|
Tahtıravalli dengesinde yürüyor ülkemiz...
"Yazarımız" Nobel Alırken, Milletimiz soykırımcı yaftasını yiyor...
"Burjuvamız" katlarına yat katarken, insanımız sürünüyor...
"Vekil" tatil yaparken, aslı işbaşı yapıyor...
Öyle bir denge ki bu; birini, diğerinin alçalması yükseltiyor.
Bu tahtıravelli ülkesinde takip ettiğim yayınlar arasında Aktüel'in özel
bir yeri var.
Lümpen-entellektüelizm(anti-tezin varlığı değil, "tezin" küresel ve "in" olması önemlidir) ile 'hard-core' stilizmin(Stil, özün önündedir) o kadar nadide bir kokteyli ki; her sayısı ayrı bir sosyoloji tezine değer.
Son sayısında Mehmet Ali Alabora ile 12 Eylül'le ilgili çektiği film üzerine yaptığı ve kapaktan Ali Alabora'nın "12 Eylül'e ihtilal değil, darbe diyelim" (Oldu olacak, 'darbeli matkap' diyelim a romantik semantiğim!) sözünü spot olarak verdiği röportajda; siyasi bilinci yüksek yeni nesil gence örnek portre olarak sunulan Ali Alabora röportajı şu incilerle bitiriyor :
Herşey o kadar kötü ki; bu iyi bir şey yani. Bütün dünya açısından...Daha kötüsü olamaz. O kadar kötüyüz ki bir şey olması lazım, anlatabiliyor muyum? Bir şeyler olması lazım ve oluyor da. Biz dururken ya da bir sürü insan dururken bir şeyler oluyor |
12 Eylül üzerine film çeken "bilinçli" gencin bu seviyede olduğu bir ülkede, "arkadaşlarının ianesi ile geçinen" Tuna Beklevich'in kurduğu partiyi anlatırken "neyi değiştireceksiniz?" sorusuna verdiği
cevabını yadırgamıyorsunuz.
Artık o her yerde karşınıza çıkan lümpen değişizm fetişizmi; sistemdeki her tıkanmışlığı "değişim" marka tuz ruhu ile çözmeyi öneren lümpen-entellektüelizmin tipik bir alt kulvarı olarak sırıtıyor suratımıza.
Bilinçsiz gençlik cep telefonunu, partnerini; bilinçli olanı "sistemi" değiştiriyor.
Mehmet Ali Alabora'nın, "siyasi gençlik",
Tuna Beklevich'in, "siyasetçi"
olarak lanse edildiği bir toplumda,
Perihan Mağden'in de köşe yazarı olması doğal tabiki.
Her cümleyi, ağzındaki sakızla oynayan yaramaz kız çocukları gibi uzatıp, ağdalaştıran ve bin "1" türlü () 'le süslü üslubu konumuz dışı.
Herkesin üslubu kendine.
Bizi daha çok, son yazısı ile Ağar'a attığı o çok nitelikli destek ilgilendiriyor.
Kendisine "sosyolog" sıfatını yakıştıran Mağden'in sabah programlarındaki kadın ve erkek tiplemesi üzerinden "geliştirdiği" sosyolojik analizleri ile Kemal Kerinçsiz sayesinde istediği fonetik agresifliğe ulaştığı "demokrat", "anti-militarist" tavrını entellektüellikle karıştırmak;
köyden gelip, "şehirli garı" becerecem diye Zürafa Sokağa uğrayan köylünün; evdeki "mamanın" ağdalı jargonla dile getirdiği "hayat tecrübesi"ni, "hayat felsefesi" zannetmesine benzer.
İkisinde de "yokluktan" , "varlığa" geçiş aşamasında karşılaşılan sıradışı bir dil ve bu dilin taşıdığı sıradışı bir mesaj vardır.
Perihan Mağden ve bu ülkenin medyasına serpiştirilmiş onlarcası;
işte bu yokluktan varlığa geçiş sürecinde; Türk Milleti'nin önüne sunulan "hayat tecrübeleridir"....
Hayatın gerçeklerini perdelemek üzere kurgulanmış.
O yüzden; lümpen medyanın ekranlarındaki insan tiplemesinin temsil ettiği pespayelikten kaçmak isteyen akıl, kendisini Perihan Mağden gibilerinin karşısında bulur ve
"yok"u eleştirenin, "var" olduğunu varsaydığı için,
kendisini o lümpen-entellektüellizminin rahatlatıcı,ayrıştırıcı, güçlü hissettiren, sıcak kollarına bırakır.
"Yoktan" "var"a geçmeye çalışan "Köylünün" ilk aşkıdır "fahişe" ; ilk mekanıdır "pavyonlar"
Arabesk
hep bu yanılsama üzerinden beslenir.
Aynen; "boşluktan", "entellektüelliğe" geçmeye çalışanların yazar olarak "Perihan Mağden"'i bellemesi;
Türkiye'de "yeni entellektüelizmin" mekanının haftalık dergiler olması gibi.
Lümpen-entellektüelizmin gıdasıdır bu yanılsama.
"Koyunun korkusundan beslenen" bu entellektüelizmin derdinin kasap olmadığı Perihan Mağden'in son yazısı ile bir kez daha kanıtlandı.
Ağar'ın;
"Ben Ağar: Mehmet Ağar Yediğim Pekmez Gittiğim Antep"
cümlesi üzerinden bir yazı döşenen ve Ağar'la nasıl tanıştıklarına dair şirinliklerle içeriği dolgunlaştıran Mağden; okuyucusunu,
"ben Demirel'i demokrasi adına Sezer'in o 'rijid şahsın koyu devletçiliğine, tıkıs söylemine, yasakçılıktan, güvensizlikten, anti-demokrasiden yana duruşuna' yeğlerim"
mealindeki satırları ile son vurucunu paragrafına hazırladıktan sonra bakın neler diyor :
Derin devleti bu denli yakinen bilen biri
Oturur yer pekmezini, bilir Antep'i Mantep'i
Statünün bekçilerinin uzun kırmızı halısını
Altlarından bir tek O çekebilir belki.
O kadar fena olmaz yani.
O kadar fena olmaz yani |
Tabi o şark entellektüel kurnazlığı ile de "İmza : Saf Çocuk 40 Küsur" imzası ile bitirmeyi ihmal etmiyor.
İlerde; Cihangir-Bebek-Nişantaşı üçgenindeki "entellijansiya kabilesine" gerektiği takdirde basit bir "saf mışım" cümlesi ile hesap verebilir nihayetinde.
Peki;
| Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki bu alabildiğine şahsiyetlemesiz hükümete, Cemil Çiçek'in basın sözcüsü, dahası Adalet Bakanı, dahası Yeni Milli Tıkaç olduğu BU hükümete, bu yepyeni söylemiyle neden Mehmet Ağar'ı yeğlemeyelim?" |
sorusunu soran Mağden sizce bu soruda samimi mi?
"Demokratlık" sözkonusu olduğunda mangalda kül bırakmayan;
kimbilir hangi aile travmasını,
"Devleti zalim baba, Anadolu'yu da babanın ezdiği Anne"
olarak etiketleyen siyasi algısına yansıtan tipik Nobel adayı Türk "entellektüelinin" bütün özelliklerini taşıyan Mağden sizce "resmindeki" kadar masum mu?
Koyunların kasap korkusu üzerinden geliştirilen
entellektüelizm;
"Ağar, Tayyip Erdoğan'a yeğlenmelidir" noktasında
kuzuların sessizliğine bürünmüş olmaz mı?
Bugüne kadar milyonlarca işçi içerisinden birinin hakkını kalemine dolamayıp;
onlarca içinden birinin vicdanı askerliği red edince mal bulmuş mağrip gibi, AB'nin demokrasi mağdurları, 301 nolu vagonunda kendine yer edinen Mağden'in;
Ağar'ı lümpen-entellektüelizmin radarına sokan bu yazısı sizce kime hizmet eder?
Neticede;
Mağden, bu ülkenin insanının kaderini Erdoğan'dan Ağar'a naklettiği noktada,
eleştirdiği lümpenliğin ve "anti-demokrasinin" birebir yansıması olduğunun da altına imza atmış demektir.
Masum bakışlı vesikalar ve altına sıralanmış ağdalı sıradışı cümleler bir kadını "yazar" yapabilir...
Hatta küfrün dozajını ve zamanlamasını iyi yaptığı takdirde Nobel'i elinde, Bakanlık koltuğunu altında bulabilir insan...
Önemli olan bu ülkenin BATICI "aydınlarının", kendi milletlerine karşı en az BATILI aydınlar kadar entellektüel bir dürüstlük ve yaratıcılık taşımasıdır.
Ağar'ı Erdoğan'a yeğleyen bir beynin;
Erdoğan'ı Ağar'la ikame etmek isteyenlere sunduğu hizmet;
Zürafa Sokak'takilerin toplamının bu ülkenin lümpenizmine sunduğu hizmet yanında solda sıfır kalır.
Yurdum insanının "fahişelerde" aşkı;
köşe yazarlarında ise entellektüelliği aradığı arabesk girdabın çapsızlığı büyüdükçe büyür.
B.G.

|