|
Başbakan Erdoğan'ın "Gerekirse
papaz elbisesi dahi giyerim" şeklindeki
sözlerini biliyorsunuz…
İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde
söylemişti…
"Biz bu toplumun içinde yeni bir nizamı hakim
kılmanın mücadelesi içindeyiz. Neydi o
mücadele? Zamana ve zemine göre değişmeyen doğrunun
iktidar olmasıdır. Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında
gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz
elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var
tabii ki."
Demişti..
Erdoğan'ın bu
ilkeli
'hayat ve siyaset felsefesine'
pratikte tanık olmuş pek çok gazeteci vardır yurdumuzda..
Ama
anlatmazlar; sır gibi saklarlar...Hatta sorsanız inkar bile ederler..
Dahası, yazan
meslektaşlarını, Sözcü'ye iş
bırakmayıp yalanlayanlar bile çıkar..
Peki, herkes
bildiklerini ne zaman anlatacak? Etekteki taşlar ne zaman
dökülecek?
Bir,
Fatih Altaylı misali nazik bölgeye tekmeyi yiyince;
İki; Tayyip Bey
tamamen iktidardan, elden ayaktan, güçten
düşünce…
Bir daha iktidara gelmesinin hiçbir
imkan ve ihtimali kalmayınca..
Bu mudur gazetecilik?
Evet budur!
Bizim
ülkemizin anlı şanlı gazetecileri
güçlünün dostu, zayıfın
düşmanıdır.
Düşeni sevmezler. Rahmetli
Ecevit yatağa düşünce, etrafındaki
bütün yalakalar nasıl da bir anda 'doğrucu Davut'
kesilmişlerdi hatırlayın…
Biz Tayyip Bey'in
kendisini Sultan Süleyman zannettiği,
"verdim
elinize, oynayın" diye 'hard-core'
açıklamalar yaptığı, 75 yaşındaki Aydın Bey'i Başbakanlık'ta
hesaba çektiği günlerde yazdık yazacaklarımızı...
Şimdi cumhurbaşkanlığı elinde patladı diye,
pusulayı şaşırdı diye, bir gün "halk seçsin"
ertesi gün "Meclis
seçsin" şeklinde yalpalıyor diye..
Bu gidişle iktidarı
bir daha rüyasında bile göremeyecek diye başımıza "Cesur gazeteci"
kesilenleri
Saymayız!
Öyleyse,
bildiğimiz yolda devam edelim:
27 Ekim
2005…
Bu kez
Londra'dayız..Avrupa Birliği'nin gayrı resmi zirvesi
var..Üye ülkelerin kendi aralarında yaptıkları bir
toplantı.Aslında aday ülkeleri; dolayısıyla
Türkiye'yi de davet etmediler. Ama, Başbakanımızın 'girişken'
danışmanları öyle kuvvetli 'lobi 'yaptılar ki,
Evsahibi
Tony Blair, pes edip Tayyip Bey'i davet etmek zorunda kaldı…
Her ne kadar
kendinizi zorla davet ettirmiş de olsanız, bu tür toplantılara
hazırlıksız gidilmez ya…
(O kadar
görgü- gözenek sahibiyizdir
artık…)
Ömer
Çelik oturdu,
"Kıbrıs'ta
izolasyonlar kalkmazsa limanları açmayız!"
diye bir "açılım" uydurdu..
Pek heyecanlandık
kendi içimizde..
Zannettik ki, Avrupa Birliği çalkalanacak!
Türkiye'nin bu yeni "Kıbrıs açılımı" adeta ikinci
Anan Planı gibi patlayacak, Rumlar şaşkına dönecek!
Sayın Başbakanımız bu
'dahiyane planı' tüm dünyaya işte bu zirvede
açıklayacak!
Heyecanlıyız...
THY'den 'tekerlek
üstü' bir bilet bulup attım kendimi
Londra'ya…
Heathrow
havaalanındaki Hintli görevliyle, punkçu taksi
şoförüyle, "Dolma bizim milli yemeğimizdir"diye
tutturan Ermeni lokantacıyla kavga ettikten sonra, Waterloo tren
istasyonunda bir tren buldum ve czirvenin yapılacağı Hampton Şatosu'na
yetiştim..
Yetiştim
ki ne göreyim? Tony Bey, görkemli kapıda durmuş
konuklarını karşılıyor…
Tayyip
Bey, Kasımpaşalı yürüyüşüyle
yaklaştı…
Tony Bey ile ne kadar samimi olduğunu göstermek
için el sıkma faslını uzattı da uzattı..
Öyle ki İngiliz
Başbakan, bir süre sonra elini 'kurtarmak' zorunda
kaldı…
Durur muyuz? Tayyip
Bey, 'çalışma yemeği'nde hemen Tony'nin yanındaki sandalyeyi
kaptı!
Protokol mrotokol altüst…
Ortada ne dönem başkanı kaldı, ne evsahibi ülke
statüsü! Bütün sandalye
düzeni zincirleme bozuldu..
Olsun.
Hükümetimiz girişkendir, 'tüccar siyaset'
zihniyetine sahiptir…
Söz biraz
uzadı ama bence okumaya devam edin; kayda geçmemiş tarihi
olaylardır bunlar. Önemlidir...
Derken efendim, yemeğe geçildi..
Geçildi ama, Tayyip Bey'in
şöyle bir 'özel durumu' var:
Aylardan Ramazan, saatlerden( Londra saatiyle)
14.30…
Yani o anda biz
Müslümanların oruçta olması
gerekiyor…
Baktık
Tayyip Bey, çatalı daldırdı…
Vallaha yiyor!
"Bu nasıl iştir Sayın Sözcüm?"
diye Akif Beki'ye sorduk, Akif biraderimiz, "Sayın
Başbakanımız, seferilik halinden dolayı oruçlarını
bozmuşlardır" şeklinde bir 'resmi açıklama'
yaptı…
Hımmm!
19 saatlik Tokyo
yolunda, 6 saatlik Moğolistan steplerinde ortaya çıkmayan
'seferilik durumu' Londra'nın şatolarında gerekli oldu demek
ki…
Canım, "Gerekirse
papaz kılığına bile gireriz" dedik ya, ne uzatıyorsunuz?
Netice: Tayyip Bey, o yemekte "yeni Kıbrıs planını"
gündeme getiremedi...
Sözü her açmaya kalkıştığında, Tony Blair
nazik bir şekilde,
"Zirvenin
gündeminde aday ülkelerle ilgili siyasi konular yer
almamaktadır Mr. Prime Minister.."
diye geçiştirdi.
Bizi AB'ye aldılar mı? Almadılar.
Bağımsızlığımızdan, haysiyetimizden, kimliğimizden verdiğimiz
ödünlere, elin 'hortlaklı'
şatolarında kendimizi küçük
durumlara
düşürdüğümüze değdi
mi? Değmedi…
"Herkes birbirinin karısıyla -kızıyla
istediği gibi iş tutabilir; bu bizim kanımıza dokunmaz"
diye zinayı bile suç olmaktan
çıkardık; gene yaranamadık..
Orucumuzu
da boş yere bozduk!
Şimdi Tayyip Bey'in seçim
meydanlarında,
"Dünyayı
karış karış dolaşıp Türkiye'yi pazarladık! Bizi
kıskanıyorlar!"
diye bağırdığını duyunca…
Bu anılar geliyor aklıma…
"Yalan yazıyorsun, Tayyip Bey AB'ye yaranmak
için orucunu bozmadı"
diyen varsa buyursun!
Canlı tanık burada….
|