|
Olayların arka planındaki dokularda değişiklikler olduğunu algılamanın temel yollarından biri gösterge kişi ve kurumların faaliyetlerini izlemektir...
Cengiz Çandar'ı ele alalım...
ABD'nin Irak işgali başladığından beri işgalcinin pozisyonunu meşrulaştırırken Pentagon'u gururlandıran bir iş çıkardığını hep beraber görüyoruz...
Bölgedeki aşiret ağalarını "lider" olarak pazarlamasının kendi açısından ticari mantığı da malumunuz.
Cengiz Çandar'ın; bölgedeki aşiret ağalarına karşı şikayetçi olduğu tek dönemin hangisi olduğunu hatırlıyor musunuz?
Kerkük konusu gündeme geldiğinde...
Sözkonusu Kerkük olduğunda; aşiret çetelerini "özgürlük savaşçısı" olarak lanse eden Çandar'ın birden Kürtlerin "maksimalist" taleplerinden şikayetçi bir tona büründüğünü ve Türkmenlerin haklarından bahsetmeye başladığını görürsünüz.
Çandar ağzındaki esas baklayı ise;
"Kerkük'ün Statüsü konusunda Brüksel modeli uygulansın" cümlesi ile iyice açığa çıkarır.
Peşmerge şakşakcılığının sınırı NATO'nun kapısında son bulur.
Cengiz Çandar bu açıdan;
Pentagon-NATO ekseninde hangi projenin raftan indirilip, Türk güvenlik bürokrasisinin önüne sürüldüğünü görmek açıdan değerli bir göstergedir.
Bu konuda bir diğer örnek ise Hürriyet'tir...
Bu gazetenin uzun süre hangi haberleri görmeyip, ya da küçültüp;
sonra birden büyüterek, manşetten gördüğünü takip edersiniz...
Türkiye Cumhuriyeti'nin müstesna birimleri ile yabancı istihbarat servisleri arasındaki uzlaşma ve çatışmaların da kaba bir haritasını çıkartabilirsiniz.
Oktay Ekşi ile Ertuğrul Özkök gibi;
biri modern, diğer post-modern Türkiye'nin dengelerini tespit eden iki ismin vitrininde durduğu bu gazetenin istihbari okumasında temel alan tabi ki manşetidir.
Hürriyet'in manşeti bir şeyin haber değerini değil;
operatif/istihbari değerini gösterir.
İşte bu nedenle;
PKK'nın başının İmralı'dan örgüt yönetmesini görmezden gelen;
PKK'nın bırakın Kerkük'te;
Washington'da açtığı büroyu ve faaliyetlerini es geçen;
hatta Osman Öcalan'ı sevgilisi ile elele Türk kamuoyunun gözüne olumlu bir portre ile sokmaktan çekinmeyen bir yapının;
birden PKK'nın Kerkük'te büro açtığını hatırlatması
ve üstüne üstlük bunu manşete çekerken; sanki yeni birşeymiş gibi göstermesi hayra alamet değildir.
7 Ocak 2004'te kaleme aldığımız Jeo-Kritik'te;
Kerkük'ü Irak içinde "Kıbrıs"laştırma yolunda NATO merkezli bir planın gündemde olduğunu ve bu plan doğrultusunda;
TSK'nın bölgeye müdahil olmasının sağlanacağını ortaya koymuştuk.
Daha sonra 26 Haziran 2004'te kaleme aldığımız;
""Kerkük'ün NATO İşgali ve Jandarma Türkiye" Senaryosu Derinleştirilirken Gaza Getirilen Türkiye"
başlıklı analizimizde ise;
Türkiye-ABD arasında gerilen ilişkilerin ardından yaşanacak bir "müdahale" senaryosunun;
iktidardaki siyasilerin ve bürokratların millet karşısında yıpranan imajlarına telafi şansı verirken,
aynı zamanda Türkiye'yi Kerkük'e NATO'nun ucu olarak yerleştirme yolunda önemli bir adım teşkil edeceğini yazmış ve bu senaryonun gerçekleştirilen bir tatbikatta nasıl önceden test edildiğini ortaya koymuştuk.
Kerkük'ü NATO himayesinde uluslararası bir koloni haline getirme yolunda yine birilerinin düğmeye bastığını görüyoruz.
"Sınır ötesi operasyon" lafı yine herkesin ağzına pelesenk oldu.
"Sınır Ötesi Operasyonu" gerçekleşir mi bilemeyiz ama...
"Sınır Ötesi Operasyonu" OPERASYONUNUN başladığını söyleyebiliriz.
Ortada kamuoyuna karşı oynanan bir
"Türkiye'nin ABD'ye karşı sabrı taşıyor"
senaryosu olduğunun diğer kanıtları ise gözümüzün önünde duruyor.
Kendi kendinize sorun;
Sizce ülkesine tehdit olan ayrılıkçı dinamikleri kökünden yoketmekte kararlı olan bir devlet yapısı;
Dağlara askerlerini salmanın ve bir kaç dağa bomba yağdırmanın ötesinde neler yapardı...
a) Ayrılıkçı güçlere yuva olan coğrafyaya milyarlarca dolar akıtan sınır kapısını kapatıp, alternatifini başka bir noktada açmaz mıydı?
b) Bölgedeki aşiret ağalarının Ankara'da ofisler açıp, Türkiye'de siyaset ve ihale satın almasına göz yumar mıydı?
c) Başbakan'ın ; sülalesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne başkaldıran isimlerin bulunduğu ayrılıkçı unsurlarla çevrilmesine ve bu isimlerin ülke politikasını yönlendirmesine izin verir miydi?
d) Ülke limanlarının kontrolünün ayrılıkçı unsurların eline geçmesini ve bu limanlar üzerinden gerçekleştiren ticaret üzerinden sözkonusu ayrılıkçı unsurların mafyalaşmasını seyreder miydi?
e) Ülkenin yasal ve idari altyapısı federalizm yolunda dönüştürülürken; buna seyirci kalıp, bu dönüşümü gerçekleştiren siyasi kadrolarla şiir gibi olur muydu?
f) Büyükelçiliğini unutup valiliğe soyunanların ülke sathında çekirge sürüleri gibi dolaşıp, etnik operasyonlar yapmasına izin verir miydiniz?
Soruları çoğaltmak mümkün...
Fakat sonuçta;
Türk Milleti'ni keriz yerine koyan ve temcit pilavı gibi sürekli ısıtılan bir senaryo ile karşı karşıyayız.
Bu senaryonun riyakarlığı;
SINIR ÖTESİNE OPERASYON konusunda ahkam kesenlerin,
bırakın sınır ötesini,
burunlarının dibinde ki ayrılıkçı güçlere müdahale etmemelerinde gizlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetme iddiasında olanların;
öncelikle Sınır Ötesi değil,
SINIR İÇİ OPERASYON DÜZENLEMESİ
şarttır.
Tabi bazılarının SINIRLARININ;
mevkileri ve egoları ile çerçevelendiğini bildiğimizden;
Ankara'da yapacakları bir OPERASYON bile onlar için SINIR ÖTESİ olacaktır ama olsun...
Ona da razıyız.
Sizleri;
Türkiye'yi,
NATO'nun taşeronu olarak Kerkük'e çekerken;
devlet kurumlarının toplum nezdinde yıpranan imajına pansuman yaparak kamuoyunda biriken "milliyetçi" gazı alacak
fakat aynı zamanda;
Türkiye'yi;
İran ile Anglo-Sakson cephe arasında yaşanacak bir kontrollü savaş senaryosunda (Bkz : Hahamlarla Mollaların Kontrollü Savaş Senaryosu - JeoKritik Özel) arada bırakarak zayıflatmayı planlayan
makro senaryonun ikinci safhasına zemin hazırlayacak bu
"SINIR ÖTESİ OPERASYON"
sürecine karşı uyarıyoruz.
Kandil dağının ışığını söndürmenin yolu;
Türkiye'deki döviz büfelerinden;
Limanlardan,
Ankara'daki ofislerden geçmektedir.
Aksi takdirde;
Türkiye'deki şehit analarının acısı ile NATO müteahhitlerinin zenginliği arasındaki korelasyon artarak sürecektir.
B.G. |