Afganistan'ı yerle bir
eden Amerikan hegemonyasının eski komutanı olan ve şimdi CIA'nın
başkanı olan David Petraeus'la, Erdoğan
başbaşa vermişler, Ankara'da. Yeni devlet sürecinde, İstanbul'u merkez
üs seçen AKP'nin Ankara'da değil de, Dolmabahçe'de buluşma ayarlamaları
yadırganabilir. Zaten yadırgayan da yok şu aşamada!
Suriye ve Irak
meselesini konuştukları söylenen Petraeus Erdoğan
görüşmesi olağandır. Talimat alanla, talimat veren; memur olanla, amir
olan her zaman görüşürler!
Türkiye'de
yaratılan cemaat istihbaratı öcüsünün ortalığı tozu dumana katması
sonucunda, arada AKP'nin dili halinde kurgulanan Nedim Şener
ve Ahmet Şık'ın tahliye kararı, gündemi yine
perdeledi.
Ne zaman ki,
gündem değiştirilecek; süper yetkililer, sürekli darbeler zinciri
ergenekonu yapay gündeme oturtuveriyorlar. Meselenin bam
teli de aslında bu noktadan biraz bağımsız. Yani iki kişinin tahliyesi
hem gündemi farklılaştırdı, hem de gerçek gündemin üstünü örttü.
Karşımızda
Amerikan derin felsefesinin tartışmasız ürünü olan iki yapı
bulunmaktadır. Bunlardan birincisi AKP gücüdür, diğeri de fetullahçı
cemaat. Aslında üçüncü ve de son olmayan bir ürün daha vardır ki, o güç
şu aşamada misyonu gereği tetiklenmemiş mermi olarak yerinde
durmaktadır. O da
yeniden tasarlanmış CHP'dir.
Nedim
Şener ve Ahmet Şık meselesinin
karmaşasını açabilmek için işin özünde yer alan kimi nüveleri ortaya
koymak gerekmektedir.
Ahmet Şık, Soros
destekli kurulan Bilgi Üniversitesi'nde çalışıyordu. Nedim
Şener de Mehmet Ali Birand gibi bir 'duayen'in,
aslında dua-yiyenin yanında programlara çıkan bir gazeteciydi.
Araştırmaları önemliydi ama başka bir amaç için araç olarak
evriltilmesiyle, bilerek ya da bilmeyerek, cemaati güçlendirmişti.
Tıpkı Hanefi Avcı'nın kitabında yazdıklarıyla
gündeme yerleşip, cemaatin elini güçlendirmesi gibi!
O zaman da yazmış ve ifade etmiştik; devrim şehidi Dr. Necip
Hablemitoğlu'nun ve Ergün Poyraz'ın
araştırmalarının üstüne yeni bir şeyler söylenmemişti o kitaplarda.
İsimler farklıydı ama Uluslararası boyutu vurgulayan ve özel ilişkileri
açığa çıkaran derinlikli kitaplarıyla Hablemitoğlu'nun
çabasına katkı dahi yapamamışlardı.
Son MİT olayıyla
çatlak iyice ortaya çıkmış ve emperyalizme 'hangimiz daha iyi
hizmet edeceğiz' yarışında, cemaat ve AKP erbabları pistte
yerlerini almışlardı.
Son tahliyelerde, Nedim
Şener örneği dikkate alınırsa; cemaatle hiçbir sorunu
olmadığını kendi beyanlarından öğreniyoruz. Şener'in
bu tavrı, AKP'nin desteğiyle yaratılan cemaat öcüsünün masumiyetini
göstermediği gibi objektif gazetecilik mahsûlü de değil!
Ahmet Şık
ve arkadaşları diye anılan olgu da, yaşananlar itibariyle AKP'nin dili
haline dönüşmüş 'içeridekilere' iyi birer örnek
olarak kalacağı görünüyor.
Konrad Adenauer
Vakfı Türkiye Temsilcisi Colin Dürkop’u kabulü
sırasında gazetecilerin konuyla ilgili sorularına cevap veren Egemen
Bağış,
"Sayın Şener ve sayın Şık’a ’özgürlüğe hoşgeldiniz’ diyorum"
dedikten sonra,
"Nasıl gözaltına alınmalarının hükümetimizle alakası yok idiyse,
serbest bırakılmalarının da hükümetimizle bir ilişkisi yoktur"
demiştir. Bakanın bu sözleri üzerine; 'adalet er geç yerini
buluyor', 'bak gazeteciler tahliye edildi, suçsuzlar' diyecek
kadar cahilleşilmeyecektir.
Mesele, çünkü Bağış'ın dediği gibi, gerçekten de
gözaltına alınmalarının hükümetleriyle ilgili olmadığı ve serbest
bırakılmalarının da hükümetleriyle ilgili olmadığı değerlendirmesinin
yanlışlığını ortaya koymaktadır.
'Özgürlüğe hoşgeldiniz' demek de, dışarıdaki özgürlüğün
AKP'nin izin verdiği özgürlük olduğunu unutmadan söylemek gerekmektedir.
Şık ve Şener'in
tahliyesi konusu, AKP tarafından, AKP özgürlük alanında oluşturulan bir
'özgürlük' çerçevesi olduğunu vurgulamak
gerekmektedir.
Bu konuyla ilgili Kemal
Okuyan'ın Sol'da yazdığı yazının şu bölümü de ek olarak
söylenebilir:
“Son dönemde ortalığa saçılan belgeler, özellikle cemaatle AKP
çekişmesine odaklanan habercilik anlayışı da cuk oturmuştur. Düne kadar
“hoşgörü”, “uzlaşma” gibi kavramlar üzerinden pazarlanıp, Erdoğan’ın
akil destekçisi olarak gösterilen cemaat ters köşeye yatırılmış,
AKP’nin asker vesayetinden sonra cemaat ve de polis vesayetine karşı
mücadeleye karar verdiği ilan edilmiştir.
Oysa maksat hasıl olmuştu. Hukuk terörü, yalnızca günün birinde ipler
biraz gevşetilince “oh dünya varmış” denebilmesi için değil,
Türkiye’nin dönüşümü mümkün kılınsın diye kurgulandı. Bir de elbette bu
iktidarın, İkinci Cumhuriyet zihniyetinin hayata ve insana bakışı
buydu, hâlâ da öyle: İnsan değersizdir, özgürlüğü elinden kolayca
alınabilir, kolayca yaşamı sonlandırılabilir!”
Okuyan'ın
vurgulamalarında ince ve önemli bir anlam çıkarabiliriz:
Mesele Şener ya da Şık meselesi
değildir. Çünkü 'insan değersizdir, özgürlüğü kolayca elinden
alınabilir'dir. Asıl
mesele 'yeni
devlet'in
kurumsal bütünlüğünün oluşturulmasında yaşanan sancıların ürünüdür.
Koparılan yaygara ve fırtına da bu sürecin en belirgin
özelliklerindendir. Olayları kişiler üzerinden değil, temel yapının
altına konan dinamitlerden okumak gerekmektedir. Bu dinamitler
konusunda da, patlayıcının tamamlayıcı devresi olanların sözleri önem
kazanmaktadır.
Yalçın
Akdoğan:
“sessiz devrim yapan AK Parti
iktidarının büyük riskler alarak gövdesini taşın altına soktuğu süreçte
kimlerin nasıl sabotajlar yaptığını, hangi odakların kirli amaçlarına
hizmet ettiğini, halkın menfaatini değil de örgütsel/kişisel çıkarlar
için ne tür hesapların içine girdiğini az çok biliyorum.”
demiş yazısında. BDP'li Aysel
Tuğluk'un, kendisine yönelttiği
eleştirilere yanıt vermiş ama hem BDP'ye hem de karşı tarafa mesajını
iletmiş. Kendi tarafında AKP gereksinimleri olduğu gözönünde
bulundurulursa; karşı tarafın camiaya terfi eden cemaat gücü olduğu su
götürmezdir.
Halkın menfaatini, meşru seçmeni olarak gördüğü AKP'nin seçmeni olarak
okuduğunuzda, (ki çarpık seçim sistemiyle çarpık bir meclis aritmetiği
oluştuğundan meşruiyeti tartışmalı olan ama yandaşlarınca 'halkın
seçtiği' olarak okunan AKP'nin) cemaatin örgütsel/kişisel çıkar
hesaplarına girdiğini ve bunun da olayları sabote ettiğini söylediğini
kolayca görebilirsiniz.
MİT ve Emniyet arasında
yaşanan gerilimin de kırılma noktası bu olmaktadır. Her ikisinin de
Amerika gücünü arkasına aldığı, AKP ve cemaat çıplak bir hegemonya
savaş vermektedir.
Öyle ki, bu savaşın aleniyet kazanması sonucunda, Emniyet ve MİT ortak
bir yazılı açıklama yaparak, durumu düzeltmeye çalışmıştır. Açıklamada:
“İki kurum arasında ileri düzeydeki işbirliğinin
vazgeçilmez unsuru olan kurumlar arası bilgi paylaşımının, bugüne kadar
olduğu gibi bundan sonra da kararlılıkla devam edeceği bilinmelidir''
denilmiştir.
Onlar istihbaratı paylaşa dursunlar, Suriye'de 49 Türk istihbarat
görevlilerin akîbetini de bir ara değerlendirirler belki!
Sözün özü:
meseleyi kişiler üzerinden değerlendirmek bir noktaya kadardır.
Resmin büyüğünde Cumhuriyet'in tasfiyesiyle birlikte 'yeni
devlet'te kim daha çok pay sahibi olacak, kim daha çok
istihbarat yapacak, kısaca kim daha çok emperyalizm çadırına kurulacak
meselesi görülmektedir.
Hâl böyleyken, yazının
başında belirttiğimiz CIA başkanıyla yaptığı görüşmeyle, Erdoğan
Suriye'ye müdahale seçenekleri için büyük ortadoğu projesi memuriyetini
yapmayı sürdürmektedir.
Suriye halkı ve Esad emperyalist işgale karşı
direnirken, komşusu işgalcilerle işbirliğinde sınır tanımamaktadır.
Bölge merkezli dış politikadan vazgeçen 'yeni devlet'in büyük stratejik
derinliği bu kadardır!