|
17 Ağustos Depremi sonrasında yas ilan edilmemişti.
11 Eylül sırasında ölen ABD'li itfaiyeciler için polisini saygı duruşuna zorlayanlar; 17 Ağustos Depremi sonrasında ne sıkıyönetim, ne de yas ilan ettiler.
Benim sahibi olduğumu zannettiğim "Devlet"'le iç mukavelemi yırtıp;
sahibi olacağım "Devlet"'le randevuleşmem o tarihlerde gerçekleşti.
Bugünlerde MİLLET DEVLET'İ ile olan iç mukavele ile boğuşmakla meşgul.
Devleti yönetme iddiasında olanlar da bu iç boğuşmanın farkında.
Onları iktidara getirenlere sürekli mektup/makale yazıp
| "aman dozajı kaçırmayın, biz bu halkı idare etmekte zorlanıyoruz" |
mesajları çekmekle meşguller. (Bkz: AB-Dullah Gül'ün Washington Post'ta yayınlanan son makalesi.)
Yaşadığımız toplu hipnoz çağında geçenlerde bir çığın kopuş sesi yankılandı.
Bir şehit anasının bağrından
|
"Artık VATAN SAĞOLSUN DEMEYECEĞİM" |
feryadı koptu.
Neyseki cenaze töreninde; "şehit olan tek sizin oğlunuz değil ki" tarzında bir inci sarfedecek Genelkurmay Başkanı ve Como gölü siyah gözlükleri ile çevreyi süzen bir Başbakan yoktu.
Aksi takdirde; Türkiye; Genelkurmay Başkanının değil ama şehit ailesinin Erman Toroğlu Kriterlerine birebir uyumlu olduğunu görme fırsatını bulurdu.
Bu feryad duyulduğu an;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün birimlerinin ne yapıyorlarsa bırakıp, acil gündemle toplanması gerekiyordu.
Ananın oğlunun hesabını sormaya başladığı nokta; bu Devlet'in dikişinin atmaya başladığı noktadır.
Cenazedeki o çığlık, üzerimize düşmeye başlayacak çığın ilk çatırdısı olarak kulağımıza çöreklendi; yankılanıp duruyor günlerdir.
30 günde 50 şehit vermişiz...
Tekrarlıyorum...
30 günde 50 şehit.....
(PKK itleri ile mücadelenin en yoğun dönemlerinde bu rakama ulaşılmış mı acaba merak etmek lazım?)
Bunun hesabını vermesi gereken bir Genelkurmay Başkanı var.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin harbe hazırlılık seviyesini korumakla yükümlü ve AB-D'ye uyumluluktan sorumlu olduğu kadar yönetmekle yükümlü olduğu TSK'nın personelinin güvenliğinden sorumlu olan bir Genelkurmay Başkanı.
Neyseki şunun şurasında fazla kalmadı.
TSK'ni sembolize eden o üniforma çıktığı noktada; Genelkurmay Başkanı da hesap verme şansına kavuşacak.
Bu hesap; Harp Akademilerinde entellektüellik demeçleri, AB söylemleri ile verilebilecek bir hesap değil. Şehit cenazelerinde o bildik "taziye görüntüleri"ni sergilemekle verilebilecek bir hesap iç değil.
Her halükarda ŞEHİTLİK makamını üzerinden şov ve operasyon yapılacak konumdan çıkarmamız gerekiyor.
İşte bu noktada kulağınıza ilk duyuşta fazlası ile romantik ama düşündükçe daha uygulanabilir gelecek bir önerim var:
ŞEHİT ANALARI KURULU(MECLİSİ)
Nasıl mı işleyecek?
- Doğal olarak; oğlunu bu ülke için veren her ANA bu Meclis'in doğal üyesi olacak. Her şehirdeki Şehit Anaları Meclisi'nin seçtikleri Ulusal Meclisi oluşturacak
|
- Ulusal Meclis de kendi içinden Şehit Anaları Kurulu'nu seçecek.
|
- Şehit Anaları Kurulu; oğullarının korumak için canını verdiği bu ülkede verilecek belli kararlarda son sözü söyleyecek.
|
- Bu "son söz" çizgisinin nerede çekileceğine çıkaracağı bir yasa ile Meclis karar verecek fakat kurul en kötü ihtimalle Savaş İlanı/Yurtdışına Asker Gönderme ve Kamu Kuruluşlarının satışı konusunda son onay veren makam konumunda bulunacak.
|
- Kurulun gelirleri yasa ile belirlenecek (Mesela : OYAK'ın ve reklamlarında Bayrak göstermeye başlayanların Irak'ın Kuzeyinde aldığı her ihalenin karından belli bir pay ve Bayrağın kullanıldığı her reklamın belli bir payı Şehit Anaları Kurulu'na verilebilir)
|
- Bu ülkenin eğitimli ve zengin burjuvazisinin ımalum sebeplerden Şehit verme olasılığı çok düşük olduğundan;
Şehit Anaları Kurulu'nda başgösterebilecek eğitim/bilgi sorununu çözmek için, Kurul, vermekle yükümlü olduğu kararları desteklemek için her makamdan her türlü danışmanlık hizmeti alabilecek. |
- Şehit Anaları Meclisi Başkanının protokolde üst düzeyde yeri olacak.
|
Bir düşünün...
Her şehit cenazesinde tekrarladığımız o klişeler bütününün yanına koyun.
Hangisi, daha samimi...
Hangisi, "bu vatanı şehitlerimize borçluyuz" söylemi ile daha uyumlu...
Hangisi,
Bu vatan için ölenlere
Bu vatan adına nutuk atma hakkını veriyor.
Hangisi;
Bu vatan adına karar vermenin ağırlığı ile;
Bu vatan adına en fazla fedakarlığı yapanı eşleştiren bir çözüm.
Bu ülkede herkesin emeği olan bir Tüpraş'ı üç beş kuruşa peşkeş çekerken...
Ülke topraklarını parsel parsel satarken...
ABD'nin planlarına hizmet etsin diye oraya buraya asker yollarken...
Siz hangisinin vicdanına, hangisinin muhakemesine daha fazla güvenirsiniz...
Askerinin başına çuval geçiren ABD'den liyakat madalyası alan Yaşar Büyükanıt'a mı...
Bırakın oğlunu askere yollamak; ölümle sonuçlanan bir trafik kazasında oğlunun izini örten Tayyip Erdoğan'a mı...
ŞEHİT ANASI'na mı?
B.G.
|