Soner Yalçın'ın Samizdat'ını Okurken - Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat
Yani kendi "miladını" başlatmakta, kendisinden önce yaşananları yok saymaktadır. "Ergenekon" 14 Şubat 2011'de başlamıştır. Tek hedef Soner Yalçın ve arkadaşlarıdır. Bu sürece kurban edilenler de dahil herkes sessiz kalmış, bu cinayete ortak olmuştur. O "cesur ses" Soner Yalçın tutuklanmadan önce duyulamamıştır maalesef!
|
Soner Yalçın'ın son kitabı "Samizdat"ı okurken,"Hakikatlere dayanacak gücünüz var mı?" sorusunun kime sorulduğunu düşündüm hep.
İyi ama bu "hakikatler" Ergenekon
operasyonuna kurban gitmiş olanlar ve onların yakınları tarafından
bizzat yaşanarak bilinmekteydi zaten. Acaba, şimdiye kadar Ergenekon sanıkları,onların yakınları veya avukatlarınca yazılmış kitaplara ilgisiz kalan bu "kamuoyu" bu kez Soner Yalçın eline kalemi aldı diye birden bire konuya ilgi duymaya başlayacak ve şiddetli bir vicdan sarsıntısı eşliğinde kendine mi gelecekti? Daha fazla bulmaca oynamaya gerek yok, korku filmi spotunu hatırlatan bu sorunun cevabı, bizzat Soner Yalçın'ın da içinde bulunduğu müesses medya nizamından başkası değildi. Demek ki bu müesses nizamın "Ergenekon"
konusunda kısmen de olsa kendini sorgulama zamanı gelmişti. 14 Şubat 2011 pazartesi tarihinden önceki dört yıllık
süreç yoktu. Vardıysa bile ancak Soner Yalçın'ın kitabına dip not olmak
için vardı. Davaya ilişkin en önemli ifşaatları yapan kitaplardan
birisi, üç yıldır tutuklu bulunan Avukat Serdar Öztürk'ün
yazdığı "AKP
ve Gülen'i kurtarma planı" adlı kitaptır. Ama herkes "miladı" kendisiyle başlatmakta öyle azimli ki; Tayyip Erdoğan da miladı kendisiyle başlatıyor, Soner Yalçın da, Elif Şafak da, Mehmet Baransu da... Erken kalkan miladı başlatıyor ve toplumun belleği sürekli siliniyor. Soner Yalçın'ın (yani "Ergenekon"un) miladı da 14 Şubat 2011 Pazartesi günü başlıyor. O günü bunun için "Kırmızı Pazartesi" ilan ediyor Yalçın. Kitap şu cümleyle başlıyor: "14 Şubat 2011 Pazartesi...Kırmızı Pazartesi...Bunun henüz farkında değildim..." Soner Yalçın, pazartesi günü gözaltına alınmasından yola çıkarak belleğimize şunu kazımak istiyor: Kırmızı Pazartesi, Gabriel Garcia Marquez'in en önemli "romanlarından biri. ("Kızıl Pazartesi" olarak çevrilmesi Türkçe'ye daha uygun olurdu. Romandaki "kırmızı" kanlı bir cinayeti simgeler çünkü ve Türkçede kan "kırmızı" değil, "kızıl" sözcüğüyle ifade edilir. "Karagün"e "siyahgün" denilemeyeceği gibi. Edebiyat üstadı Mümtaz İdil, nasıl oldu da bu konuda bir makale kaleme almadıacaba(!)) Kırmızı Pazartesi'nin genç kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği kasabadaki herkes tarafından haftalardır bilinmektedir, Kimse kılını kıpırdatmaz, kimse Nasar'ı uyarmaz. Herkes bu cinayete seyirci kalır. Soner Yalçın da pazartesi günü gözaltına alınmasından
hareketle, kendisini Santiago Nasar ile özdeşleştirmekte,
tutuklanmasını Yani kendi "miladını" başlatmakta, kendisinden önce yaşananları yok saymaktadır. "Ergenekon" 14 Şubat 2011'de başlamıştır. Tek hedef
Soner Yalçın ve arkadaşlarıdır. Burada, Yalçın'ın Samizdat'ta pek çok kişi ve yayını
referans gösterdiğine dikkat çekerek, bu eleştirimizi haksız bulanlar
çıkabilir. Peki neden? Sabriye Okkır'ın eşinin hazin sonunu anlatan (ki ortada bir "kırmızı pazartesi" varsa Kuddusi Okkır'ın öldürülmesinde vardır) kitabı (Cinayeti Gördük ) başta olmak üzere hepsi kesin bir kayıtsızlıkla karşılandı, medya desteği görmedi ve Aydın Doğan'ın kitapçısında, Koç Holding'in süpermarketlerinde dev standlar kurulmadı da ondan! Bu kadar değerlendirmeden sonra şunu herkesin gözünün içine baka baka söyler ve arkasında durabiliriz: Soner
Yalçın müesses medya nizamının bir ferdi olarak,
"Hakikatlere dayanacak gücünüz var mı?" sorusunu,
artık yavaştan bir hesaplaşma içine girmek arzusunda olan kendi
camiasına yöneltmektedir. Kitabın bir işlevine daha değindikten sonra sayfalar arasında göze çarpan ayrıntılara geçmek isterim: Sadece arka sayfada yer alan isim dizinine bakarak medyada "Ergenekon" ve AKP sonrası nasıl bir yapılanmaya gidilmek istendiğini görebilirsiniz. Yalçın, keser dönüp sap döndüğünde "geleceğin kahramanlarının" ve "geleceğin hesap verecek olanlarının" bu kitapta ismi geçenler olacağından emin gibidir. Bu boş bir hayal midir, cezaevi koşullarında moral
bulmak isteyen bir adamın "wishfull thinking" leri
midir, yoksa wikileaks dalgası ile başlayan yeni projeksiyon
arayışlarının bir sonucu mudur bilinmez. Yalçın, kitapta yer alan isimleri "hakettikleri biçimde" tarihin hafızasına kaydettiğinden o kadar emindir ki, bu kadar "büyük" bir misyonu icra ederken bile ekipçilik hastalığından kendisini kurtaramamakta, arkadaşlarına "kıyak" geçmekte, "Ergenekon" gibi çetin bir mücadelede esamisi okunmayacak medya figürlerini arada kakalamaya çalışmaktadır. Örneğin, kimdir Tuğçe Tatari, Aslı Aydıntaşbaş, Murat Ongun, Hakan Aygün, Banu Güven vs. Ne yapmışlardır, hangi mücadeleyi vermişlerdir, hangi acıyı çekmişler, ellerini hangi taşın altına koymuşlardır? Bırakın Ergenekon sürecinde mücadele vermeyi, Aslı Aydıntaşbaş, Amerikalı dostlarınca örülen ağın etrafında, Ümraniye operasyonundan bir yıl önce "Ergenekon" kelimesini ilk telaffuz eden zat değil midir? Hele kitapta öyle bir isimden övgüyle söz ediliyor ki, Tuğçe Tatari ve Murat Ongun'u mumla ararsınız.. Kim? Başak Sayan... Başak Sayan kimdir? Akşam gazetesinde kimbilir kim ve nasıl sağlanmış bir köşesi var ama gazetecilik mesleğiyle hiç bir ilişkisi olmayan bir manken. Evet, manken... Bu "eksikliğin" Soner Yalçın da
farkında ki mankeni, "Türkiye'nin fenomen dizisi Yaprak
Dökümü'nin oyuncusu, aynı zamanda Akşam gazetesi pazar ilavesi yazarı"
diye tanıttıktan sonra, Manken'in Soner Yalçın tarafından alıntılanan "köşe
yazısındaki" şu yetersiz Türkçeye, şu karmakarışıklığa bakar mısınız:
Bir kere Soner Yalçın'ın "fenomen dizi" dediği Yaprak Dökümü'nde, büyük romancımız Reşat Nuri Güntekin'in bu ölümsüz eserinin içine edilmiş, reytring uğruna romanda hiç olmayan yüzlerce kişi ve olay uydurulmuş, benzeri bütün dizilerde olduğu gibi toplumun ahlak değerleri dibe vursun diye elden gelen arda bırakılmamıştı. Üstelik, Soner Yalçın'ın basında "doğru dürüst bir-iki isimle" eşit tuttuğu bu manken, bu "fenomen dizide" zerre yetenek gerektirmeyen üçüncü sınıf rollerden birini üstlenmişti. Olsun. İyilik ve kötülük yapmak istediği herkese -affedersiniz- poposunun hacmi kadar bir sandalye rezerve etmişti Soner Bey sağolsun... Kitabın her sayfasında Yalçın'ın "ulusalcılık",
"Kemalistlik" gibi kavramlarla
özdeşleştirilmekten özenle kaçındığına, bu "yaftaların"
üzerine yapışmasından endişe duyduğuna tanık oluyoruz. "Gerçeğe aşkla bağlı gazeteci evini yanardağı Vezüv'ün eteklerine yapmış yalnız kişidir" "Gazeteci, kendi dar dünyevi kalıbına sonsuzluğun değerini katar, ölümsüzleştirir. Uğur Mumcu gibi..Musa Anter gibi..Hırant Dink gibi..." Dalgalar kadar iri cümlelerdir bunlar karşı çıkmak için
insanın aşırı cüretkâr olması gerekir. "Ergenekon sürecinin hangi maksatla başladığını bilen ender gazetecilerden biriyim" cümlesi (s. 38) Soner Yalçın'ın ruh iklimini yansıtan en isabetli cümledir. "Böbürlenmek ayıptır, kibir kötüdür"
gibi etik önermeler içeren şeyler bile yazamayacağız, çünkü Yalçın'ın
ifadeleri büyük bir yalandır. Sonra bir "kişisel zaaf" oldukça
göze çarpıyor.. Ama dedik ya, bu kitapta hangi listeye girdiğiniz
önemli. Odatv tutuklamaları konusuna kimin nasıl yaklaştığı
konusunda çetele tutan ve her durumdan sayfalar dolusu mağduriyet
hikayesi çıkarabilen Soner Yalçın, Hürriyet gazetesinin tutuklandıktan
sonra işine son vermesini geçiştirmiş her nedense. Kitapta ilgi çekici bir "Ergenekon
kronolojisi" var. "Peki Ergenekon operasyonuna AKP hükümeti nasıl iknâ edildi?" İşin başlangıçında bürokrasi var (MİT ve Emniyet), Nasıl "iknâ" ediliyor AKP? Erdoğan'ın önüne bir "suikast listesi" konularak. Yani, Erdoğan'a denildi ki, "Bu örgütün ajandasında gazeteci, yazar ve politikacıları kapsayan bir suikast hazırlığı var. Eğer bu operasyona izin vermezseniz, Hırant Dink olayında olduğu gibi bildiğiniz bir şeyi engellememiş olursunuz ve çok zor durumda kalırsınız.." AKP'nin operasyona bu kadar "geç" dahil
olduğuna acaba Soner Yalçın inanmış mı, yoksa bizi mi inandırmaya
çalışıyor? Eğer gerçek böyle ise, Soner Yalçın'ın sık sık referans
gösterdiği wikileaks belgelerine ne diyeceğiz? Samizdat'la ilgili belli ki bir-iki yazı daha yazmak gerekecek.. "Peki hiç mi iyi bir şey yok?" diyenleri de biraz rahatlatalım. Gözaltına alındığı günden başlayıp tutuklulukla geçen 13
ayı son derece etkileyici ve samimi bir dille kaleme almış. Bir de, şu "Öcalan solun doğal
lideridir" meselesine bir açıklık getirir diye bekledik ama
bu konudan hiç kapak kaldırılmamış. Bunların hepsi muamma...
|
|||||