Tarih/Kültür4 Nisan 2012 00:00

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - Sinan Meydan

Demek ki neymiş! Dersim'e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim'e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!... Ama nedendir bilinmez! Cumhuriyet'in Dersim harekatını "katliamcılık" olarak adlandıranlar, Osmanlı'nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!... levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgkamagra link kamagra gel

Dersim Yalanları ve Gerçekleri

Sinan Meydan - Habergüncel Blogspot

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

04.04.2012


Genç Cumhuriyetin Dersim'e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soykırıma
uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır?

Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden hiç söz
edilmemektedir?

Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938'e uzanıp, Dersim İsyanı'nı anlamaya çalışalım.

En kanıksanmış Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri

"Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün liderliğindeki genç Cumhuriyetin, 1937-1938
yıllarında Dersim'de Kürtleri katlettiği!"


biçimindedir.

Ülkemizde bugün, tarihçisinden gazetecisine, eğitimcisinden siyasetçisine kadar neredeyse
herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin Dersim'de bir kıyım ve katliam yaptığını peşinen kabul
etmiş gibidir.

Örneğin, İsmail Beşikçi'nin bir kitabının adı, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi' dir.
H
asan Cemal'in bir yazısının adı da, Dersim Katliamını Mazur Göstermeye Çalışmanın
Ahmaklığı Üzerine
'dir.

"Dersim yalanı" Türkiye'de son zamanlarda sıkça siyasete alet edilmeye de başlanmıştır.
Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünden
defalarca "Tek Parti döneminde Dersim'de katliam yapıldı!"demiştir.

"Dersim'de katliam yapıldı!" iddiaları, bugün bazı iç ve dış Cumhuriyet düşmanlarınca,
Türkiye'yi soykırımla suçlamak için kullanılmak istenmektedir.

Örneğin, 13 Kasım 2008'de Avrupa Parlamentosu himayesinde Dersim Soykırımı
Konferansı düzenlenmiştir.

Düzenleyenler, bu konferansın amacını, Ermeni, Süryani, Pontus Rumlarına karşı soykırım
suçu işleyen Türkiye'nin suçlar listesine yeni bir insanlık suçu daha ekleniyor:

"Dersim soykırımı"biçiminde açıklanmıştır.

Prof.Dr. Ronald Mönch, Dersim'de yaşananların insanlık suçu olduğunu savunarak
Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri ile üst düzey askeri yetkililer için,
"Yaşasalardı savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerekirdi!"
demiştir.

19 Kasım 2009'da Dersim Soykırımı Konferansı'nın ikincisi yine Brüksel'de yapılmıştır.

Bu toplantılardan sonra, Dersim harekatının 'soykırım' olarak tanımlanmasını isteyen
bir heyet, bu olayları Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne götürmek için harekete geçmiştir.
Aralarında ABD'li avukat Prof.Dr. Barry Fisher ile Dink davası avukatı Erdal Doğan'ın
da bulunduğu heyet, 12 Nisan 2011'de Tunceli'de incelemelerde bulunmuştur.

Dersim yalanı, kartopu misali büyüdükçe büyümüş ve sonunda 1937-1938 Dersim
isyanını bastıran CHP içinden bazıları bile bugün

"Evet!Dersim'de katliam yapıldı!"
deme noktasına gelmiştir.

Peki ama gerçekte Dersim'de ne olmuştur?

Gerçekten de Atatürk ve İnönü, Dersim'de Kürtlerin katledilmesini mi emretmiştir?

Genç Cumhuriyetin Dersim'e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek,
soykırıma uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır?

Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden
hiç söz edilmemektedir?

Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938'e uzanıp, Dersim İsyanı'nı anlamaya çalışalım.

Dersim İsyanı'nın Kökleri Koçgiri İsyanı'nda gizlidir.

Dersim İsyanı ve sonrasındaki Dersim harekatını anlamak için öncelikle Kurtuluş Savaşı
yıllarındaki Koçgiri İsyanı'na (1921) bakmak gerekir.

Koçgiri İsyanı'nın zamanlaması, isyandaki emperyalizm parmağı, isyanda rol alan aktörler,
isyanın bastırılma biçimi, isyanının bastırılma biçiminin istismar edilmesi, Cumhuriyet
dönemindeki Dersim İsyanı'nı çağrıştırmaktadır.

Dikkatli bir göz, Dersim İsyanı'nın köklerinin Koçgiri İsyanı'nda gizli olduğunu
çok kolay bir biçimde görebilir.

"Dersim sonuçtur; başlangıç Koçgiri İsyanı'dır"

Şimdi, sırasıyla Koçgiri İsyanı'ndan Dersim İsyanı'na uzanan düşünsel ve eylemsel
çizgiye göz atalım ve Dersim'in Koçgiri'deki köklerini görelim:

1.Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi emperyalistlerce kullanılmıştır: Koçgiri İsyanı'nı
planlayan Kürt Teali Cemiyeti İngilizlerin kontrolünde bir cemiyettir.

İngilizler,Kemalistlerin, Çerkez Ethem'le ve Yunan ilerleyişiyle iyice köşeye sıkıştığı bir
zamanda Koçgiri İsyanı'nı organize ederek Milli hareketi sonuçsuz bırakmak istemişlerdir.

Dersim İsyanı'nın arkasında da -Hatay meselesinin tartışıldığı günlerde Türkiye'nin elini
zayıflatmak isteyen-Fransız emperyalizmi olduğu anlaşılmaktadır.

2.Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi Bağımsız Kürdistan parolasıyla başlatılmıştır:

Koçgiri İsyanında isyancıların taşıdığı yeşil, kırmızı, beyaz Kürdistan bayrağı ve isyancıların
dillerindeki Kürdistan marşı, Baytar Nuri'nin Sivas'ın Kangal ilçesinin Yellice bucağında
Hüseyin Abdal Tekkesi'nde yaptığı toplantıda, Sevr Antlaşması'na uygun olarak bir Kürt
devleti kurulması düşüncesini kabul ettirmesi, isyan sırasında Şadan aşiretinin Refahiye
ilçesindeki hükümet konağına Kürt bayrağı çekmesi, Hozat toplantısı sonunda
Baytar Nuri'nin babası İbrahim Ağa'nın hazırladığı 15 Kasım tarihli bildiriyle ayrılıkçı
Kürt aşiretlerinin Ankara hükümetinden bir tür "özerk Kürdistan" talep etmeleri, Batı Dersim
aşiretlerinin de 25 Kasım tarihli başka bir bildiriyle bağımsız Kürdistan talep etmeleri,
İmranlı'daki yönetimi ele geçiren isyancıların hükümet konağına Kürt bayrağı çekmeleri ve
Baytar Nuri'nin,

"İlk önce Dersim'de Kürdistan istiklali ilan edilecek.Hozat'a Kürdistan
bayrağı çekilecek.

Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas'a doğru hareket
ederek Ankara Hükümeti'nden resmen Kürdistan istiklalinii tanımasını
isteyecek"


diyerek Koçgiri İsyanın amacını açıklaması, Koçgiri İsyanı'nın bağımsız Kürdistan
isteğiyle çıkarıldığını şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde kanıtlamaktadır.

3.Koçgiri İsyanının baş aktörleri Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkmıştır:

Koçgiri İsyanı'yla Dersim İsyanı arasındaki bağın ve sürekliliğin
en açık kanıtlarından biri,
1921 Koçgiri İsyanı'nda ön saflarda yer alan
Baytar Nuri, Alişer ve Seyit Rıza gibi isimlerin,
Dersim İsyanı'nda da
karşımıza çıkacak olmasıdır.


Dersim İsyanı'nın ele başı Seyit Rıza'nın,Koçgiri İsyanı'nın perde arkasındaki
kışkırtıcılarından biri olduğu gerçeği nedense Cumhuriyet tarihi yalancılarınca
hep gözden kaçırılmaktadır.

Bazı Kürt aşiret liderlerinin ayrılıkçı Kürtlerden ayrılarak Ankara'ya gidip
TBMM'ye katılmaları üzerine Seyit Rıza ön plana çıkmıştır.

Adamlarıyla birlikte köyünden çıkarak Dersim'e gelen Seyit Rıza, Sivas'taki
isyancılara gidecek yardımı organize etmeye başlamıştır.

Bütün plan ve program hazırlanmıştır, kış atlatılır atlatılmaz bağımsızlık ilan edilecektir.
İsyancılardan Baytar Nuri, bu planı şöyle açıklamıştır:

"İlk önce Dersim'de Kürdistan istiklali ilan edilecek.
Hozat'a Kürdistan bayrağı çekilecek.
Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas'a doğru hareket ederek
Ankara Hükümeti'nden resmen Kürdistan istiklalini tanımasını isteyecek."

İsyanın yeni önderlerinden Seyit Rıza, TBMM'ye katılan Kürt milletvekillerinin Dersim'i
temsil etmediklerini, çünkü Doğu Anadolu'da bir Kürt yönetimi kurularak bağımsızlığın
ilan edildiğini bildirmiştir.

Bu sırada Dersim'deki ayrılıkçı aşiret liderleri üzerindeki baskısını artıran TBMM,
Baytar Nuri'yi tutuklamıştır.

Baytar Nuri'nin tutuklanmasına isyancı aşiretler büyük bir tepki göstermişlerdir.

Seyit Rıza, Baytar Nuri'nin hemen serbest bırakılmasını aksi halde hiç zaman kaybetmeden
Dersim'den Sivas'a saldıracaklarını bildirmiştir.

Bir taraftan Yunan ilerleyişi, diğer taraftan da iç isyanlarla uğraşan TBMM, yeni bir
isyanı göze alamayarak Seyit Rıza'nın isteğini kabul etmiş ve Baytar Nuri'yi serbest
bırakmıştır.

Bu arada Dersim mutasarrıfı da tehdit edilerek bölgeden uzaklaştırılmış ve bölgenin
tüm hakimiyeti aşiretlerin eline geçmiştir.

4. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi "bastırılması sırasında aşırı güç kullanıldığı"
iddiasıyla  tartışma konusu olmuştur: Dersim isyanını bastırmakla görevlendirilen Nurettin
Paşa'nın "aşırı güç kullandığı, Kürtlere baskı yaptığı, suçsuz insanları da
öldürdüğü"
iddiaları ve bu doğrultuda başlatılan propaganda çalışmaları sonunda, hem bir
af çıkartılarak Kurtuluş Savaşı'nın en kritik aşamasında isyancı Kürtçülerin çoğu serbest
bırakılmış, hem de Kürtçü propaganda çalışmalarıyla isyancı Kürtçüler adeta mağdur
durumuna getirilmiştir.

Bu mağdur edebiyatı, ayrılıkçı Kürtçü hareketin işini kolaylaştırmaktan başka hiçbir şeye
yaramamıştır.

Bilindiği gibi benzer bir aşırı güç kullanma iddiası ve bir mağdur edebiyatı da Dersim İsyanı'ndan
sonra başlatılmıştır.

1921 Koçgiri İsyanı'nın TBMM temsilcisi Nurettin Paşa tarafından çok sert bir biçimde
bastırılması ve bunun ayrılıkçı Kürtçülerce propaganda malzemesi haline getirilmesi, Kürt
hafızasında "Kemalist sistemin Alevi-Kürtlere düşman olduğu" biçiminde yer etmiştir
ve bu hafıza, sonradan 1937-1938'deki Alevi-Kürt Dersim İsyanı'na meşruiyet kazandırmak
için kullanılmıştır.

Özetle, emperyalizm ve onun yerli işbirlikçisi durumundaki ayrılıkçı Kürtçü aşiret liderleri,
Kurtuluş Savaşı sırasında Koçgiri İsyanı'yla gerçekleştiremedikleri bağımsız Kürdistan projesini,
Cumhuriyet döneminde gerçekleştirmek için, bir anlamda kaldıkları yerden işe başlayarak
Dersim İsyanı'nı örgütlemişlerdir.

Yani, Dersim'in kökleri Koçgiri'de gizlidir... Dersim'in kökleri bir başka yerde daha gizlidir...

Dersim İsyanı'nın Kökleri: Hoybun Cemiyeti ve Ağrı İsyanları

Türkiye'de 1919'daki Koçgiri İsyanı'yla 1937-38'deki Dersim İsyanı arasında, emperyalizm
destekli, "bölücü" ve "irticacı"çok sayıda Kürtçü isyan çıkmıştır.

Bu isyanlar içinde, Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra en etkili Kürtçü isyan Ağrı İsyanlarıdır.

Koçgiri İsyanı, Nasturi İsyanı, Şeyh Sait İsyanı ve Ağrı İsyanlarının başarısız olması üzerine
Dersim İsyanı; tertiplenmiştir.

İlk Ağrı İsyanı Mayıs 1926'da, ikincisi Eylül 1927'de,üçüncüsü de Eylül1930'da çıkmıştır.

Ağrı İsyanlarının arkasında Kürt-Ermeni dayanışmasıyla kurulan ayrılıkçı
Hoybun Cemiyeti vardır.


Hoybun Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra yurt dışına kaçan ve İngilizlerle işbirliğine
giren Kürt liderleriyle Ermeni Taşnak liderleri arasındaki işbirliği sonunda kurulmuştur.

Hoybun Cemiyeti'nin kuruluşuyla ilgili ilk toplantı 1927 Şubat'ında İngilizlerin Revandiz
Kaymakamlığı'na getirdikleri Seyyit Taha'nnn evinde yapılmıştır.

İngiltere'nin Irak olağanüstü komiser yardımcısı Edmons'un organize ettiği bu toplantıda
Türkiye'de çıkarılacak bir isyanla ilgili olarak şu kararlar alınmıştır:

a)İngilizler, Kürtlere para ve ihtiyaç halinde silah yardımı yapacaklardır.

b)Nasturiler, Kürt kıyafetleri giyerek isyana katılacaklardır.

c)Hazırlıklar tamamlandıktan sonra harekete geçilecektir.

d)İsyan Şemdinli Yüksekova'dan başlayacak ve hedef Van'ın ele geçirilmesi olacaktır.

Taşnak Ermenilerinden Leon Emirizyon, Sultanyan ve Aris adlı kişilerinde katıldığı
ikinci toplantı Mart 1927'de yine Siyyit Taha'nın evinde yapılmıştır.

Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza ile kaçak subaylardan Kasım ve İhsan Nuri'nin de katıldığı
bu toplantıda Cemiyetin adı Hoybun olarak tesbit edilmiştir.

Kuruluş hazırlıklarına Irak'ta İngilizlerin kontrolünde başlanan Hoybun Cemiyeti, esas
kuruluş kongresini Fransa'nın kontrolünde ve Ermenilerin güçlü olduğu bir bölgede yapmıştır.

Kongrede cemiyetin başkanlığına Celadet Ali Bedirhan seçilmiştir.

Merkez heyeti üyeliklerine ise, Süreyya Bedirhan, Kamuran Ali Bedirhan, Memduh
Selim, Nizamettin, Tevfîk Cemil, Haso Ağa, Mustafa Bozan, Halil Rahmi,
Cesim Ağa (Şihnu) Şerif, İbrahim ve Emin Ali Ağa seçilmişlerdir.

Hoybon Cemiyeti, doğrudan genç Türkiye Cumhuriyeti parçalamak için kurulmuştur.

Nitekim, kongrede Hoybun Cemiyeti'nin kuruluş amacı belirtilirken,
"Türk Kürdistanı'nın bağımsızlığı olarak"
tespit edilmiş, Türkiye'nin dışındaki "hiçbir
millet ve devlete karşı aleyhtar ve tecavüzkar bir vaziyet almamayı şiarı ittihaz
eylemiştir"
denilmiştir.

Hoybun Cemiyeti, isyan hazırlıklarına başlamış ve bu amaçla 1928 yılında, "Türkiye'de
Kürtlerin Katliamı"
adlı 48 sayfalık bir kitapçık bastırmıştır.

Hoybun Cemiyeti, özellikle para toplamak ve propaganda yapmak amacıyla Paris
Taşnak Merkezi üyesi Çamlıyan ile Süreyya Bedirhan yoğun faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Çamlıyan faaliyetlerini daha çok Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Mısır gibi ülkelerde
yoğunlaştırmışken, Süreyya Bedirhan, Hoybun Cemiyeti'nin Avrupa temsilcisi olarak Paris'te
bir büro açmış ve Avrupadaki faaliyetleri yürütmüştür.

Süreyya Bedirhan, Avrupa'daki faaliyetlerinin yanında para toplamak ve Amerikan kamuoyunu
etkileyerek ABD desteğini sağlamak amacıyla 1928 yılında ABD'ne gitmiştir.

Hoybun Cemiyeti adına ABD'nin çeşitli yerlerinde konferanslar veren Süreyya Bedirhan
ilk aşamada 20 bin dolar para toplamıştır.

Bedirhan, ABD'ndeki faaliyetleri esnasında Ermenilerle de yakın işbirliğine girmiş,
Ermeni Kilisesi'nde de bir konferans vermiştir.

Süreyya Bedirhan'ın ABD'ndeki konferansları bir kitapçık halinde 1928 yılında Hoybun
Cemiyeti tarafından İngilizce olarak yayınlanmıştır.

Kitapçığa "Aynı Türk" başlığı adı altında bir giriş yazan Herbert Adams Gibboms;
Süreyya Bedirhan'ın Kürt Milli Meclisi Hoybun'un temsilcisi olarak Kürdistan'ın durumunu
Amerikan hükümeti ve insanlarına anlatmak için geldiğini belirtmiş ve Bedirhan'ın kısa bir
biyografisini vermiştir.

Süreyya Bedirhan, Kürt isyanı ve medeniyeti adına Hoybun ve Kürdistan adına Amerika,
İngiltere, Fransa ve İtalya'yı 1925 yılından beri Kürdistan'da Türklerin yaptıkları gaddarlığı
incelemeleri için uluslararası bir komisyon kurmaya davet etmiştir.

Cemiyetin faal üyesi ve Ağrı isyanlarının elebaşısı İhsan Nuri, 1924 yılında Türkiye'den
kaçarak Irak'a, dolayısıyla İngilizlere sığınmış, daha sonra 1930 yılında çıkan Ağrı İsyanları
sırasında Kürtlerin davalarını Milletler Cemiyeti'ne götüreceğini basın aracılığıyla dolaylı yoldan
duyurmuş, hatta Irak'ta yaptığı temaslarda böyle bir müracaatı teşvik etmiş, ayrıca Ağrı isyanları
sırasında İngiltere'nin kontrolündeki Barzani Kürtleri, Irak sınırını geçerek
Türkiye'ye saldırmıştır.


Bütün bunlar dikkate alınacak olursa İngiltere'nin bölgedeki gelişmelerle yakından ilgilendiği ve
en azından Türkiye'ye karşı yönlendirmeler ve kışkırtmalar yaptığını görülmektedir.

12 Nisan 1931 tarihinde İçişleri Bakanlığı'ndan Başbakanlığa gönderilen bir yazı ekindeki
rapora göre; İngiltere'nin bölgedeki aşiretler ve gelişmelerle yakından ilgilenmesinin amacının,

"Hakkari vilayeti ile Cizre'de dahil olmak üzere Irak Kürtleri hakimiyeti altında Irak
ile Türkiye arasında bir Kürt hükümeti teşkil etmek"
olarak değerlendirilmiş, bu amaçla
Şeyh Mahmut'un Kürdistan Prensi ilan edileceği, Barzani şeyhi emri altına verecekleri, ve
Nasturileri Kürtleştirmeye çalıştıkları belirtilmiştir.

Hoybun Cemiyeti, Temmuz 1929'da Halep'te iki toplantı yapmıştır.

Bu toplantılara başta Celadet Ali Bedirhan, Memduh Selim, Cemilpaşa-zade Mehmet,
Cemilpaşazade Kadri, Yado, Vahan Papazyan, Hrrşak Papazyan ve
Karabet olmak üzere 45 kişi katılmıştır.

Toplantılarda, Suriye'deki yerli ve Türkiye'den firari Kürtlerden "azami istifade edilmesi",
Türkiye'ye karşı yapılacak herhangi bir hareketin tam ve mükemmel olarak tamamlanmasına
karar verilmiştir.

Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir,
Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı'na destek olmasına
zemin hazırlamıştır.

Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyit Rıza, devlet görevlilerine
karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır.

Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir.

Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek
tutmaya çalışmıştır.

Nitekim Cemiyet, 1 Eylül'de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği
belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle
suçlamıştır.

Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926'da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden
hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli'nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır.

İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.

1927 Eylül'ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır.

Avrupa'da ve Amerika'da etkili olan ve Amerika'da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti,
İkinci Ağrı İsyanı'nı desteklemiştir.

Türkiye, Temmuz 1927'de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya'yı
kendi yanına çekmeye çalışmıştır.

Ağrı İsyanı'nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır.

1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır.

2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.

Hoybun Cemiyeti'nin organize ettiği Üçüncü Ağrı isyanı, 1930 yılında başlamıştır.

Bölgedeki Celali, Süphanlı, Haydaranlı, Milanlı, Hasenanlı, Zirkanlı, Cibranlı ve Mokorlu
aşiretlerinin katıldığı Ağrı İsyanı'nın lider kadrosuna Türk ordusundan firari yüzbaşı İhsan Nuri,
Ermeni Zilan ve Bro Haso Telli oluşturmuştur.

İsyana katılan aşiret mensuplarının yanında Ermeni ve Nasturi çeteleri de yer almıştır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, Hoybun Cemiyeti'nin organize ettiği Ağrı İsyanına karşı 1930
Haziran'ından itibaren askeri harekata başlama kararı almıştır.

Mayıs 1930'da 4.ve 6.Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı'nı bastırmak
için harekete geçmiştir.

İsyancılar, Türk ordusunun bir bölümünü üzerlerine çekerek asıl büyük ayaklanmaya destek vermek
üzere aynı anda iki olay daha çıkarmışlardır.

Bunlardan biri, 20 Haziran 1930 tarihinde Kör Hüseyin ve Eminpaşaoğullarının İran sınırını
geçerek Zeylan'da başlattıkları isyandır.

Bu isyanda öldürülen isyancının birinin üzerinde halkı isyana teşvik eden birkaç Hoybun Cemiyeti
bildirisi ile mührü çıkmıştır.

Bu sırada Doğu Anadolu'nun Dersim, Palu ve Viranşehir bölgelerinde de Hoybun Cemiyeti bildiriler
dağıtarak halkı isyana çağırmıştır.

Türkiye bu olayları bastırmaya çalışırken Irak'taki Şeyh Barzani ve Molla Hüseyin Şerif idaresindeki
bir grup, Irak sınırından geçerek Oramar, Şal ve Şemdinli bölgelerinde de isyan çıkarmıştır.

7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekâtla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.

Özetlemek gerekirse;

1919'daki Koçgiri İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir; Koçgiri İsyanı'na katılan isyancıların
ele başları 1937-38'de Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkmıştır.

1924'te çıkan Nasturi İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir.

1925'te çıkan Şeyh Sait İsyanı'nı İngiltere desteklemiştir.

1925'teki Şeyh Sait İsyanı sonrasında yurt dışına kaçan isyancılardan bazıları 1927 yılında Ermenilerle
birlikte Hoybun Cemiyeti'ni kurmuştur.

Hoybun Cemiyeti'ni İngiltere, Fransa ve ABD desteklemiştir.

1930'daki Ağrı İsyanı'nı Hoybun Cemiyeti'nce desteklenmiştir.

1937-38'deki Dersim İsyanı'nın alt yapısı 1928-29'da hazırlanmıştır.

Dersim İsyanın Kökleri

1925 Şeyh Sait İsyanı'dan sonra Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı planlanan bütün
"Kürtçü isyanların"
kilit noktalarından biri Dersim olmuştur.

Ağrı İsyanı'nı planlayan Hoybun Cemiyeti de Dersim'i en önemli merkezlerden biri olarak
görmüştür Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetleriyle ilgili İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı
18 Temmuz 1929 tarihli "gizli raporun" 11. maddesindeki

"Dersim, ruh meselesidir.
Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder.
Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve
Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu
hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder.
Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır."


ifadeleri, Dersim İsyanı'nın
hazırlıklarının Ağrı İsyanı öncesinde başladığını göstermektedir.

Hoybun Cemiyeti'nin desteklediği Üçüncü Ağrı İsyanı, 1930 yılında başlamıştır.

Mayıs 1930'da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı'nı
bastırmak için harekete geçmiştir.

7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekatla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.

Başta İhsan Nuri olmak üzere isyancıların elebaşları İran'a kaçmışlardır.

İran tarafından tutuklanan İhsan Nuri kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve kendisine
İran ordusunda  görev verilmiştir.

Hoybun Cemiyeti Ağrı isyanının bastırılmasından sonra gücünü büyük oranda
kaybetmesine rağmen  Türkiye'ye karşı faaliyetlerine devam etmiştir.

Özellikle Fransa, Hatay sorunundan dolayı Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetlerini desteklemeye devam
etmiş ve dolayısıyla Cemiyeti'nin çalışmaları Suriye'de yoğunlaşmıştır.

Siyasi Kürtçülüğe kültürel bir zemin hazırlamak amacıyla Şam'da 1932 yılında Hawar
Dergisi çıkarılmaya başlanmıştır.

Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan tarafından Hoybun Cemiyeti'nin yayın organı
olarak onbeş  günde bir Kürtçe ve Fransızca olarak yayınlanan bu dergi, 1943 yılına kadar
çıkarılmıştır.

Hawar dergisinin ilk sayısında "amaçları ve özellikleri" başlığı altında derginin sadece ilmi
ve edebi bir
amaçla kurulduğu belirtilerek yayın politikası şöyle sıralanmaktadır.

a) Kürtler arasında Kürt alfabesi ve gramerinin yayınlanması, menşei ve diğer dillerle
akrabalığının incelenmesi (ilk sayıda Kürt alfabesi yayınlanmaktadır)

b) Folklor başlığı altında Kürt efsaneleri, masalları ve Türkülerinin yayınlanması,

c) Kürtlerin yazılı edebiyatları ile müzik, âdet, gelenek, tarih ve coğrafyalarının incelenmesi ve
yayınlanması,

d) Kürt dilinin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğu, Kürtlerin bugün kullandıkları dilin Medlerin,
Perslerin,
Farsların dili ile aynı olduğuna dair araştırmaların yayınlanması,

e) Derginin sayfalarının "yakından veya uzaktan Kürtçeye, Kürdistan'a ve Kürtçülüğe ilgi
duyanlara"
açık olduğu,

f) Kürtlerin modernleşmek istedikleri, ancak Avrupalılara benzemedikleri belirtilmekle "birkaç Kürdün
Avrupai giyinmesi bahane edilerek Kürt kıyafetlerini başlık olarak şapkayla ve giysi olarak da
smokinle tasvir etmek garip olacaktır"
denilerek ırkımıza has âdet, gelenek ve özellikle ile onlardan
ayrıldıkları belirtilmiştir.

Günümüz Kürtçülerinin "Kürt açılımı" adı altındaki talepleri, Celadet Ali Bedirhan ve
Kamuran Bedirhan  gibi "ayrılıkçı Kürtçülerce" 1932 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan
Hawar Dergisi'nde dile getirilmiştir.

Dolayısıyla "Kürtlerin demokratik talepleri" söyleminin arka planında, aslında
"Kürtçülerin ayrılıkçı  talepleri"
yatmaktadır.

Zamanla faaliyetleri oldukça azalan Hoybun Cemiyeti'nin, Hatay sorununun gündeme gelmesine
paralel,  Fransa'nın mandaterliğindeki Suriye'de yeniden canlanmaya başladığı görülmüştür.

Nitekim İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı 12 Ekim 1935 tarihli yazıda; Hoybun
Cemiyeti'nin Suriye'de yaşayan kürtlere yardım maskesi altında çalışan fakat gerçekte Hoybun'a
yardım toplayan "Kürt Fukara  Perver Cemiyeti" adında bir dernek kurduğu, bu derneğin
topladığı hububat ve paraları Hoybun'un siyasi  amaçları için harcadığı belirtilmiş ve cemiyetin
en büyük destekçisinin de Suriye'de kendisini Şeyh Sait'in halifesi ilan eden Şeyh Ahmet olduğu,
bu kişinin, geçmişte Türkiye'ye saldırılarda bulunmuş çetelere maddi yardım yaptığı ve eline fırsat
geçerse Şeyh Sait'den daha tehlikeli olabileceği vurgulanmıştır.

Hoybun Cemiyeti'nin 1930 yılında açtığı Antakya şubesi de 1935 yılından sonra faaliyetlerini
arttırmıştır.

Hoybun Cemiyeti'nin "katibi umumisi" olan aynı zamanda Antakya şubesinin de başkanlığını
yapan  Antakya Lisesi felsefe öğretmeni Memduh Selim, 1936 yılı başlarında Türkiye sınırına
yakın Kürt köyleri üzerinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.

1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve
Beyrut'taki  Taşnak önderleriyle görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye'ye karşı bir
hareket yapmayı planlamıştır.

Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye'ye karşı düşmanca duygular besleyen Samdaki
"Çerkez  Cemiyeti" de dahil edilmiştir.

Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak
yapılarak Türkiye'ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır.

Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye'ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda
harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı
aşiretlere hazırlık yapmaları için  talimat dahi verilmiştir.

Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye'nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış,
1937 yılı başından itibaren bu saldırılar daha da artmıştır.

Bu sırada Fransa, İngilizlerin Musul sorununu çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye'ye
yönelik "bölücü" hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir.

Özellikle Türkiye açısından Hatay'ın ön plana çıktığı 1937 yılında Fransa Dersim İsyanı'nı teşvik etmiştir.

Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı'nı kurarak
bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna girmistir.

Ancak Türkiye'nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim İsyanı'nın çıkması önlenememiştir.

Bütün bu emperyalist oyunlara karşı Atatürk Türkiyesi de boş durmamıştır:

Genç Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı İsyanlarını sert bir şekilde bastırdıktan sonra 1932 yılının
başında, Celal (Bayar) ve Tevfik Rüştü (Aras) başkanlığındaki iki resmi Türk heyetini İran'a
göndermiştir.

Bu heyetler, Kürt sorunu konusunda İran'la görüşerek, İran'ın isyancıları himaye etmemesini
ve bu konuda Türkiye'ye yardım etmesini istemişlerdir.

Türkiye sadece İran'la değil, Irak'la da Kürt sorunu konusunda görüşmeler yapmıştır.

İki kez üst üste Türkiye'yi ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı'ndan,

"Barzan bölgesini merkez olarak kullanan isyancı Kürtlere karşı operasyon yapılması"


istenmiştir.

Irak Hükümeti bu isteği kabul ederek Barzanlı Şeyh Ahmet'e karşı saldırılar düzenlemiştir.

Aynı günlerde Irak'ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisi'ne gönderdiği bir yazıda İran, Irak ve
Türkiye hükümetleri arasında Kürtlere karşı işbirliğinden söz etmiştir.

Bu işbirliği Irakta'ki Kürt isyancılarından Şeyh Ahmet ve Mahmut'u etkisiz hale getirmiştir.

Ağrı İsyanı'nından sonra genç Türkiye Cumhuriyeti içerde de çeşitli önlemler almıştır:

5 Mayıs 1932'de çıkarılan bir İskan Kanunu'yla Kürtlerin bir kısmı Batı bölgelerine yerleştirilmiştir.

Aynı kanunla, şeyhlik, beylik ve ağalık kaldırılmış, aşiret resilerinin ve dini liderlerin sahip olduğu
yetkiler ellerinden alınmıştır.

Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri
oluşturmak da yasaklanmıştır.

Ancak bütün bu dış ve iç önlemlere karşın dışardan "emperyalizm" içerden de "yerli işbirlikçiler"
çok geçmeden yeni bir Kürtçü isyan planlamışlardır.

Genç Cumhuriyeti ve Kürt halkını derinden sarsacak olan bu isyanın adı Dersim İsyanı'dır.

Görüldüğü gibi Dersim İsyanı, asla sadece Dersim İsyanı değildir; Dersim İsyanı, 1919-1936 arasındaki
"emperyalist"
destekli Kürtçü isyanların, bu süredeki yeni isyan hazırlıklarının, genç Türkiye
Cumhuriyeti'ne karşı kurulan "kirli ittifakların" nihai bir sonucudur.

Osmanlı Dönemindeki Dersim İsyanları

Dersim, Osmanlı döneminde çokça isyan etmiştir.

Dersim aşiretleri, yaşadıkları bölgenin Osmanlı Devleti'nin maden ihtiyacını karşılayan bir bölge
olduğunu fark ettikten sonra sıkça Osmanlı'ya karşı isyan etmişlerdir.

Dersim aşiretleriyle Osmanlı arasındaki Alevi-Sünni ayrımı bu isyanları daha da şiddetlendirmiştir.

Cengiz Özakıncı ' nın dediği gibi,

"Maden demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş 'akça' ve 'bakır' mangır demekti.
Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da
İran'la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla
korunaklı kalesi Dersim'in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı'nın top, tüfek ve para
üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı."

Osmanlı Devleti' 1514, 1534-1535,1548-1549,1552-1554,1578-1590,1603-1611,1615-1618,1622-1639,1723-1727,
1730-1732,17351736,1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmıştır.
Bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı'nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştır.

İsyancı Dersim aşiretleri 17.Yüzyıla kadar "İran'ın maşası"durumundayken, 19.yüzyıldan itibaren önce Rusya'nın, sonra da İngiltere'nin maşası durumuna gelmişlerdir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bazı Dersim aşiretleri, Rusya'nın yanında yer almak için Erzurum'daki Rus konsolosuna teklifte bulunmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bazı Dersim aşiretleri o bölgedeki Türk kışlalarına, Türklere ve bazı illere saldırmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Dersim'deki Kırgan aşireti, Hozat'ı basarak halkı gasp etmiştir.

1892'de Dersim'deki Koç ve Şam uşakları birleşerek büyük gruplar halinde azgınca etrafa saldırmıştır.

1893-1905 arasında Dersim'de zaman zaman büyük karışıklıklar çıkmış, Arapkir ve Kemah halkı can ve mallarını korumak için Saray ve Babıali'ye şikayet dilekçeleri göndermiştir.

Bütün bu belge ve bilgiler, Cumhuriyet döneminde 1937-1938'deki Dersim İsyanı'nın "Son Dersim İsyanı" olduğunu kanıtlamaktadır!

Anlaşıldığı kadarıyla "Dersim'in asayişsizlik tarihçesi" bir hayli gerilere gitmektedir.

1896'da Osmanlı yönetimi, Dersim aşiretlerinin "başı bozuklukları", halka yönelik saldırıları, "yağma" ve "katliamları"üzerine Dersim'le yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Saray, Babıali, Anadolu Genel Müfettişi Müşir Şakir ve 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa arasındaki yazışmalardan sonra Dersim hakkında bazı kararlar alınmıştır.

Bu kararlardan beşincisi,

"Dersimlilerin cidden ıslahı için alınması gereken önlemler"

dir.

1896 tarihli 5.karardaki önlemelerden bazıları şunlardır:

Muhtemel bir direniş hesaplanarak, bunu etkisiz hale getirecek kadar 4.
Ordu'dan bir kuvvet ayrılacaktır.

Bu kuvvet güçlü bir komutanın kontrolüne bırakılacaktır.

Ayrılacak kuvvet sessizce Erzincan, Çemişgezek ve Mamuretülaziz civarından Dersim bölgesine sevk edilecektir.

Dersim halkını, yirmi para yevmiye ve yarım okka ekmek vererek Hozat yolunun yapımında çalışmaya davet ederek "Dersimlilerin vahşetleri" önlenecektir.

Aşiretler arasında birleşme önlenecektir.

Amacın ziraat ve ticaret kapısı açmak olduğu telkin edilerek, halkın ıslahına çalışılacaktır.

Bu telkinler sırasında muhalefet gösterilmediği takdirde şiddet gösterilmeyecek, aksi halde şiddet gösterilecektir.

Ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin malına el koymamak konusunda askerler uyarılacaktır.

Bu uygulamaya karşı muhalefet edenlerin Trablus ve Yemen taraflarına sürgün edilecekleri bildirilecektir.

Askeri harekatın uygulanması sırasında Dersim'de bir süre "örfi idare" uygulanacaktır.

Dersim sancağı kaldırılacaktır.

Ovacık, Hozat ve Kızılkilise'de gerektiği zaman Kuzuçan'da örfi idare ilan edilecek ve yer yer "örfi idare mahkemeleri" kurulacaktır.

O bölgelerdeki kaymakamlık ve müdürlük görevleri o bölge komutanına devredilecektir.

Kazalarda birer ikişer maliye memuru bulundurulacaktır.

Uygun birkaç yerde "iptidayi mektepleri" açılacaktır.Eğitim görecek çocuklara yüz dirhem ekmek, senelik bir entari, kuşak ve festen ibaret kapama tarzında bir elbise verilerek çocuklar eğitime teşvik edilecektir.

Dersim'de bulundurulacak askerin ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır.

1896 tarihli bu kararlardan çok açık bir şekilde görüldüğü gibi Dersim, sadece Cumhuriyet döneminde "sorun" olmaya başlamamış, Osmanlı döneminde de çok ciddi bir sorun olmuştur.

19.yüzyılda bazı Dersim aşiretlerinin yağma, saldırı ve isyanları Osmanlı yöneticilerini Dersim ve civarında acil önlemler almaya yöneltmiştir.

1896 tarihli kararlara göre Dersim'e yönelik alınması düşünülen önlemler; bölgeye ordu sevk etmek, aşiretlerin birleşmesini önlemek, halka iş imkanları sağlamak, devlete yönelik muhalefete müsaade etmemek, asileri sürgünle cezalandırmak, bölge yönetimini sivillerden askerlere vermek, yer yer sıkıyönetim ilan edip, sıkıyönetim mahkemeleri kurmak, eğitim düzeyini arttırmak biçiminde sıralanmıştır ki, Dersim'e yönelik benzer önlemler, Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiştir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Dersim/Doğu Raporları

Dersim'deki karışıklıkların artması üzerine Osmanlı Devleti, Dersim'deki asayişsizliklere karşı alınması gereken önlemler konusunda, bölgeye araştrrma-inceleme heyetleri göndererek raporlar hazırlatmıştır.

Osmanlı döneminde "Doğu ve Dersim" konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1) Anadolu Genel Müfettişi Şakir Paşa'nın Raporu. (1899)

2) Mutasarrıf Mardini Arif Bey Raporu (1903)

3) Mutasarrıf Celal Bey Raporu (1906)

Osmanlı Devleti, bu raporlardaki önlemleri uygulamasına karşı Dersim'deki "eşkıyalık" ve "isyan" bir türlü bitmek bilmemiştir.

Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1907'de, 1908'de, 1909'da ve 1916'da Dersim'deki isyancı aşiretler ve eşkıyalar üzerine askeri harekat düzenlemiştir.

Demek ki neymiş!

Dersim'e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim'e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!...

Ama nedendir bilinmez!

Cumhuriyet'in Dersim harekatını "katliamcılık" olarak adlandıranlar, Osmanlı'nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!...

Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında daha Ağrı İsyanları devam ederken Dersim'in her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu görerek Dersim'le ilgilenmeye başlamıştır.

Bu doğrultuda, Dersim'i daha iyi tanımak, Dersim'deki sorunları ve çözüm yollarını araştırmak üzere Dersim'e inceleme heyetleri ve raportörler gönderilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Doğu ve Dersim konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1.Ziya Gökalp'in "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler"adlı Kitabı (1924).

2.Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ'un "Doğu'dan Bir Mektup" Başlıklı Çalışması. (1925).

3.Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in Raporu (1926)

4.Elaziz Valisi Cemal (Bardakçı)'nın Raporu (1926)

5.Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatı'nrn Van Vilayeti Raporu (1928)

6.MEH'in Urfa Vilayeti Raporu (1928)

7.MEH'in Hakkari Vilayeti Raporu (1928)

8.MEH'in Elaziz Vilayeti Raporu (1928)

9.MEH'in Mardin Vilayeti Raporu (1928)

10.MEH'in Siirt Vilayeti Raporu (1928)

11.MEH'in Diyarbakır Vilayeti Raporu (1928)

12.Elaziz Valisi Nizamettin Ataker'in Raporu

13.Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) Bey'in Birinci Raporu (1930)

14.Büyük Erkanı Harbiye Reisliği'ne Rapor (Fevzi Çakmak Raporu). (1930)

15.Halis Paşa (Korg.Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930)

16.Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931)

17.Birinci Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey'in İkinci Raporu (1931)

18.Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932)

19.Erzincan Valisi Ali Kemali Bey'in Erzincan Kitabı (1932)

20.İsmail Hüsrev Tökin'in "Türkiye Köy İktisadiyatı" adlı Kitabı(1934)

21.Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935)

22.İktisat Vekili Celal Bayar'ın Şark Raporu (1936)

23.Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın Umumi Müfettişler Konferansı'nı Açış Konuşması (1936)

24.Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)

25.Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)

26.Dödüncü Umum Müfettişi Korg.
Abdullah Alpdoğan'ın Umumi Müfettişlikler Konferansı'ndaki Konuşması ve Raporu (1936)

27.Dördüncü Umum Müfettişliğin İkinci Raporu (1937 veya 1938)

Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924-1938 arasında, genelde Kürt sorunu, özelde Dersim konusunda tam 27 adet rapor, kitap ve konuşma hazırlatmıştır.

Atatürk, bütün bu raporlardan (çalışmalardan) çıkan "ortak analizlere" ve "ortak sonuçlara" göre "Dersim politikasını" biçimlendirmeye çalışmıştır.

Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi genç Cumhuriyetin Dersim politikası, "Atatürk'ün veya İsmet İnönü'nün durup dururken ortaya attığı bir politika" değil; uzun araştırmalar, incelemeler, gözlemler ve sosyolojik tahlillerden sonra, yaşanan olaylar da dikkate alınarak geliştirilmiş son derece "gerçekçi","sistemli" ve "bütüncül" bir politikadır.

Genç Cumhuriyetin "Kürtçü isyanları önlemeye" yönelik "Doğu raporları", özellikle Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra 1925-1928 yıllarında yoğunlaşmıştır.

1930'daki Ağrı İsyanı'ndan sonra Dersim İsyanı'nın ilk işaretlerinin görülmesi üzerine, 1930'ların ortalarında, yerinde incelemeler yapılmıştır.

Dersim İsyanı 1926- 1936

Dersim İsyanı'nın ilk işaretleri, 1926-1930 arasında, Ağrı İsyanı devam ederken görülmüştür:

Birçok Dersim aşireti ve aşiret reisi bu isyana destek olmuştur.

Bu ilk işaretleri gören genç Cumhuriyet, 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'i Dersim'e göndermiştir.

Daha önce belirtildiği gibi, Dersim' de incelemeler yapan Hamdi Bey Cumhuriyetin ilk Dersim raporunu hazırlamıştır.

Genç Cumhuriyet daha sonra da Cemal (Bardakçı)'yı Dersim'in bağlı olduğu Elazığ'a vali atamıştır.

Cemal Bardakçı, Hozat'a giderek Koçuşağı aşireti dışındaki bütün aşiret reislerini Dersim'e davet etmiştir.

Ayrıca Diyarbakır Valisi Rıza Bey'le Diyarbakır Umum Müfettişi İzzettin Paşa'yı da Hozat'a çağırmıştır.

Cemal Bardakçı, Hozat'a gelen aşiret reislerini askeri törenle karşılamıştır.

Toplantıya, Seyit Rıza ve Baytar Nuri, yöresel kıyafetlerle katılmışlardır.

Atatürk'ün isteğiyle, Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ve Bölge Müfettişi İzzettin Paşa, bölgeye giderek aşiret reisleriyle yaptıkları toplantıda;

Dersim'de "sükunet" sağlandığı takdirde isteyen Dersimliye Elazığ'da ve Malatya'da toprak verileceğini ve daha önce sürgün edilen Dersimlilere af çıkarılacağını vaat etmişlerdir.

Dahası, Vali Cemal Bey , Dersimlilerden bir heyet oluşturup Dersimli Baytar

Nuri ile birlikte Ankara'ya götürmüştür.

Cermal Bardakçı, Dersim konusundaki görüş ve önerilerini bir raporda toplayarak hükümete sunmuştur.

Daha sonra Cemal Bardakçı,

"Atatürk'ün ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Alevi-Kürtlerle dost olduğu, yeni devletin çok yakın zamanda Dersim ve civarını her bakımdan kalkındıracağı"


gibi sözleri Dersimli aşiretlere iletmek için Baytar Nuri' den yardım istemiştir.

Baytar Nuri, Cemal Bardakçı'nın bu sözlerini aşiretlere ileteceğini belirterek, Seyit ve Rıza ve diğer isyancı aşiret reisleri Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ile görüşmüştür.

Ancak bir "Kürtçü" olan ve gizlice isyancılara destek veren Baytar Nuri, aşiret reisleriyle çok başka şeyler konuşmuştur.

Baytar Nuri bu gerçeği anılarında şöyle itiraf etmiştir:

"Hükümetin müsadesi olmaksızın Dersim'e gitmek benim için mümkün olmadığından bu fırsattan faydalanarak Seyit Rıza ile milli davamızla ilgili bütün meseleleri görüştük ve Ağdat'tan ayrıldım...".

Daha sonra Cemal Bardakçı, Aslanan, Beytan, Pezgeran ve Maksudan aşiret reisleriyle bir toplantı yapmıştır.

Bardakçı, bu toplantıda şunları söylemiştir:

"Ağalarım!
Gazi Paşa'nın sizlere özel olarak selamı var.
Beni size o gönderdi.
İçtiğim su ile yemin ediyorum ki o Alevidir.
Dünyadaki bütün Alevileri sevindirecektir.
Ben de Aleviyim.
Bir Alevi olarak size söz veriyorum.
Yollarınız yapılacak, okullarınız açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da Elazığ'da toprak verilecek.
Ancak sizden bir hizmet bekliyorum.
Yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçuşağı aşiretini ıslah edecek.
Sizin de bu kuvvetlere yardımcı olmanızı diliyorum.
Kocan aşireti ıslah edildikten sonra Dersim'de her şey yoluna girecek.
Hükümet, Dersim'e güven duyup Dersimlilerin her çeşit isteklerini yerine getirecek."

Cemal Bardakçı'nın bu görüşmesinden sonra Dersimli aşiretlerden bazıları Hükümeti destekleme kararı almışlardır.

İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri  Haydar Paşa komutasındaki Türk ordusu, 6 Ekim 1926 tarihinde isyancı Koçuşağı aşiretinin üzerine yürümüştür.

Ancak Kocan, Semikan, Resikan aşiretleri Amutka taraflarında Türk ordusuna karşı verdikleri mücadelede başarılı olmuşlar ve Türk ordusu 20 Ekim 1926'da Tağar derisinin gerisine çekilmiştir.

Haydar Paşa, yenilginin nedenini Türk ordusunu destekleyen Dersim aşiretlerin yeterince özveriyle mücadele etmemelerine bağlamıştır.

1926 yılında Türk ordusunun Dersim operasyonu sırasında yaşadığı aşiret yardımlaşmasına dayanan büyük direniş, genç Cumhuriyeti Dersim konusunda daha radikal önlemler almaya yöneltmiştir.

1927 yılında olağanüstü yetkilerle donatılmış merkezi Diyarbakır'da olan Bölge Genel Müfettişliği (Bölge Valiliği) kurulmuştur.

Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Muş, Mardin, Urfa, Siirt, Hakkari, Bingöl, Dersim ve Malatya illeri Bölge Genel Müfettişliği'ne bağlanmıştır.

Bölge Genel Müfettişliği'nin başına Dr.İbrahim Tali (Öngören) getirilmiştir.

Veli Saltık'a göre, İbrahim Tali Öngören, kızını Harput Müftüsü'nün oğluyla evlendirmiş ve kısa zaman içinde damadının çevresindeki "Sünni" esnaf ve beylerin etkisi altına girerek Dersim'in Alevi aşiretlerine karşı "ön yargılı" davranmaya başlamıştır.

1930 yılında Ağrı İsyanı bastırılmıştır.

İsyanın liderlerinden İhsan Nuri, İran'a sığınmıştır.

Ağrı İsyanı'nın ardından Doğu'da incelemelerde bulunan Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, 18 Eylül 1930 tarihinde Başbakanlığa bir rapor sunmuş ve raporunda, bir an önce Dersim'e "askeri harekat" düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.

Fevzi Paşa'nın bu önerisi doğrultusunda, Ağrı İsyanı'nı bastırmaktan dönen. 7.Alay, 3.Tümen Komutanı Halis Paşa'nın komutasında Dersim'e gönderilmiştir.

Halis Paşa, aşiret liderlerine haber göndererek bu askeri harekatın sadece asi Abasan aşiretine yönelik olduğu belirtilerek, diğer aşiretlerin tarafsız kalmalarını istemiştir.

Ancak bu uyarıya rağmen Balıkan, Arelian, Haydaran, Demenan ve Kalan aşiretleri Abasan aşiretini desteklemişler ve 7.Alay'a karşı çok sert bir direniş göstermişlerdir.

24 Ekim 1930 tarihinde 7.Alay saldırıya geçmiş ve bazı köylerdeki asiler etkisiz hale getirilmiştir.

28 Ekim 1930 tarihinde asilerin sert direnişiyle karşılaşan 7.Alay, Dağbek'in kuzeyine çekilmiş, ancak orada da tutunamayarak Panciras köyünün batısına kaydırılmıştır.

Komutanlığın verdiği rapora göre bu çatışmalarda 200 kadar asi Kürt imha edilirken, 6 asker şehit edilmiş, 10 asker de yaralanmıştır.

Bu sırada Erzincan'daki 73.Jandarma Bölüğü Doğu Dersim'e sevk edilmiş, Elazığ Valisi Fahri Bey de 200 kişilik bir askeri birlikle Nazımiye'ye gelmiştir.

"1931 sonbaharında Dersim gene azgındı.

Dersim'in içindeki ve yöresindeki halk yer yer şikayet ediyordu.

Haydaranlar Kiğı'ya Yukarı Abbaslılar ve yine Seyit Rıza'nın himaye ettiği Koçgirililer, Kemaliye, Refahiye, Zara ve Sivas'a kadar soygunculuk yapıyorlardı.

İki yıl içinde Dersim'de yapılan suçların takibi için çıkarılan mahkemeye çağırma, tutuklama ve yakalama müzakerlerinin ve özel müzakerlerin toplamı 4.680'i bulmuştu.

Dersim'i çevreleyen kazaların 150 bin nüfusluk halkı, Dersimlilerin art arda ve sürekli, taaaruz ve tecavüzlerinden bıkmıştı.

Dersim'e yakın yörelerin kazanç ve hayatları Dersimlilerin ayakları altında çiğneniyordu.

Toplu ve büyük çetelerin köy basması, sürü götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, son ayların adi vakaları arasına geçmişti.

Dersim'e yakın yerlerdeki halk, malından, canından emin değildi, bu halkın manevi cesaret ve mukavemeti de kırılmıştı.

Dersim'in içi daha acıklı idi.

Çemizşkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarında aşiret hayatından ayrılmış çiftçilerin de ağaların eline düştüğü görülüyordu.

Devlete asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için kendilerine musallat olan aşiretlere de haraç vermek mecburiyetindeydiler; soyuluyorlar, öldürülüyorlardı.

Aşiretler arasındaki düşmanlık da pek canlı bir halde idi.

Bu düşmanlık, tarih boyunca birbirlerini soymalarından başka, eski idarelerin aşiretleri birbirine kırdırmakla Dersim'e hakim olunabileceğini zanneden sakat hareketlerden de hatıralar ve izler taşıyordu."

1932 yılında Genel Müfettiş Dr. İbrahim Tali (Öngören) görevden alınmış yerine Sivas Valisi Vehbi Bey atanmıştır.

Bu sırada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Başbakanlığa sunduğu yeni bir raporda, Dersim'in devamlı sorun çıkarttığını, Dersim halkının cahil olduğunu,bölgede coğrafi koşulların çok kötü olduğunu, yolların yetersiz olduğunu, Dersimlilerin geçim sıkıntısı çektiklerini, arazinin tarıma uygun olmadığını, toprakların belli aşiretlerin elinde olduğunu, insanların yaşadığı evlerin çok yetersiz olduğunu belirterek, alınması gereken önlemleri şöyle sıralamıştır:

1- Ana yolların yapımı,

2- Silahların toplanması,

3- Reislerin, ağa ve şeyhlerin, bir daha dönmemek üzere batıya sürgün edilmeleri,

4- Reisler alındıktan sonra halktan azgın olanların toplatılarak uzak yerlerde öz Türk köylerine yerleştirilmeleri; Dersim'de kalacak olanlara reislerin arazilerin dağıtılması.

Fevzi Paşa'nın raporunda, "Dersim'den öncelikle çıkartılması gereken resileri" sıralarken, ilk sırada "Seyit Rıza, oğulları ve kardeş çocuklarına" yer vermiş olması, çok dikkat çekicidir.

Atatürk'ün Dersim Islahat Hareketi

Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim'de yapılacak "ıslahat programını" şöyle açıklamıştır:

"Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilayetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir.

Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür.

Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım.
(bravo sesleri, alkışlar)

Tunceli'deki icraatımız neticeleri, bu hakikatın yakın ifadesidir.

İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kuderetine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir.

Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur."

"Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had bir şekil alan Tunçeli'deki toplu şekavet (eşkıyalık) hadiseleri, muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe dev-rolunmuştur.
(bravo sesleri).

Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir."

Atatürk, Tunceli (Dersim)'deki eşkiyalığın, "Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını"engellemesine izin verilmeyeceğini, bunun için de Tunçeli'de bir "ıslahat programı" uygulanacağını 1935 yılında açıklamıştır.

Atatürk'ün "Dersim ıslahat programını" açıklarken söylediği,

"İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir.Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur" sözleri,

"Atatürk Dersim'de soykırım yapmak istiyordu!"

diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarını utandıracak niteliktedir.




Açık İstihbarat @ 2012