Casson'dan Ders Alanlar ve Güneydoğu İşgal Koridoru - Kaan Turhan / Açık İstihbarat
<p> <span style="font-size: 14px"> Kamuoyunda 'gazeteci kimliğiyle tanınan' olarak andığı Şener ve Şık'ın tutuklanması, özel yetkili mahkemelerin yetkileri, yetkilerini fütursuzca kullanması ve mahkemelerle cemaat ilişkisinde, cemaatin düdüğünü öttürdüğü bir tutuklama süreci olması açısından milât olarak değerlendirmesi dikkat çekicidir.<br /> <br /> <span style="font-weight: bold">Çünkü özel yetkili mahkemeler kurulurken, bu mahkemeler için Adalet Bakanlığı bünyesine FBI ajanı Susanne Hayden yerleştirilmiş ve mahkemelerin nasıl bir kalıpta şekilleneceği belirlenmişti.</span> </span></p> <div style="display:none">levitra and diabetes <a href="http://www.ifdefined.com/blog/base.aspx?p=cialisdiabetes"> </a> sexual dysfunction in diabetes</div><div style="display:none">sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride <a href="http://www.gedave.ro/page/sitagliptin-phosphate-generic-6AH.aspx">gedave.ro</a> sitagliptin phosphate side effects</div><div style="display:none">cleocin 150 mg <a href="http://www.mattnichols.co.uk/page/cleocin-t-lotion-ITF">read</a> cleocin 300 mg</div><div style="display:none">cialis sample coupon <a href="http://bilgecammakina.com/pages.asp?Id=2">cialis manufacturer coupon 2016</a> cialis manufacturer coupon</div>
|
“AKP özgürlüğünde İçerdeki Diller” başlıklı yazımın sonunda şunları yazmıştım: CIA başkanıyla yaptığı görüşmeyle, Erdoğan Suriye'ye müdahale seçenekleri için büyük ortadoğu projesi memuriyetini yapmayı sürdürmektedir. Suriye halkı ve Esad emperyalist işgale karşı direnirken, komşusu işgalcilerle işbirliğinde sınır tanımamaktadır. Bölge merkezli dış politikadan vazgeçen 'yeni devlet'in büyük stratejik derinliği bu kadardır! Aradan henüz bir hafta bile geçmedi, Şık ve Şener'in tahliyesinin anlamı farklı boyutlarıyla dikkat çekmeye başlamıştı. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tahliyeleriyle ilgili yazısında AKP kalem erbablarından olan Ali Bayramoğlu, genel siyasi konjonktürü şu biçimde resmetmişti: “bu tahliyeler MİT krizinin yarattığı çalkalanmalar, savrulmalar ve çatışmalarla yakından ilgilidir. Nasıl? MİT krizi devlet içinde yeni elitler ve güç odakları arası bir çatışmaya işaret ettiği kadar, bu elit ve güç gruplarından birisinin siyasi varoluşunu güvenlikçi politikalara, "otoriter koku saçan politika ve uygulamalar"a bağladığını iyice ortaya koydu. Bu durum Şık ve Şener'in durumları, Ersanlı, Zarakolu gibi isimleri de kuşatıyor. Nitekim KCK operasyonlarında sertlik ve tüm bir siyasi alanı baskı altına alacak geniş kapsam, İstanbul'da devam etmekte olan davalarda adliyenin tahliye karşıtı tutumu ve tutuklamayı politik bir dil haline çevirmesi bu grubun açık ve kapalı mesaj ve duruşun özü olarak ortaya çıktı. MİT krizi hükümete, bu grubun ya da yargı ve polis uygulamalarının ölçüyü aştığını, uygulamaların kendi siyasi sorumluluk hanesine yazıldığını göstermiştir. Ve sanıyoruz ki hükümet bu yapının otoriter ve hak gasp eden uygulamalarının, kendisine yönelik eleştiri alanlarını bile "Ergenekonlaştırması"nın, o yapıyı tahkim ettiğini fark etmeye başlamıştır. Gerçekten de, otoriterleşme ifadesi (hükümetin sorumluluğunu, ağır politikasızlık halini ve otoriter uygulamalar kapı açmasını unutmadan) bu yapıya denk düşmektedir. Gerçekten de bu yapı operasyonlar yapıldıkça, tahliyeler geciktikçe, siyaset yerini asayiş ve istihbarata bıraktıkça beslenmekte ve güçlenmektedir. Bu yapının bir güç kavgası nedeniyle hükümetle karşı karşıya gelmesi, bizce, bir farkına varmanın, bir kırılmanın ya da bu otoriterleşme dalgasının bir ayağının kırılmasının ifadesidir. Gazetecilerin tahliyeleri şu ya da bu şekilde, (mahkemenin konjonktürden etkilenmesiyle, İstanbul adliye yapısı içindeki zayıf halka olmasıyla veya başka etkilerle) bu otoriterleşme dalgasına (bilinçli ya da değil) karşı hamle olma niteliğini taşıyor. Dünden itibaren siyasetçilerin açıklamalarına, çeşitli eğilimdeki gazetelerin ve televizyonların tavrına bakarak, basit bir sağlama yapmak mümkündür. Hükümetin memnuniyeti gözden kaçırılmamalıdır. Ve bu demokratik bir memnuniyet olmaktan çok siyasi bir memnuniyettir. Umarız bu düzeltmenin arkası gelir. Değişim sürecinin ürettiği ağır ve sistemleşmek üzere olan aksaklıklar giderilir. ” Hükümet etmekle görevli olanların, en ufak eleştiriyi dahi 'ergenekonlaştırması'ndan söz etmişken; cemaatin misyonunda yer alan 'ötekileştirme' çabasını da anımsamak gerekmektedir. Öyle ki, ötekileştirilenler cemaat içindeki biat etme edimine ve biatın sonucu olarak da cemaatin çıkarlarını önceleme kültürünün dışındaydılar. Dolayısıyla, cemaatten olmayan, aslında cemaatin amaçlarını hiçleştiren bir yapıdaydı. İşin özünde de cemaatin hesaplarının, AKP'nin hesaplarıyla çatışması meselesinden bağımsızdır. Amerikancı yapılarıyla özdeş olan bu iki taraf, aslında diyalektik biçimde birbirini yaratmış ve güç savaşında kim baskın olabilecektir savaşına girişmiştir. Bayramoğlu'nun da bahsettiği, tahliyelerin aslında yeni devletin inşaası ve değişimi sürecinde; AKP, cemaatle ve cemaatte AKP'yle köprüleri kurmaya çalışacağı mesajını vermektedir. Bayramoğlu'nun, siyasetin yerinin asayiş ve istihbaratın aldığını vurgulaması da yeni devletin hanesine yazılan artı puan olmasının yanı sıra güçlü polis, güçlü yeni istihbarat kısaca güçlü cemaati işaret etmektedir. Kısaca cemaat elde etmiş olduğu konumunu kaybetmek istememektedir. Cemaat tarafındaysa konuya ilişkin yazısıyla dikkat çeken Etyen Mahçupyan da AKP'nin ulusalcılarla ittifak içine girebilme olasılığı üzerinde durmuştur. Yazısında: “Hocalı mitingi, davet dili, organize olma biçimi, finansal desteği, önceden tasarlanmış pankartları ve nihayet İçişleri Bakanı'nın somut sahiplenmesiyle önümüzdeki üç yılın ulusalcı stratejisini deklare etmiş oldu. Çözülmesi gereken mesele bellidir: Sandıkta yenilmesi pek mümkün olmayan ve darbeyle indirilmesi de gerçekçi bir ihtimal olmaktan çıkan AKP'nin iktidardan uzaklaştırılması için tek bir yol gözüküyor: Kürt meselesinde hükümetin tıkanması ve acz içine düşmesi. Yöntem çok zekâ gerektirmiyor... PKK'nın masada çıkabilecek çözümleri baştan reddettiği ancak eninde sonunda masaya oturulacağının da öngörüldüğü bir ortamda, hükümet reform adımlarının atılmasını görüşme safhasına bırakmak ve bu arada PKK'yı askerî yönden zayıflatmak üzere ikna 'olur'. Böylece hükümetin kontrol edemediği bir güvenlik bürokrasisine muhtaç olması sağlanır ve Uludere olayının gösterdiği üzere, sivil iktidara haddi bildirilir. Verilen mesaj Kürt meselesinin çözümünün devlet içi koalisyonu gerektirdiğidir. Eğer hükümet reformlara ağırlık verirse, o zaman da muhtemelen PKK devreye girecek ve söz konusu adımları fiilen geçersiz kılmaya çalışacaktır. Ancak önümüzde bir anayasa süreci var ve kamuoyu desteğinin verdiği meşruiyet sayesinde AKP kendi anayasasını referanduma sunma gücüne sahip. Dahası hükümetin güvenlik bürokrasisini kontrol edemediği berrak bir gerçeklik olarak ortaya çıktığı ölçüde, AKP'nin anayasaya daha da sahip çıkacağını tahmin etmek zor değil. Çünkü anayasanın AKP açısından esas getirisi, demokratik hak ve özgürlükler değil, özellikle güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılandırılması ve sivil siyasetle ilişkilendirilmesi için bir meşruiyet zemini üretilmesi olacaktır. Bu durumda AKP'yi iktidarı paylaşmaya zorlayabilecek bir destek stratejiye ihtiyaç var. Hocalı mitingi bunun habercisiydi ve hükümeti karşı koyamayacağı bir milliyetçilik tuzağına çekmenin birinci adımıydı. Buradaki mantık geçenlerde Alper Görmüş'ün hatırlattığı üzere misyoner konusuna epeyce benzemekte. Yani AKP'nin dünya nezdinde bağnaz ve ırkçı bir tutuma kaydığının, Türkiye'deki gayrimüslim cemaatlere sahip çıkmadığının gösterilmesi, Batı'da AKP aleyhtarı bir kamuoyu oluşturulmasının ve sert eleştiriler yapılmasının sağlanması, hükümetin de 'doğal olarak' Batı'dan uzaklaşarak daha ulusalcı bir çizgiye kayması. Bu tablo amaçlanan koalisyonun da kendiliğinden oluşmasını ifade edecek ve sonrasında 'ehlileşmiş' bir AKP ile bir süre daha yola devam edilebilecektir. Gündem bu planın işlemesi için gayet uygun çünkü 2015'e sadece üç yıl var ve üstelik 2015 bir seçim yılı... Yapılması gereken öncelikle 'Türk' ve 'Ermeni' tarafları arasındaki gerilimi artırmak, toplumu daha milliyetçi bir dile doğru teşvik etmek ve böylece hükümetin olası bir esneklik siyasetinin önünü kesmektir. Azerbaycan'ın da katkısıyla bunu gerçekleştirmek epeyce kolay gibi duruyor, çünkü hem Ermenistan yönetiminin hem de sesi çıkan Ermeni diasporasının zaten milliyetçiliğe teşne olduğunu biliyoruz. Dahası bu gerilim ortamı bizzat AKP'lilere de hayli çekici gelecektir... Soykırım konusunda ne yapacağını bilemeyen, Ermenistan sınırını açamayan hükümetten, söz konusu çatışma ortamında kimse olumlu bir adım bekleyemez. Bu da hükümeti rahatlatır ve seçimde milliyetçi oylara talip olmasını mümkün kılar. Ne var ki herkesi 'mutlu' edecek olan bu gelişme, AKP'nin ayağının altındaki halıyı çekme potansiyeli taşıyor ve kimsenin kuşkusu olmasın ki ulusalcı asabiyenin iradesi ve organizasyon gücü o halıyı büyük bir maharetle çekecektir. Hocalı mitingini düzenleyenler veya oraya İçişleri Bakanı'nı göndermeyi uygun bulan Başbakan farkında olmayabilirler, ancak Hocalı'yı anma düzenlemesi ideolojik olarak Ermeni karşıtı olmakla kalmayan, siyasî işlev açısından AKP karşıtı olan bir hamleydi. Amaç AKP'yi muhtemelen kendilerinin istemediği oranda ama yine muhtemelen kendilerinin itiraz edemeyeceği bir bağlamda malum 'milli dava'nın içine çekmekti. Birinci gösteriye bakan gönderen hükümetin bir sonraki gösteriye kayıtsız kalması çok güç olacak, belki de o vesile ile birkaç bakanı daha da saldırganlaşmış 'münferit' pankartlar altında konuşurken izleyeceğiz. ” asıl hedefin AKP olduğu saptamasından yola çıkıldığında, tasarlanan yeni devlette nasıl bir siyaset çizgisi olacağının da nüvelerini sunmuştur, Mahçupyan. Yani, yeni devletin siyaset kanalı, ana kanal olan batı işbirliğine açılacaktı. AKP'yi ulusalcı çizgiye çekme yanılsaması değil bu! Alttan alta AKP'ye pusula sunmaktır. AKP'nin pusulası olan batı pazarında, batı dış politikasında, batı kültüründe bağımlılığı konularıdır. Cemaat tarafının asıl endişesi AKP'nin bu politikalardan uzaklaşma olasılığının tartışıyor görünerek, batı çıkarları rayından çıkma uyarısını AKP'ye ulaştırmaktır. Mahçupyan'ın yanılgısına gelecek olunursa o da PKK'nın çözümsüzlük tarafında yer aldığını ifade etmesi ve AKP'nin demokratik açılımlarının PKK'yı tatmin etmediği yolundaki düşüncesidir. Asıl mesele zaten PKK'nın tasfiyesiyken, AKP'nin PKK'dan önce ülkenin Güneydoğu'sunu tehdit eden Barzani, Talabani ve 'özerk Kürdistan' muhataplarını dikkate almamak en hafif deyimle cahilliktir. Çünkü, PKK misyonunu henüz doldurmasa da, varlığının gerekliliği tartışmalı duruma gelmiştir. Fiili olarak kurulan kukla Kürt devleti siyaset üretirken, iç politikada kontrolsüz cemaat istihbaratı KCK tutuklamalarıyla Kürt siyasetini ele geçirmiş ve PKK batı çıkarları için doğu halkları üzerinde farklı projelerle (örneğin Suriye ve İran'a karşı silahlı güç misyonu) yedeğe taşınmıştır. Böyle bir ortamda, AKP'nin PKK'yla görüşmesi ya da MİT'in PKK'yla görüşmelerinin yayınlanması çok da anlam ifade etmeyecektir. Zaten asıl tehdit algılaması çerçevesinde gündeme gelen kukla bir 'Kürt Devleti' oluşturulmuştur. Özel yetkili mahkemeler konusunda da hatalar yapıldığı daha yeni anlaşılmaktaydı! AKP'nin kalemşörlerinden olan Fehmi Koru, Star'daki köşesinde bu özel yetkili mahkemeler artık sona erdirilmeli anlamında şunları yazmıştı: “Her yetki sorumluluk da içerir; yetki genişledikçe sorumluluk ağırlaşır. ‘Özel yetkili’ savcılar ve mahkemeler, hiç kuşkusuz, bu sıfatları taşıyan insanlar ve kurumlara özel sorumluluklar yüklüyor... Üstelik burası ‘adaletin kestiği parmak acımaz’ inancına sahip, yargıya olağanüstü saygı duyulan bir ülke; İstiklal ve Yassıada mahkemeleri gibi ‘istisnai’ uygulamalara rağmen hem de... Ergenekon ve irtibatlı davalar Silivri’deki ‘özel yetkili’ mahkemelerde görülüyor. Kamuoyu, uzunca bir süre, Silivri’de görülen davalara farklı gözle bakılmasını isteyenlere kulak asmadı; ‘devlet içinde devlet’ yapılanması olarak gördüğü örgütlerin yargılanmasına, demokratik sürece müdahale niyetleriyle irtibatlı davalara sahip çıktı. O süreç içerisinde Silivri’deki mahkemelerin ‘özel yetkili’ olduğunun farkında değildi toplum; farkına vardığında da aldırmadı. Sadece bizim toplumumuz ve insanlarımız değil, Türkiye’yi yakından izleyen yabancı çevreler ve insanlar da, ülkenin bağırsaklarını temizlemesi ameliyesi olarak gördükleri Ergenekon sürecini destekledi. Yabancı gazeteler ABD ve AB’deki devlet kurumlarıyla değişik insan hakları örgütlerinin, Türkiye’yi bilen siyasiler ve yorumcuların sürece destek çıkan demeçleriyle doludur. Belli bir tarihe kadar... Dönüm noktası, kamuoyunda ‘gazeteci’ kimliğiyle tanınan iki ismin gözaltına alınmasıydı. Birbirleriyle paslaşarak kitap yazma ve bu yolla örgüt üyeliği gibi bir iddia o iki isme yakıştırılmadı. Ardından KCK operasyonlarının ve biri yayıncı diğeri öğretim üyesi iki ismin daha tutuklanmasının getirdiği şaşkınlık yaşandı. Bu iki aşamalı gelişme sonrasında, çoğu Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar yüzünden cezaevlerinde 100 kadar ‘gazeteci’ olduğu gündeme taşındı. Hükümet o gün bugündür bu iddianın doğruluktan uzak ve gerçeğin farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor... Neden ‘özel yetkili’ mahkemeler değil de hükümet bu aydınlatma işini üstlendi? Yetkili olan sorumludur da ve eleştiri varsa göğüslemek yetki sahibine düşer... Tutuklamalar hükümeti zor durumda bıraktı; sebep bu. Dönüm noktası sonrasında yazılanlarla farklı bir Türkiye tablosu çıktı ortaya; özgürlüklerin olmadığı, muhalif gazeteciler ile aydınların cezaevlerine tıkıldığı bir Türkiye tablosu... Basın özgürlüğü skalasında diktatörlüklerden daha kötü durumda yer almaya başladı Türkiye. Farklı sebeplerle meydana gelen gazeteyle ilişki kesmeler bile, bir vücut çalımıyla, hükümete fatura edildi. Yetkisi ‘özel’ mi özel mahkemeler bu görüntüye aldırmadılar. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün defalarca uyarmasına, hükümetin etkili isimlerinin “Yeter artık” demelerine rağmen... Bağımsız yargı ‘özel yetki’yi söylenenlere kulak asmamak olarak yorumladı. İki gazetecinin tutukluluk hallerinin sona erdirilmesi bu durumun değişmeye başladığına işaret ediyorsa sevinebiliriz. ‘Adalet’ millet adına yerine getirilen bir görevdir ve mahkemeler yetkilerine uygun bir sorumluluk anlayışıyla saygınlık kazanırlar. Çağdaş demokrasilerde, devletin terörle ve sisteme müdahale edenlerle başa çıkarken temel hak ve özgürlükleri çiğnemesine iyi gözle bakılmaz. Elinde silâh tutanla kalem tutanı aynı kefeye koymaz demokrasiler... Bir çiçekle bahar gelmiş olmaz, ama yine de umutlar yeşerir. ” Koru'nun ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, Nedim Şener ve Ahmet Şık tahliyesine karar veren özel yetkili mahkemelerin varlığı tartışması, gündeme getiriliyordu. Kamuoyunda 'gazeteci kimliğiyle tanınan' olarak andığı Şener ve Şık'ın tutuklanması, özel yetkili mahkemelerin yetkileri, yetkilerini fütursuzca kullanması ve mahkemelerle cemaat ilişkisinde, cemaatin düdüğünü öttürdüğü bir tutuklama süreci olması açısından milât olarak değerlendirmesi dikkat çekicidir. Çünkü özel yetkili mahkemeler kurulurken, bu mahkemeler için Adalet Bakanlığı bünyesine FBI ajanı Susanne Hayden yerleştirilmiş ve mahkemelerin nasıl bir kalıpta şekilleneceği belirlenmişti. AKP'nin yarattığı bu canavar, dönmüş kendisine karşı kullanılmıştı. Şener ve Şık cemaate öyle ya da böyle eleştirel yaklaşan ve cemaatten yana 'yanan' iki araştırmacı olarak konumlanmaktaydılar. Böylelikle, cemaate karşı kullanılabilecek kıvamda birer tipolojiydiler. Uzlaşma için mi yoksa savaş için mi devreyi tamamlayacaklar, bu da hizmet edilecek tarafın çıkarlarını gündeme getirecekti. Bunca hesap arasında, İtalya'da Gladyo olarak bilinen derin devlet yapılanmasını bitiren savcı Felice Casson, Türkiye Adalet Akademisi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK), özel yetkili hakim ve savcılara yönelik düzenlediği "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kararları Işığında Koruma Tedbirleri ve İfade Özgürlüğü" sempozyumuna katıldı. Casson, "Ergenekon Terör Örgütü ile Gladyo illegal faaliyetlerde bulunmaları ve askeri desteklerini devletin askerinden almaları bakımından benzerlik gösteriyorlar." demişti. Yani, devlet içinde bir devlet heyulası vardı ve bu sanal olan ortamda bu devlet, askerini illegal faaliyetlerde kullanmıştı. Bu iddiayı özel yetkili savcılara anlatan Casson'a sormak gerek, bunlar sadece iddia değil mi? İddianamede her türlü hukuksuz deliller üzerinden deli saçması tutuklamalara kadar hangi tarafıyla İtalyan gladyosuna benzemektedir? Ya da bu gladyo dediğiniz şey, İtalya'da NATO'yla birlikte kurulan yapı değil midir? Tüm dünyada NATO'nun işgal örgütleri olarak yapılandırılan güçler olmadı mı? Bu son sorulara Casson, yanıtı toplantıda vermiş: “Gladyo'nun ortaya çıkışı 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başladı. Amerikan gizli servisi ile Avrupa'nın tüm askeri gizli servisleri işbirliği yaptılar. Gladyo da bu işbirliğinden doğan bir örgüt. Aslında Avrupa çapında bir gizli servis çalışması demek tüm Avrupa ülkelerinde bu çalışmanın yapıldığı anlamına gelmektedir. Bu tür yapıların amacı, Sovyet Rusya'nın tehdidine karşı tedbirler almaktı. Birkaç yıl geçtikten sonra Rusya'nın tehdit olmadığı anlaşılınca bu gizli örgüt yapısı tamamen boyut değiştirdi ve her hükümet geldiğinde muhalif görevi görmeye başladı.” öyle ya Sovyetleri engellemek isteyen Amerika'nın projesi gereğiydi, yeşil kuşak projesinden damlayan kanla beslenmişti NATO. "Türkiye'deki MİT krizine benzer bir sıkıntı İtalya'da yaşandı mı?" sorusu üzerine konuşan Casson, "Ben soruşturma aşamasında Gladyo'nun kurulma aşamasına katılan her kim varsa dinlemek istedim. Cumhurbaşkanı'na 'Gelin şahitlik yapın' dedim. Cumhurbaşkanı sinirlendi, teklifimi reddetti. Kendisinden önce cumhurbaşkanlığı yapmış olan bakanların ifadelerini aldım. İtalya'da gizli servisin başkanı ile jandarmanın başındaki kişiyi tutuklamak durumunda kaldık. Bizim sistemimizde bir savcı İtalya gizli servisinin başındaki kişileri çağırırsa gelmemesi diye bir şey yoktur." Anlaşılıyor ki, Casson sanki görev verilmişcesine, çanak sorulara mesajlarla dolu yanıtlar vermişti. "Biz örgüte üyelikten tutuklama yapmadık, örgüt üyesi her bir kişinin bireysel olarak işlediği suçları ayırmak suretiyle bu suçlardan dolayı tutuklama yaptık ve birçoğu ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Özellikle patlayıcı ve silahlı unsurlarla donatılmış örgüt üyelerine verilen cezalar asgari 10-12 yıl kadardır." Özel yetkili savcıların, "Gladyo çökertildi mi?" sorusuna Casson, “soruşturmaların ardından Başbakan'ın genelge yayımlayarak Gladyo'nun sona erdirildiğini” ve "Bu kişilerin şimdi farklı alanlarda örgüt kurmak için çalışma içinde" olduklarını ifade etmişti. Çanak sorulardan ilki MİT kriziyle ilgili olandı ve bu soruda alınan yanıt doğrudan bir mesajı taşımaktaydı, mesaj “bir savcı İtalya gizli servisinin başındaki kişileri çağırırsa gelmemesi diye bir şey yoktur.” ifadesinde gizliydi. Yani MİT Müsteşarı'nın ya da farklı kurum istihbaratının başındaki rütbelilerin soruşturulması için çağırılması olağan olmalıydı. İkinci çanak sorunun yanıtı çok daha net: örgüte üyelik çok da önemli değildir, aynı PKK'lıların dağdan indirilip, silah aldın mı almadın mı, suça karıştın mı karışmadın mı, pişman mısın değil misin, sorularıyla salıverilmesi kararının verilmesi, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında patlayıcılarla anılan isimler için cezanın kesin olması yolunda verilecek hükmün güçlü olasılığı üzerineydi, bu mesaj da! Bu minvalde, Gültekin Avcı tuttuğu köşeden, özel savcıların yönlendirilmesi konusundaki toplantının nüvelerini oluşturan kimi ayrıntılara değinmekteydi : “Nedim Şener ve Ahmet Şık, "Ergenekon silahlı terör örgütü"nün amaç ve faaliyetleri doğrultusunda örgütsel doküman hazırlayarak örgüte yardım etmekle suçlanıyordu. Dolayısıyla terör örgütü üyesi olmak suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyorlar. Milliyet gazetesi, Şener ve Şık'ın tahliyesini "sizleri çok özlemiştik" sürmanşetiyle verdi. Sözcü sürmanşetten sanki yargılama bitip de sanık gazeteciler beraat etmiş gibi "özlenen adalet tecelli etti, sırf yazdıklarından dolayı hapse atılan 4 gazeteci 1 yıl boşu boşuna yatmış oldu" diyordu. Nereden biliyorsunuz boşuna yattıklarını? Mahkemenin beraat kararı vereceği yolunda garanti mi aldınız? Yargılama sonunda Şık ve Şener 5-10 yıl hapis cezası alırsa yattığınız ters köşeden gazel mi okuyacaksınız?” yani Avcı'nın, mahkemelerin kararı beklensin, peşin hüküm vermeyin bunlar “Ergenekon silahlı terör örgütü” kapsamında tutuklanmış gazeteciler, diyor. Dolayısıyla, onları tahliye edecek olan özel yetkili hukuk makamıdır. Uzun tutukluluk sürelerine yapılan eleştirilerse havada kalıyor. Çünkü özel yetkili savcılar ve özel yetkili mahkemelerin Türkiye'nin başına bela edilmesinin kritik önemi bu noktada başlıyordu. Yani uzun tutukluluk da sürecin bir parçasıydı. Tayyip Erdoğan'ın, CIA başkanı David Petraeus'la görüşmesinin hemen ardından Dışişleri Bakanlığı 16.03.2012 tarihinde, Suriye'deki Şam Büyükelçiliği'ni kapatacağını ve Halep üzerinden ilişkilerin devam edeceğini ifade etmiştir. Açıklamada şunlara yer verilmişti: “Suriye’deki gelişmelerin seyrinin vatandaşlarımız için ciddi güvenlik risklerini beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu itibarla, Suriye’de ikamet eden vatandaşlarımızın yurda dönmeleri kuvvetle tavsiye edilmektedir. Suriye’deki son gelişmeler ışığında, Şam Büyükelçiliğimiz Konsolosluk Şubesi’nce konsolosluk hizmeti verilmesi faaliyeti 22 Mart 2012 Perşembe günü saat 17.00’den itibaren durdurulacaktır. Halep Başkonsolosluğumuz ise vatandaşlarımıza mevcut koşullar çerçevesinde konsolosluk hizmetleri sunmaya devam edecektir. Diğer taraftan, Suriye’deki vatandaşlarımızın gerektiği takdirde Beyrut ve Amman Büyükelçiliklerimizin Konsolosluk Şubeleri’ne de başvurmaları her zaman mümkündür. Suriye’deki vatandaşlarımızın ayrıca, konsolosluk hizmetleri ve işlemleri hususlarında danışmak istedikleri konularda haftanın yedi günü 24 saat hizmet veren Bakanlığımız Konsolosluk Çağrı Merkezi’yle (+90 312 292 29 29) temasa geçmeleri tavsiye edilmektedir.” Suriye, Türk vatandaşları için güvenlik riskleriyle doluydu, dışişlerinin bakış açısına göre, bölge merkezli bir dış politikayla Suriye halkıyla dayanışma halinde olunacağına, Türk yurttaşlarını Türkiye'ye davet etmekteydi. Tayyip Erdoğan da konuyla ilgili şunları söylemekteydi: “Burada Büyükelçimizin geri çağrılmasından tutunuz, oradaki Türk vatandaşlarımıza varıncaya kadar değerlendirmeleri yapıyoruz... Yani tampon bölge var, güvenlik bölgesi var. Hepsi bu çalışmaların içerisinde var. Çünkü olaya tek düze bakmak yanlış olur. Birçok alternatifler değerlendiriliyor” İşin aslı şimdi şimdi anlaşılmaya başlanmaktaydı. Suriye üzerinde, emperyalizmin hesapları öncelikle Irak'a, ardından İran'a ve sonuç olarak da İsrail'e açılabilecek bir koridorun oluşturulması çerçevesindeydi. İran ve Suriye arkalarında Rusya'nın, Çin'in, Hindistan'ın gücüyle batı emperyalizmine direnmekteydi. Türkiye'nin başbakanı da, konuyla ilgili tampon bölgeden, güvenli bölgeden, mayınların temizlenmesi konusundaki girişimleri de anımsanırsa mayınlı alanların temizlenerek bölgesel bir güvenli bölge oluşturulması yönünde girişimlerin olacağını müjdelemekteydi. “Kilis'teki hazırlıklarımız bittiği anda Hatay'daki çadır kenti konteynır kente çevirmek suretiyle ibadethane ve sosyal donatı merkezlerini de tamamlayarak ilk etapta 20 bin kişilik şehir oluşturuyoruz” ifadelerini de eklemekteydi. Bu da Türkiye'nin 'şehir devletleri' projesine uygun bir dil taşıyordu. Türkiye'de 49 ayrı etnik var diyen bir Erdoğan'dan, bugüne kadar geçen sürede hedeflenen etnik parselasyon süreci Suriye merkezli bir operasyon hazırlığı için gündeme alınmıştı. DTP başkanı Selahattin Demirtaş'ın da valilikleri kaldıracağız yönündeki açıklamalarıyla tablo bütünleniyordu. Türkiye eyaletler süreci böylelikle gizli gündemde sıcaklığını koruduğu bir kez daha ortaya çıkmaktaydı.
|
||||