İktidarın hışmına uğrayan gazeteci, daha bu dünyada cehennemi yaşamaya başlamış demektir...
İşsizlik, parasızlık, dışlanma, iftira ilk günden kapınızı çalar...
Koskoca basın patronlarını "eğitilmiş maymuna çeviren" siyasi iktidarın bir "muhabir parçasına" mı gücü yetmeyecek?
Biz de haddimizi aştık ve oturup bir kitap yazdık.
Dört hükümet döneminde Başbakanlık'ta yaşanan "renkli olayları" anlatan kitap, nedense sadece AKP'lileri huzursuz etti...
Tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın, karşısına getirilen solcu gence,
"Oğlum, komünistlik yapılacaksa onu da biz yaparız. Sana ne oluyor?"
zihniyetine sahip olan bu arkadaşlarımız,
"Kitap yazılacaksa, onu da biz yazarız, sana ne oluyor?"
havasındalar...
Haydi yazdın yazdın; bari Başbakan'ımızın üstün kişiliğini ve siyasi dehasını, yakın çalışma ekibinin insanüstü zekasını falan anlat! ANA uçağında gezdirdiklerimizden akıllı mısın ki, Yüce Başbakan'la kafa bulmaya kalkışıyorsun? "
Kendisiyle bu dünyadaki en son yüz yüze gelişim Meclis'te gerçekleşen "Başbakanlık Yalanlama Müdürü" Akif Beki, sözü hiç uzatmadan
"Kitapta yazdığın her şey yalan!"
dedi.
"Ne yalan mesela?"
diye sordum;
"Şimdi hatırlamıyorum ama, hepsi yalan!"
dedi...
"Yalanlama Müdürlüğü" konusunda kendisini aşmış olan bu arkadaşımız artık "hatırlamadığı şeyleri" bile yalanlıyor...
Hafızamızı, anılarımızı, bire bir tanık olduğumuz olayları bile 'toplu yalanlamaya' başladı..
Bu arkadaşa bir dur diyen çıkmazsa, korkarım yakında tarih kitaplarını, ansiklopedileri, tapu tahrir belgelerini falan yalanlayacak.. Saddam'ın tiraji-komik Enformasyon Bakanı El-Sahaf'ı geçti valla! Bağdat'a bombalar yağarken, adam kameraların karşısında
"Şu an Irak topraklarında bir tane bile yabancı asker yoktur!"
diyordu...
Akif efendinin kendisi de "Yüce Başakan'ımızın" Hazreti Musa ile aynı hayat ve kader çizgisine sahip olduğunu "kanıtlayan" bir kitap yazmıştı.
E o zaman ben de seni yalanlıyorum!
Tayyip Erdoğan, Hazreti Musa'nın yakınından bile geçemez..Yalan yazıyorsun Akif...
( Diyanet'ten fetva isteyeceğim zaten senin kitaptaki hurafelerin hakkında... )
Neyse efendim, kitap başımızı ağrıttı..
Adımız çıktı "yasaklı gazeteci"ye...Herkes bizden vebadan kaçar gibi kaçıyor. Bir-iki yerde "kazara" işbaşı yaptık;
"Deneyimli gazeteci Fatma Sibel Yüksek, artık aramızda! Gücümüze güç katacak!"
falan diye yazılar yazan, anonslar yapan "medya yetkilileri" aradan ortalama 1,5 ay geçince telefonlara çıkmamaya, kıvrım kıvrım kıvranmaya başlıyorlar.
Belli ki bir şeyler olmuş, birileri bastırıyor.. Bizim işten atılmamız kaçınılmaz hale gelmiş de bunu bize nasıl söyleyeceklerini bilememekten karın ağrısı yaşıyorlar...
Hal böyle olunca, ben de bir süredir kimseden iş istememeye başladım..
Çünkü, iş istediğimde
"Abi geldi benden iş istedi, almadım abi, haberin olsun."
diye telefon açan soysuzları bile gördük..
Milyonlarca işsiz vatandaşımızın arasına katılıp günde bir ayran bir simitle Kızılay'da "eleman aranıyor" ilanlarına baka baka geziyorum.
Cebimdeki basın kartıyla belediye otobüsüne bedava binebilmek en büyük nimet.
"İyi ki o var"
diye seviniyordum ki, eve polis gönderip basın kartımı da almaya kalkıştılar...
Bir gün, yine belediye otobüsünde bezgin bezgin eve dönüyorum, cep telefonum çaldı.
Yahu beni kim arar?
Aylardır kredi kartı ödemelerini yapamadığım bankalar bile aramıyor..Hayırdır inşallah!
"Sayın Yüksek, patronumuz Sayın Ömer Göktuğ sizinle görüşmek istiyor"
diyen heyecanlı bir bayan sesi..
Ömer Göktuğ kim ola ki? Turkcel'in bölge müdürü falan mı? Cep telefonu faturaları da aksıyor ya, acaba gazeteciyiz diye bölge müdürüne mi aratıyorlar?
Ben Ömer Göktuğ diye birini tanımıyorum çünkü...
Ömer Göktuğ, Flash Tv'nin sahibiymiş..
Belediye otobüsünden indirilip "tahtırevanla" Ankara bürosuna götürüldük..
Karşımızda 50-55 yaşlarında bir beyefendi; belli ki herkes kendisinden çok çekiniyor...Ayakta karşılandık.
"Hanımefendi müthiş bir kaleminiz var, bravo! Ben basını yakından takip eden bir patronum, sizin gibi güçlü bir kalem görmedim. Kaleminizden kan damlıyor...O ne birikimdir öyle, maşallah!"
"Eee? Ne istiyorsunuz?"
"Gelin bizimle çalışın, müthiş şeyler yapacağız inanın!"
Kendisine aynen dedim ki:
"Beyefendi, teveccühünüze teşekkür ederim ama, birincisi ben bu televizyonculuk denilen işi hiç sevemedim. Yazmak başka, televizyon başka..Hem sizin kanalınızda gördüğüm kadarıyla benim yer alabileceğim bir program yok. Biz siyaset gazetecisiyiz... Ve en önemlisi Ömer Bey, ben artık iktidarla kanlı bıçaklıyım...Sizin üstünüze gelirler, arkamda duramazsınız..."
Ömer Bey, yüzüme uzun uzun baktı..
"Fatma hanım..."
dedi...
"Bunu duymamış olayım. Belli ki siz beni henüz tanımıyorsunuz..Çiller kurşunlattı beni siz neyden bahsediyorsunuz? Biz öyle iktidara miktidara papuç bırakanlardan değiliz.. Siz yeter ki kendi sözlerinizin arkasında durun, biz sizin arkanızda dururuz!"
Pek ikna olmadık ama, işsizlik canımıza tak etmiş.."Bir ay maaş alsak kardır" diye başladık..
Sabahları gazete okuyup siyasi yorumlar falan yapıyoruz..Latif Doğan'ın "Küstüm Şov"u kadar havamız olmasa da yavaş yavaş beğenenleri, izleyenleri çıkmaya başladı ...
Ve beklenen an geldi...
Başbakan'ın programını Flash Tv adına izlemeye gittiğim Bilkent Otel'e Akif Beki'nin talimatı ile sokulmadım..
Kavga çıktı!
Beki'nin davranışı tamamen yasadışı. Gidip savcılığa suç duyurusunda bulundum.. Olayı gazeteler, başka televizyonlar haber yaptı; Flash Tv'den tık yok...
"Araba verelim"
bile demediler, savcılığa belediye otobüsüyle gittim...
Sanki basını hiç ilgilendiren bir konu yok da, kavga "cinsel tacizden" çıkmış! Herkes yere bakıyor....
Başbakanlık'la yine girdik birbirimize..."Akreditesin- değilsin" kavgası büyüdü de büyüdü!
"Muhalif habercilik" yapan Flash Tv'nin, Şair Hilmi Yavuz'un deyimiyle
"Bakışı atlas,susuşu miri.."
Dahası var...
Olaydan bir-iki hafta sonra, kanalın haber yetkilisi Hakan Aygün Ankara'ya geldi..
Ben bu arkadaşı tanımam etmem..
Meclis'te cumhurbaşkanlığı seçimi oylaması var..
Akif Beki ile ben koridorda karşılaşınca, kırmızı görmüş boğa misali birbirimize açıkça burnumuzdan tıslıyoruz...
Muhalefet kulisini dolanıp geldim ki ne göreyim!!
Hakan Aygün ile Akif Beki, iktidar kulisinin 'loca bölümünde' diz dize oturmuşlar; bir muhabbet, bir samimiyet....
Yahu,
"ilişkilerinizi bana göre ayarlayın"
demiyorum da; bu adam daha geçen hafta senin programına haber yapmak için giden personelini polis zoruyla kovdurmuş.
Haber alma özgürlüğün alenen engellenmiş, olay karakolluk olmuş... İnsan en azından iki satır gönül koymaz mı? "
Bak Akif efendi, ben olayı büyütmemek için haber yapmadım ama, zannetme ki işi sineye çektim..." falan demez mi?
Demez... Demezler!
Ya ne yaparlar? İşte böyle dizinin dibine oturup cilve yaparlar...
Asker cephede kan-revan çarpışıyor, komutan düşman karargahında kadeh tokuşturuyor!
Artık benim Akif Beki'ye "Helal olsun sana!" demek boynumun borcu..
Böyle bir basına ben iktidar olsam, ben basın sözcüsü olsam, ben de köpek çekerdim!
Köpek çekmekle kalmaz, ayakkabılarımı yalatırdım...
Muhabirini de kovardım,
manşetlerini de dikte ettirirdim,
reklamlarını da keserdim,
yayın lisanslarını da iptal ederdim,
vergi borçlarını da ifşa edip yalvartırdım..
"Ama bunlar basın özgürlüğüne aykırııı!"
diye kadınsı kadınsı konuşanlara da
"Sizin şahsiyetiniz yok ki özgürlüğünüz olsun!"
derdim ve basardım sopayı!
Bu olaydan bir kaç gün sonra işimizden olduk.
Yayında,
"AKP şehirden çekilen bir ordu gibi hareket ediyor"
dedikten on beş dakika sonra çıkışımız geldi.
"Biz ne iktidarlar gördük Fatma Hanım! Sen bizi tanımamışın!" diyen Ömer Göktuğ, telefonda mahcup tonda konuşuyor..."Aslında benim bildirmem gerekiyordu Fatma Hanım...Olmadı, yapamadık..Ama bilin ki, size her zaman referans olurum.."
İşten attığın kişiye ne diye referans olacaksın ki?
"Beyefendi, benim evelallah kapı gibi sicilim var. O referans bana yeter, sağolun.."
dedim...
O referans beyler, inanın bana da yeter, size de yeter...
Şimdi;
Ey, "höt!" diyene "Al sana bir gazeteci.." diyenler!
"At onu işten!"
diye telefon gelince,
"Nedenini öğrenebilir miyim?
İhale mi takip etti,
menfaat mi temin etti?
TOKİ'den arsa mı kapattı?
Bölücülerle işbirliği mi yaptı,
Barzani'den ek maaş mı alıyor?
Sabah akşam Türkiye'ye mi küfür ediyor?"
diye sormayanlar....
Ey,
Gazeteciliği "gelene ağam, gidene paşam" mesleği haline getirenler!
Ey, eyyamcı milleti!
Ey, torununu kurtaracak serveti biriktirdiği halde hala gölgesinden korkanlar, koltuğunu kaybetmekten tırsanlar!
Ey, "Aman Akif Beki görür mörür!" diye koridorda karşılaşıp da selam vermeyenler!
Ey, "Belki iş ister" diye telefonlara çıkmayanlar!
"O da yazmasaydı kardeşim! Ne yazıp duruyor ki? Sanki biz bilmiyoruz yazmayı! İyi olmuş anasını satiiim!"
diye lümpenliğin batağına batanlar...
Ey gerdan kıranlar, bel bükenler, yanak sıvazlayanlar!
Kendi içinde bulundukları onursuzluğu gözden kaçırmak için,
meslek onurunu ayakta tutmaya çalışan üç-.beş gazeteciye iftiralar atanlar,
"mahallenin delisi" haline getirmeye çalışanlar...
Gazetecinin alınterinden 'kira parasını" bile esirgerken;
memleketin namlı fahişelerini, homoseksüellerini, okuma yazma bilmeyen futbolcularını milyarlar dökerek "köşe yazarı" yapanlar!
Bir süre daha rahatınıza bakın!
Aranıza dönmeye niyetimiz yok...
Çünkü; böyle gayrı milli, böyle gayrı müslim, böyle gayrı ahlaki bir basından ekmek yemek haramdır..Kursağımızdan geçen her lokmada şehit kanı var...
Midesi kaldıran yesin!
İki kuruş maaş uğruna bir daha ihanet sofralarına meze olmayacağım..
İşsizlik ve açlıkla boğuşan milyonlarca eğitimli, onurlu Türk vatandaşından ne fazlam var ki, lüks salonlarda kikirdeyip gezeyim?
Gözleme yapıp satacağım, evlere temizliğe gideceğim, oto tamirciliğine başlayacağım...
Ama bir daha sizin haram lokmanıza ortak olmayacağım!
"Müslümanlıktan" bahseden AKP'nin bir kadın meslektaşınızı göz göre işsizliğe, açlığa mahkum edişini seyrettiniz...
Kılınız bile kıpırdamadı ..
"Haydi kendisi neyse de, evde nafaka bekleyen üç kişinin ve bir köpeğin suçu ne?"
bile demediniz...
AKP'yi
"İrticacı" ilan ederek vazifesini tamamladığını zanneden "ulusalcı medya" sana da bir çift sözüm var:
AKP müslüman mı ki "irticacı" olsun?
Bunlar "müslümansa" sadece vicdanının sesiyle ve bu "ülkenin islamcısı" kimliğiyle yazan Ahmet Taşgetiren, Kenan Çamurcu gibi yazarlar niye işsiz bırakıldı?
Amaaa....
Ama şunu bilin ki; ihanetin farkına varmış olan bu millet, basındaki ihanetin de farkında...
Cumhuriyet mitinglerindeki "Hain medya!" sloganlarını siz görmezden gelmeye devam edin...
İşi sadece, "solun birleşmesine" indirgeyin...
"Yeni iktidar gelince, biz de hemen yeni maskelerimizi takıp bukalemunluğa devam ederiz"
diye umut edin..
Türk milleti, basındaki ihanetin hesabını sormayacak mı zannediyorsunuz?
İşte o gün geldiğinde, gözleme teknesinin başından kalkıp, "tanık" sandalyesine oturacağım...
Aman selam falan vermeyin!...
|