

Mahmut Toptaş - Vakit Gazetesi
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  24.10.2007
   
Ertuğrul Özkök'ün gazetecilik mesleğinin bundan sonra nasıl icra edileceğine ilişkin savurduğu hikmetleri, Emin Çölaşan'dan alıntılanmış haliyle Açık İstihbarat'ta okudunuz..

"Yiyelim, içelim, tatlı hayat yaşayalım"

diyor Özkök...

"Hükümetlere övgüler düzelim, siyasetten uzak duralım, halka yalan söyleyelim; doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterelim..Aldığımız yüksek maaşların keyfini çıkaralım..."
Ülkenin önde gelen hukukçularından birisi, kendi meslektaşlarına,

"Hep haksızdan yana karar verelim, güçlü olanı haklı çıkaralım, zayıf olanı yok edelim"


telkininde bulunsa, hukuk meslek örgütleri her halde ayağa kalkardı..Veya, bir ordu kumandanının

"Savaşta erleri öne atalım, biz arkada düşman orduları ile kadeh tokuşturalım"


dediğini düşünebiliyor musunuz?

Darağacında kelleler sallanırdı, askerliğin tarihi yeniden yazılırdı...

Ertuğrul Özkök'ün gazetecililk mesleğine açıkça ihanet anlamına gelen sözlerine 'tık' çıkmadı..

Gazeteciler de, meslek örgütleri de bir güzel sustular.

Özkök'ü bir tek Deniz Baykal aradı,
o da tebrik etmek için!

Evet, yanlış okumadınız tebrik etmek için...

Emperyalist kuklası aşiret reisini yıllardır sempatiyle zikreden amiral gemisi kaptanı, bir sabah uyandığında aniden "Türkiye'nin hedefi artık Barzani'dir!" deyiverdi..Bu durum, Deniz Bey'i pek duygulandırmış, "Bravo Ertuğrul, gözlerim doldu" demek için aramış...

Allah muhabbetlerini arttırsın..Aman kimse hesap vermesin, bedel ödemesin!

Herkes birbirini ağırlasın..Sanki Türk medyasını bu hale ben getirdim.. (Meclis'te ilk gördüğümde Deniz Bey'i de ben tebrik edeceğim...)
Neyse, konumuz Ertuğrul Özkök değil; konumuz Fatih Altaylı...

Açık İstihbarat'ın derlediği "Ertuğrul Özkök Deyişleri"ni "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında dile getiren Emin Çölaşan, geçtiğimiz günlerde kovuluşunun öyküsünü bir de Kanal Türk'te Merdan Yanardağ'a anlattı...
Bilindiği gibi yayına Aydın Doğan da bağlandı ve Emin Çölaşan'a çeşitli sitemlerde bulundu eski patronu olarak. Yiğidi öldürüp hakkını da verdi ama,

"Kitapta yazılanların yüzde 80'i doğrudur"


dedi. Emin Ağabey'e "bol kazançlar" dilemeyi de unutmadı...

Efendim, sonra baktık Fatih Altaylı bağlandı yayına...

"Emin abinin kovulmasında Başbakan'ın dahli yok. Aydın Bey'in ben artık Emin'i istemiyorum demelerinin bazılarına ben de şahit oldum"


dedi...

Yalan!
Ne biliyorsun Başbakan'ın dahlinin olmadığını?

Emin Çölaşan, kitabında Ertuğrul Özkök'e açıkça soruyor

"Hükümetten baskı mı var?"

diye; Özkök kem küm ediyor...

Üstelik, Aydın Bey yayına bağlanmış "yazılanların yüzde 80'i doğru" derken, Fatih Altaylı'ya ne oluyor ki 'buğday dövücünün hık deyicisi' gibi "Başbakan'ın bu işle ilgisi yok" diye çırpınıyor?
Yirmi yıllık Çölaşan'ı neden birden bire istemez olmuş Aydın Doğan?

Sorun, "yazıları artık okunmuyor" sorunuysa, Hadi Uluengin'in yazıları da okunmuyor...Cüneyt Ülsever'in yazıları da okunmuyor? Doğan Hızlan'mış, Ferai Tınç'mış hiç okunmuyor..

Enis Berberoğlu diye birini tanıyan bile yok...
Fatih Altaylı'ya ne oluyor? Başbakan'ı mı aklamak istiyor?
Hayır...Kendisini aklamak istiyor!

Çünkü, Aydın Bey'le yaptığı POAŞ pazarlığına Emin Çölaşan'ın kellesini de dahil eden Başbakan, ilk etapta sonuç alamayınca ne oldu?

POAŞ'ın vergi dosyası, Fatih Altaylı'nın yönetimindeki Sabah gazetesine servis edildi...
(Biz bunları 7 ve 8 Ocak 2007 tarihlerinde "özgür" internet medyasınının birinde yazdık..Sitenin sahibi adamcağıza bir haller oldu. Bizi siteden atmakla kalmayıp, yazılarımızı internet arşivinden bile silmiş..Neyin korkusudur bu? Ocak 2007'de sözkonusu internet sitesinde yayınlanıp sonradan kaybolan yazılarımızı aşağıda sunuyoruz..)

Fatih Altaylı o günlerde hiç de

"TMSF'nin el koyduğu bir gazetede genel yayın yönetmeni adı altında kuklalık yapamam"


demiyordu..

Hatta, "TMSF yönetimi altında özgür gazetecilik yapacağız" diye yazılar yazıyordu...

Ne yaptı?

'Tak' diye servis edilen 'vergi kaçağı' dosyasını 'şak' diye manşet yaptı...Ne uğruna? Koltukta oturmak uğruna...
Bu insanlar şimdi "iktidarın gadrine uğramış, dik duruşlu gazeteci" pozunda karşımıza çıkmaya çalışıyorlar...

Ola ki, yarın öbür gün memlekette "bağımsız gazetecilik" modası baş gösterirse, biz şimdiden saf tutalım..Bu payeyi de kimseye bırakmayalım!
Keza, aynı şeyi Tuncay Özkan için de söylerim...

O da telefonlara bağlanıp "ağlamak istiyorum" modunda konuşmalar yaptı.

Fatih Bey de, Tuncay Bey de Aydın Doğan'ın kapısında çok büyük paralar karşılığında çalışmış ve o büyük paraların karşılıkları kendilerinden misliyle alınmış gazetecilerdir. Dua etsinler de bir gün de Aydın Bey anılarını yazmaya kalkışmasın(!) Kimsede insan içine çıkacak hâl kalmaz valla!
Emin Ağabey, hazır Altaylı'yı karşısında bulunca neden,

"Fatih'ciğim, Hürriyet'te Ertuğrul her gün bana kan kustururuken bir gün sen aniden köşende bana vuran yazılar yazmaya başladın. Oysa benim seninle hiç bir şahsi meselem yoktu.. Bunu neden yapmıştın, açıklar mısın? Patrondan talimat mı almıştın?"

diye sormadı doğrusu şaşırdık. Kitabında böyle bir iddiaya yer vermiş oysa...
Tabii, Altaylı'ya sorulacak en esaslı soru, aşağıdaki yazılarda da okuyacağınız gibi "POAŞ olayıdır"
Madem kimse sormuyor biz soralım, Açık İstihbarat'tan öte köy yok nasılsa...
"Fatih Bey..Sabah'ın 'POAŞ'ta vergi kaçağı" manşetinin hikayesi nedir? Bu dosyayı size gerçekte kim servis etti ve yayınlamaya nasıl karar verdiniz?"
Gerçi Fatih Bey, "POAŞ belgesini ben buldum, Doğan grubundan biri verdi" diyor ama, geçmişte olanlar hiç de bu ifadeyi doğrulamıyor.

Bir gazeteci haber kaynağını açıklar mı?

"Doğan'a yakın biri" diye neden bangır bangır bağırıyor Altaylı? Hedef mi saptırmak istiyor?

AKP hükümeti ile geçmişteki teşrik-i mesaisi ortaya çıkmasın mı istiyor?
"Akif Beki'nin talimatlarını yerine getirmediğim için Sabah'ta barınamadım"

deyip duruyor da...Peki ya "yerine getirdiği talimatlar" hiç mi yok??
Bu soruların cevabı verilemedikçe, Fatih Altaylı'nın "siyasi baskılara direnmiş yürekli gazeteci" raconları inandırıcı olamaz...

Nedir ey vatandaş, ne oluyor?

Nedir bu Çölaşan'ın kovulmaları, Ertuğrul Özkök'ün "haberi bırakın, şaraba bakın" demeleri, Fatih ile Tuncay'ın aslan kesilmeleri falan?

Olan şu:

Medyanın üst düzeyinde iktidar savaşı oluyor.

Kimsenin gerçekleri yazan, milletine karşı namus borcu olan, yurtseverliği temel değer edinmiş bir medya yaratmak derdi falan yok..


Herkes, Ertuğrul Özkök'ün koltuğunda oturmak, onun yediği nanelerden biraz da kendisi yemek istiyor..

"En kıvrak yılan dansını ben yaparım" kavgası bu...Altta kalanın aklına 'onurlu gazetecilik' geliyor...
Medya patronları şimdilik bu kavganın dışında...

Olan bu..Başka da bir şey değil!

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ocak 2007'de "internethaber" sitesinde Fatma Sibel Yüksek tarafından yazılan iki yazıyı okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Ayrıca, konuyla ilgili Açık İstihbarat'ta yayınlanmış

"Ey Medya Patronları İblisleri Sırtınızdan Atın" ve "Emin Çölaşan'ın Kellesi, Aydın Doğan'ın Öfkesi" adlı yazılara bir kez daha dikkat çekiyoruz.
MEDYA PATRONLARI BAŞBAKANLIK'TA-1

Demokrasilerde basın, Başbakanların ayağına gider mi?

Siz hiç Independent yetkililerinin, Tony Blair'in daveti üzerine Downing Street N.10 adresine gittiklerini, arka kapıdan gizlice içeri süzüldüklerini duydunuz mu?

Belki gitmişlerdir de, İngiliz gazetecileri bizim kadar 'uyanık' olmadıkları için olayın farkına varamamışlardır(!)

Yaklaşık dört ay önce, Başbakanlığın C kapısında (eski Dışişleri Bakanlığı yönündeki arka kapı) siyah takım elbiseli, siyah kaşmir paltolu, yaşlı fakat dinç bir beyefendi belirdi..

Bankodaki görevliye nazik bir şekilde

"Günaydın hanımefendi. Ben Aydın Doğan, Sayın Başbakan'la randevum var.."

dedi...

İletişim Fakültesini bitirmiş, ancak Başbakanlık Hakla İlişkiler'de asgari ücretle çalışan kızcağızın eli ayağına dolandı. Fakülte'deki derslerde sık sık adı geçen efsanevi medya patronu, 'mütevazı bir Türk insanı olarak' karşısındaydı...

Aydın Bey'in kimlik kartı alındı (Sarı basın kartını verdi), Özel Kalem'den bir görevli aşağıya indi ve birlikte Başbakanlık makamına çıktılar...

Eylül ayında gerçekleşen bu ziyaretin ardından, Turgay Bey (Ciner), en son da Mehmet Ali Yalçındağ, ortalama birer ay arayla Başbakan tarafından 'kabul edildiler'...

Aydın Doğan ve Mehmet Ali Yalçındağ'a ziyaretlerinde, gazeteci Taha Akyol refakat etti...

Bu ziyaretler, Erdoğan'ın davetine icabet şeklinde gerçekleşmekte ve Başbakan her ziyaretçiyi masasının üstünde duran 'kalın bir dosya ile' karşılamaktadır...

Ne konuşuyorlar?

" Oooo! Hoşgeldiniz Sayın medya patronu.Sıhhatte, afiyettesiniz inşallah?

"Çok şükür, çok şükür Sayın Başbakan...Siz de biraz kilo verdiniz galiba, iyi görünüyorsunuz maaşallah.."

"Yok, kilo vermedim ben; aldım...Eee? Havalar soğuyacakmış diyorlar..."

"Valla, İstanbul'da iyiydi ama...Meteroloji yağış var diyor, tedbirli olmak lazım...

(Başbakan, elinin altındaki dosyaya orta parmağıyla 'tık tık' diye vurur..)

"Eeee Aydın Bey... Benzin istasyonları nasıl gidiyor? Memnun musunuz kazançlardan?"

!!!!!

Tabii, yukarıdaki diyalog muhayile...

Başbakan'ın medya patronları ile yaptığı görüşmelerin detayları şimdilik bilinmiyor. Ama, genel olarak büyük basının tutumundan, hele de 'cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bazı dosyalar yayınlayacaklarmış" şeklindeki dedikodulardan çok rahatsız olduğu biliniyor...

Bir de Aydın Doğan ve damadı ile yapılan görüşmelerde 'Petrol Ofisi meselesinin' geniş bir şekilde gündeme geldiği biliniyor...

Bu da bir yöntem...

Rahmetli Ecevit, böyle işlere girmezdi. 'Basını ayağına getirmeyi' etik olarak yanlış bulurdu.

Bu tür işleri genellikle yardımcısı Hüsamettin Bey kendine has yöntemlerle halletmekteydi.

Tansu Çiller, medya patronlarına 'aracı gazeteciler vasıtasıyla' haber gönderirdi.

Mesut Yılmaz da aşağı yukarı aynı yolu izledi.Bahçeli derseniz, bu tür ilişkilenden çok uzak bir liderdi; zaten hükümetin küçük ortağı olarak böyle bir konumu da yoktu...

Ama, Erdoğan bambaşka...

Diyelim, danışmanları

"Efendim, duyum aldık seçimler öncesinde büyük bir kampanyaya hazırlanıyorlarmış..Cem Uzan'dan dosya falan almışlar..."

diye bir bilgi mi getirdi?

Başbakan, "Vay!" deyip hemen harekete geçiyor; 'karşı dosyalar' hazırlandıktan sonra medya patronları 'huzura' çağrılıyor...

AKP'nin 'akademisyen' medya sorumlusu Edibe Sözen de gazetecilerle kahvaltılı sohbet toplantıları düzenleyip, "basınla ilişkilerde bilimsel teknikler kullanacağız" falan diye bir kitap dolusu laf etsin..

Çağırıp "N'oluyor beyler?" diye sormak varken, bilimsel yöntem de neymiş?

Bu konuya devam edeceğiz...

(8 Ocak 2007, İnternethaber)

MEDYA PATRONLARI BAŞBAKANLIK'TA-2

Aydın Doğan ve Turgay Ciner ile Başbakanlık'ta yapılan görüşmelerin tümü, EPDK'nın 'benzin istasyonları operasyonundan' sonra gerçekleşti...

Kim kime ne söz verdi, hangi noktalarda anlaşmaya varıldı, hangi noktalarda varılamadı? Erdoğan'ın elinin altındaki dosyada ne gibi bilgiler vardı?..Bunları zaman içinde öğrenebileceğiz...

Turgay Ciner'in Sabah'ında zaten 'hükümet karşıtı' bir pozisyon hiç olmadı..Ancak, Aydın Doğan'ın gazete ve televizyonlarında bir 'keskinlik törpülenmesi' göze çarpmadı diyen yalan söyler...

Başbakan'ın patronlarla görüşmesinden sonraki bir kaç hafta, sessiz-sakin geçti..Adeta Doğan Grubu'na bir 'süre verilmiş' havası vardı..

Taa ki, Sabah gazetesinin 26 Aralık 2006 tarihli manşetine kadar...

Bilindiği gibi Sabah, 'ekonomi servisi' imzalı bu manşetinde, Gelirler İdaresi Başkanlığı'nın 1.2 milyar YTL'lik vergi kaçağını tahsil için düğmeye basıldığını yazıyordu.

Ortalık bir miktar sakinleştikten sonra, Radikal Gazetesi Genel Yayın Müdürü İsmet Berkan; pek de topa girmek istemeyen bir tavırla,

"Açıkçası ben böyle bir incelemenin yapıldığından Sabah gazetesi sayesinde haberdar oldum, anladığım kadarıyla Petrol Ofisi yönetimi de aynı şekilde konuyu Sabah gazetesinden öğrenmiş.."

diyerek, Sabah gazetesi ile hükümet arasında bu konuda bir işbirliği olabileceğini ima etti..

(Doğan grubu yazarlarının bu konuda kavgacı üsluptan ve 'karşı saldırı'dan kaçınmaları dikkat çekti..Eskiden olduğu gibi bir kıvılcımla 'medya savaşlarına tutuşmayacaklar demek ki..Çok akıllıca bir tavır...)

Bu arada, parçaları birleştirmemize katkıda bulunsun diye, Başbakan Erdoğan'ın 21 Aralık gecesi Fatih Altaylı'nın Tek'e Tek programına katıldığını hatırlatalım..

"Vergi kaçağı" haberinden 5 gün önce yani...

Biliyorsunuz, bu tür program çekimlerinin öncesi ve sonrasında biraz karşılıklı sohbet edilir, çay-kahve falan içilir. Öyle hemen çekime geçilmez..(Gönül sohbet ister, çekim bahane...)

Sözü toparlayacak olursak, şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız:

Önce, EPDK Petrol Ofisi'ne büyük cezalar kesiyor, sonra Başbakanlığa Aydın Doğan geliyor.

Ardından Turgay Ciner davet ediliyor ve en son Mehmet Ali Yalçındağ teşrif ediyor...

Derken, kısa bir sessizlik dönemi yaşanıyor ve bir de bakıyoruz ki Sabah gazetesi POAŞ'a büyük bir vergi cezasının gelmekte olduğunu yazmış...

POAŞ yöneticileri ve İsmet Berkan, "Böyle bir haberden Sabah yazınca haberdar olduk" diyorlar...


Olanları kavramakta güçlük çeken var mı?

İki seçim için geriye sayımın başladığı aylarda, koskoca bir medya grubu gözümüzün önünde köşeye sıkıştırılıyor; biz de hala burada 'Erdoğan cumhurbaşkanlığını aklından geçiriyor mu, geçirmiyor mu" diye siyasi lotolar oynuyoruz...

Herkes olanları seyretmekle ve kapalı kapılar ardında dedikodu yapmakla yetiniyor, bunları yazmak da internet gazetelerine düşüyor...

(10 Ocak 2007, İnternethaber)


www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2007