Mücahit Arslan...
Önceki yazımızda, kendisi için "anlayan beri gelsin danışmanı" demiştik...
Ne iş yapar Mücahit Arslan?
Kimdir, necidir?
Tayyip Erdoğan'ın bu kadar yakınında saf tutmuş olan bu 'sır küpünün' işlevi nedir?
Çeşitli araştırmalar yapıldı. Diyarbakır milletvekili İhsan Arslan'ın oğlu olduğu,
gerçek adının Ali İhsan olduğu,
Azerbaycan ve güneydoğudaki bazı bağlantıları vs. yazıldı, çizildi..
Mücahit Arslan ile ilgili verilmiş soru önergeleri de var..
CHP'li milletvekillerinin biraz da 'yasak savma' amaçlı, oradan buradan gelen bir takım bölük pörçük bilgilerle, fikri takip falan yapmadan verdikleri soru önergeleri bunlar..
Ancak, bunlara ya hiç yanıt verilmiyor, ya da doyurucu yanıtlar verilmiyor...
Mücahit Arslan, gününün önemli bir bölümünü Başbakanlık'ta geçirir..
Kendisine, son derece konforlu bir çalışma odası
(Erdoğan'ın makamının hemen yanındaki bu odayı, Mesut Yılmaz hükümetinin Başbakan yardımcısı Cumhur Ersümer de kullanmıştı ),güzelinden bir makam arabası ve şoför verilmiştir...
Bir gün Mücahit Arslan, Başbakanlığın önünde arabasından indi..
Baktım, Başbakanlık korumalarında ve binanın dış güvenliğinden sorumlu resmi elbiseli polislerde bir telaş..
Başbakanlık İdari ve Mali İşler Başkanlığı yetkilileri bile Mücahit'in geldiğini görünce, ceketleri ilikleyip hazırola geçtiler...
Mücahit Bey geçip gittikten sonra sordum:
-Niye hazırola geçtin şimdi sen?
-Eee, Mücahit Bey..."
-N'olmuş Mücahit Bey'e? Bakanlığa falan mı atandı?
-Yooo!
-"Yoo!"ysa niye hazırola geçtin? Arkadaşın hiç bir resmi sıfatı yok ki..Düz vatandaş Mücahit Arslan! Sen devlet memuru değil misin? Sadece amirlerine karşı sorumlu olduğunu bilmiyor musun?
-Kem ve de küm...
Böyle bir forsu vardır Mücahit'in Başbakanlık'ta..
Hazırola geçilmeyecek gibi de değildir hani..
Bir kaş işaretiyle kendinizi Şırnak'ta, bir göz işaretiyle de Behiçbey'deki envanter deposunun ambar memurluğunda bulursunuz...
Gazeteciyseniz de...
Kendinizi semt pazarında limon satarken bulursunuz...
Mücahit kardeşimizin Başbakan'ın makamına en stratejik noktada bulunan ve şimdiye kadar sadece "Başbakan yardımcılarına" tahsis edilmiş olan bir odada 'mesai yapması' raslantı değildir..
Bu kadar 'kritik bir köşeyi' tutmuş olan bir kişiye, neden sırf görüntü kurtulsun diye hiç değilse bir 'müşavirlik kadrosu' verilmediği de bizim basınımızın kafasını kurcalayan bir soru değildir...
Mücahit...Sen önemli bir adamsın..O kadar önemli bir adamsın ki gelmişine, geçmişine, ilişkilerine, bağlantılarına bakılmaksızın...
Sapanca kavşağında başına bir kurşun sıkılarak öldürülen Kürt işadamının yeğeni olduğuna bakılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'nın en gizli koridorları, en gizli arşivleri emrine açılmıştır...
Biliyoruz ki Mücahit, sana sorulmadan Başbakanlık'ta sinek bile uçurulamaz.
Sana sorulmadan kapı kulpu onarılamaz, tuvalet kağıdı satın alınamaz..Başbakanlık lokantasına maydanoz bile alınamaz senin onayın olmadan...
Biliyoruz ki,
Yasalar önünde sorumlu olan,
"idari mali işler başkanı",
"Kozmik büro yetkilisi",
"evrak amiri"
vs. türünden devlet memurları, sandalyelerinden kalkıp karşı masaya geçmek için bile senin gözünün içine bakarlar...
Bu derece yüksek yetkilerle donatılmış bir "düz vatandaş" olan sana , neden benim gibi 'şer' gazetecilerin dilinden kurtarmak için olsun, bir "müşavirlik" kadrosu vermiyorlar?
Devlet Memurları Kanunu'nda, bu derece sınırsız ve ileride iz bırakmaması gereken bir yetkiyi taşıyacak kadro ve görev tanımı bulunmadığı için mi?
Günü geldiğinde, yargıçların önüne hiç bir şeyden haberi olmayan, devlet memurlarını atmak için mi?
Yoksa, devlet memuru veya 'milletvekili' olmak için "yasal bir engel taşıdığın" için mi?
Ya da, bu seçeneklerin hepsi için mi?
....................
Başbakanlık merkez binası, 4,5 yıldır bir inşaat şantiyesi halinde..
Kapılar, pencereler, yer döşemeleri, kalorifer petekleri, tuvaletteki taharet muslukları, avizeler, bahçe sulama hortumları, halılar, bilgisayar, telefon, faks cihazları...
"Havadaki turnalar, su içtiğimiz kurnalar, yerdeki karıncalar..."
Aklınıza ne geliyorsa, her şey ama her şey yeniden elden geçirildi, Eskileri atıldı (ne kadar eskimişlerdi bilmiyoruz) yerine yenileri alındı...
Ve bunlar yapılırken, Cumhuriyet'in bütün izleri silindi..
Tarihi bina pimapen pencerelerle donatıldı; İsmet İnönü'nün makam kapısı, çalışma masası çöpe atıldı; yerine çelik kapı takıldı...
İşte bu Cumhuriyet'in izlerini silen 'kayyum masası'nın başında 'tek yetkili' olarak Mücahit Arslan oturuyor...
Peki nasıl yapılıyor bu işler ihalesiz mihalesiz?
Şöyle:
Misal, şimdi ben Mücahit Arslan olayım;siz de 'girişimci vatandaş' olun ve bana gelin..
-Mücahit Bey, biz saydık Başbakanlık merkez teşkilatlarındaki 5 bin 600 adet ampul eskimiş vaziyette..(Bildiğiniz ampul..) Çoğu patlamış, içi geçmiş..aydınlatmıyor...
-Eee?
-Eee'si Mücahit Bey, biz bunları yenileyelim diyoruz...Güzel de bir fiyat yaparız, kar amacımız varsa gözümüz aksın!Önemli olan devletimizin menfaati...
İşi Mücahit'ten alıyorsunuz; sonra gidiyorsunuz Ulus'taki Moda Çarşısı'na...
"Bana 5 bin 600 adet ampul lazım kardeşim.."
diyorsunuz..İleride çatlayan-patlayan olur diye 3 bin 500 kadar de 'yedek ampul' siparişi veriyorsunuz...
Diyelim, tanesi 50 kuruştan anlaştınız..Başbakanlığa 1 liradan satıyorsunuz. Esnaf da ihya oluyor, siz de yolunuzu buluyorsunuz...
Aldığınız ampullerin parasını da Başbakanlık size ödeme yaptıktan sonra veriyorsunuz...
(Buradaki ampul sayısı, ampul fiyatları ve 'Moda Çarşısı' tamamen hayalidir, örnek olsun diye söylenmiştir..)
Nasıl ama?!
Şimdi sizin bir sürü sorunuz olacak...Mesela,
"Mücahit'e her ulaşan 'girişimci vatandaş' böyle bir ihale alabilir mi?"
diyeceksiniz...
Alamaz.
Bir kere onlar sizi araştıracak, kim olduğunuza bakacaklar...
Ayrıca, zaten siz onları değil, onlar sizi bulmuş olacak..
İkinci sorunuz: "Şirket kurmaya gerek var mı?"
Şirket kurmaya gerek yok..
Boş yere masrafa girmeyin.Bir arkadaşınızın kağıt üzerindeki herhangi bir şirketi yeter..
Veya sırf bu amaçla kurdurulmuş olan şirketler zaten var..
(Ticari sicilleri kimin verdirdiğini bilseniz, dudağınız uçuklar!) Onlar üzerinden gideceksiniz...
Ve en önemli soru:
Ödemeler hangi kaynaktan yapılıyor?
İşte, her şeyi bilirim de bir tek bunu bilmem...
Ödemeler Sayın Başbakan'ımızın maaşından mı?
İhsan Arslan'ın şirketlerinin karından mı,
yoksa örtülü ödenekten mi yapılıyor, işte onu bilemem...
Kendilerine sorarsanız; ödemeleri Vakıfbank yapıyor..
Niye? Nasıl? Hangi prosedüre dayanarak?
Vakıfbank, Başbakanlığın tuvalet musluklarını neden kendisine bu kadar dert ediyor?
Bilen yok...
(Vakıfbank'ın Sayın yetkilileri herhalde ileride mahkemelere makul açıklamalar yapacaklardır...)
Pekiiii...
Bu işleri üstlenen şirketler kim?
Bu yoldan, yani devletin kaynaklarından kazanılan paralar hangi ceplere gidiyor?
Bir yerlere 'ulusal sermaye' falan mı yaratılıyor?..
Cumhuriyet mitinglerini takibe alıp Başbakan'a rapor sunan istihbarat birimlerimiz, bu işlere de bakıyorlar mı?
Her şeyin cevabını da biz mi vereceğiz kardeşim...
"Cumhuriyetin temelleri yok ediliyor" diyoruz...
Daha ne diyelim?
NOT:
Şu siyaset denilen lanet işe girenler, kamunun menfaati sözkonusu olunca, 'arkadaşlık' hukuku falan gözetilemeyeceğini baştan bilmeli..
Bilmeli ki, sonradan kimse, görevini yapan-susarak suç ortağı olmayan- gazetecileri suçlamasın...
Biz, yiğidi öldürüp hakkını verenlerdeniz...
Madem yazılan her şey kayıtlara giriyor; Mücahit Arslan hakkındaki kişisel düşüncelerimi de belirtmek isterim..
Mücahit Arslan, kişisel ilişkilerinde sakin, merhametli ve samimi bir adamdır. Ölçülü ve medeni, buna karşılık alçakgönüllüdür. Bir Akif Beki gibi kaba ve hissiz, bir Yalçın Akdoğan gibi ruhsuz, bir Ömer Çelik gibi 'ne oldum delisi' değildir.
Dedikodu yapmaz, kin gütmez, insanları olabildiğince "oldukları gibi" kabul eder.
Kendisine getirilen sorunlarla da samimiyetle ilgilenir...
Hayatta her şey insanlar içindir.
Bugün, "semt pazarında limon satan" gazetecilerden olabiliriz, ama yarın kimin kiminle hangi koşullarda karşı karşıya geleceği bilinemez.
O bakımdan, ben diyorum ki:
Mücahit Arslan'ın pozitif kişiliğine ve "arkadaşlığına" kefilim..Ama, 'misyonuna' ve yaptığı işlere asla! Herkes kendi inandığı yolda gidecek ve o gidilen yollarda bedeller de ödeyecek.
Hayatın kuralı bu... Ayrıca en kötü 'omurganın' bile 'omurgasızlıktan' iyi olduğunu bilmekte fayda var...
|