Hilmi Özkök'ün Tanıklık Yaptığı Duruşmadan İzlenimler-Fatma Sibel Yüksek/ Açık İstihbarat
İlker Başbuğ'un diğer sanıklara ve izleyiciler karşı mesafeli tutumu, bir "kibir" olarak algılanmıyor burada. Nitekim, kendisi hakkında ağır eleştiriler yazmış olan Yalçın Küçük de dahil herkes anlayışlı ve saygılı. Kibirden dolayı da mesafeli değil zaten. Sadece, içine düşürüldüğü durumdan aslında başkalarının duyması gereken utancı duyuyor.
Hilmi Özkök'ün tanık sıfatıyla ifade verdiği duruşmanın ikinci gününü izleme fırsatım oldu. İlk günü kaçırmış olmanın telaşıyla ve de Silivri yolunun ne kadar meşakkatli bir yolculuk gerektirdiğini bilmenin endişesiyle kapıya biraz erken dayanmışım.
Saat henüz 07.30'du. Salon kapısı açılmadığı gibi ortada bir kaç jandarma dışında görevli de görünmüyordu. Sırtında sicil numarası yazılı olan bomba arama köpeği Zeus tarafından karşılandık.
Sabah sabah keyfi yerindeydi, ünvanına ve vazifesine yakışmayacak şirinlikler yaptı. Ya hayvan mesai saatleri dışında olduğu için keyfine bakmaktaydı, ya da bizde terörist kılığı yoktu ki aramızda normal bir insan-köpek ilişkisi kuruldu.
Kapılar açıldığında, 1 numaralı yaka kartını en erken gelen tutuksuz sanık olarak ben aldım. Böylece, bu süreçte bir defalığına da olsa "Ergenekon'un 1 numarası" ünvanını edinme şefefine nail olduk.
Sanıkların bir önceki, yani Hilmi Özkök'ün tanıkık yaptığı günle ilgili izlenimleri genellikle olumluydu. Basındaki yorumların da bu minvalde olduğunu gördük. Hilmi Özkök, her zamanki 'ortadan' tavrıyla, sanıklar üzerinde "Hiç değilse silah arkadaşlarını satmadı, kimseyi açıkça suçlamadı. Pek de kendisinden istenen cevapları vermedi. Buna da şükür" izlenimi yaratmayı başarmıştı.
Sanıkların geneline hakim olan bu intibâya neden katılmadığımı ilerleyen satırlarda ve bir sonraki yazıda ayrıntıları ile anlatacağım, ancak dikkatimi çeken başka hususlar var...
Örneğin, sakin, serinkanlı ve sabırlı kişilik yapısı ile bilinen Özkök, (Sakin ve sabırlı insanların aynı zamanda iyi bir saman altından su yürütücü oldukları unutulmamalı) oldukça yorgun, bitkin ve çaresiz göründü gözüme.
72 yaşındaki bir insanın neredeyse 48 saattir kürsüde ifade veriyor olması kuşkusuz bu yorgunluğu yaratmıştır ancak Özkök, "dengeleri korumak ve kurmak" adına iki taraf arasında yıllardır nasıl bir mekik dokuduysa, artık dayanma gücünün son raddesine gelmiş gibiydi. Üzerine yorgunluk çökmüş.
Oturarak ifade vermesi sağlandığı için kısa boyuyla koskoca kürsünün altında adeta kayboldu. Bu da kendisine daha ezik ve yorgun bir hava verdi.
Duruşmalara ilk kez katılan İlker Başbuğ ile ilgili izlenimlerimi de aktarmak isterim:
Gördüğüm kadarıyla Hilmi Özkök ile göz teması dahil, hiç bir temas kurmadı. Hüzün verici bir yalnızlık içindeydi. Ömrü karargâhlarda, siperlerde, tatbikatlarda geçmiş askerlere özgü asosyallik, belli ki böyle bir ortamda kendisine zorluk çıkarıyordu. Diğer sivil sanıkların rahatlığının ve neşeli hallerinin Başbuğ'da zerresi yoktu. Sanki hep bir mahcubiyet duygusu içindeydi.
Ön sıranın sağ tarafında, solunda Hasan Iğsız, sağında Hurşit Tolon ile oturdu. Diğer sanıklarla hemen hemen hiç irtibat kurmadı. En çok duruşma aralarında sıkıntı çekti, çünkü nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Örneğin, Mustafa Balbay duruşmaya ara verilir verilmez enerjik hareketlerle izleyiciler doğru koşup, kendisine tazhürat yapanlara öpücükler, zafer işaretleri gönderiyordu. Tuncay Özkan da öyle ama İlker Başbuğ için gerek kişilik yapısı, gerek konumu itibarıyla böyle davranışlar söz konusu olamazdı. O nedenle duruşma aralarında sıkıntı yaşadı.
Önce seyircilere sırtını dönüp duruşma başlayana kadar ön sırada öylece oturmayı denedi ama bu davranış da kendisine ve diğer sanıklara destek vermeye gelmiş bir avuç fadakâr insana haksızlık olacaktı. Ayağa kalkıp "halkı" ve "sevenlerini" selamlamak, öpücük atıp öpücük almak da belli ki kendisine göre değildi...
Çaresiz kalktı, isteksiz adımlarla izleyicilere doğru yaklaştı. Alkışlar, "Sizi seviyoruz Paşam", "Siz bizim onurumuzsunuz" çığlıkları koptu. Mahcup gülümsedi, duyulur duyulmaz bir sesle teşekkür etti. Hayatı karargâhta geçmiş, politikaya atılmayı da düşünmeyen bir adam bu tür sevgi gösterilerine nasıl karşılık verebilirdi ki?
İzleyicilerin önünden ayrılması, gelişinden daha zor oldu. Birden sırtını dönüp gitmek olmazdı, Allah'tan başka sanıklar sohbet etmek, hal hatır sormak için yanaştı da Başbuğ da yavaş yavaş izleyicilerin olduğu bölümden ayrılıp ön sıradaki yerine oturdu.
Başbuğ'un diğer sanıklara ve izleyiciler karşı mesafeli tutumu, bir "kibir" olarak algılanmıyor burada. Nitekim, kendisi hakkında ağır eleştiriler yazmış olan Yalçın Küçük de dahil herkes anlayışlı ve saygılı. Kibirden dolayı da mesafeli değil zaten. Sadece, içine düşürüldüğü durumdan aslında başkalarının duyması gereken utancı duyuyor.
İlker Başbuğ'un savunmasını sadece kendisine yöneltilen suçlama çerçevesinde tutacağı dünkü duruşmada anlaşıldı. Hilmi Özkök'e kendisi soru yöneltmedi, sorularını avukatı İlkay Sezer aracılığıyla sordu. Avukat Sezer'in soruları, Hilmi Özkök'ün bu davayla ilgili işlevi ve AKP dönemindeki misyonunu ortaya çıkarmaya çalışan sorular değil, İlker Başbuğ'un "neden terörist olamayacağını" kanıtlamak isteyen sorulardı.
Örneğin Sezer'in son sorusu, bu tür siyasi davalarda pek rastlanmayan türdendi:
"İlker Başbuğ'u bir cümle ile tanımlarsanız, nasıl bir cümle kurarsınız?
Bu konuda Özkök'ten istenilen destek de alındı. Tabii bir faydası olacaksa...
Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin sanıklara karşı tutumu Yassıada mahkemelerini aratmadı. Sanıkların ve sanık avukatlarının tanığa soru sormasını CMK'yı açıkça ihlal ederek engelledi. Dursun Çiçek'in avukatı İrem Çiçek, çok iyi sorular hazırlamıştı ve soruların tamamı müvekkiline yöneltilen suçlamalarla ilgiliydi. Özese, genç avukatı son derece sert bir tavırla susturdu. Baba-kız Çiçek'ler bu haksızlığın altında kalmadılar, sert tepki gösterdiler ama sorularını sormaları da engellendi.
Aynı şekilde, Fatih Hilmioğlu'nun avukatı,
"19 Eylül 2003 tarihinde rektörlere verilen birifingin Genelkırmay'dan izin almadan yapıldığını söylediniz. Bu görüşme Genelkurmay'dan izin alınmadığı için gizli bir görüşme sayılabilir mi?" şeklinde bir soru yöneltti.
Mahkeme Başkan Özese'nin tepkisi şöyle oldu:
"Bu soruyu ne amaçla soruyorsunuz?"
Avukatın cevabı:
"Efendim, müvekkilim bu toplantıya katılmakla suçlanıyor..."
Avukatın bu soruyu ve "On rektörün dönemin Jandarma komutanını ziyareti gizli bir görüşme sayılabilir mi?" sorusunu sormasına izin verilmedi.
Soru soramama konusunda günün mağduru, emekli Albay Hasan Atilla Uğur'du.
Attila Uğur, jandarma istihbaratı tarafından yapılan telefon dinlemeleri bölümünde ismi en az 20 kez geçtiği halde, bir sorudan başka soru sormasına izin verilmedi. Zorla susturuldu.
Hilmi Özkök'ün tanık olarak ifade verdiği duruşmayla birlikte Ergenekon davasının artık yeni bir aşamaya geldiğini tespit etmek gerekir.
Davanın genel durumu ve gidişatı ile işgili gözlemlerim başlık olarak şöyle: (ayrıntıları, yazının ikinci bölümünde yarın açacağım)
1)-Hilmi Özkök ile mahkeme arasında bütün detayları önceden belirlenmiş bir işbirliği var. "Yine de silah arkadaşlarını satmadı, bundan iyisi Şam'da kayısı" diye düşünenler, Özkök'ün 'katkılarını' karar açıklandığında kendi gözleriyle görecekler.
2)-Ergenekon davasının karar metni büyük ölçüde yazılmış görünüyor. Bu metnin yazılmasında ve kararın oluşturulmasında mahkeme ayağındaki kilit isim üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'dur. Haşıloğlu'nun Özkök'e sorduğu her bir soru adeta karar metninin içeriğini yansıtmaktadır. (Bu önemli konuyu yarın detaylandıracağım)
3)-Şimdiye kadar tıpkı Özkök gibi koruma zırhına alınmış olan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'ın bilemediğimiz bir sebepten ötürü Ergenekon kuyusunun içine çekilmesi kararlaştırılmıştır. Hem de kendisini bizzat Özkök'e harcattılar! Bu davanın en sembolik kavramlarından birisi olan "muhtıra" en akla gelmedik ismin, Aytaç Yalman'ın sırtına yüklendi. Bu gelişmenin arka planında hangi kavgaların yaşandığı araştırmaya değerdir.
Yazıya yarın devam edeceğiz...