Küresel Şebekeler24 Şubat 2012 00:00

Sular Durulmuyor-Açık İstihbarat

"AKP-Cemaat" kavgası olduğunda "konsensus" sağlanan MİT krizinde, yandaş kalem Ali Bayramoğlu'nun deyimiyle "saray içi savaşın" suları durulmuyor... Son "bomba" her aklı başında yandaş gibi çareyi hükümetin safına geçmekte bulan Abdurrahman Dilipak'tan geldi: "Yarın cemaat Ergenekonu çıkarsa şaşmayın.. Bir ilişkiler yumağı çıkartırlar aklımız şaşar..." claritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin maziloabilify link abilify

---------------------------------------------------

MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın "şüpheli" sıfatıyla ifadeye çağrılması ile patlayan ve hükümetin kişiye özel kanun çıkararak MİT'çileri koruma altına almasıyla şimdilik askıya alınan kavgada alttan alta akan sular bir türlü durulmuyor.

9 yıllık AKP iktidarında en derin "iç yarılmayı" yansıtan bu kavganın kaynağı konusunda çeşitli görüşler ortaya atıldı ancak ağırlık kazanan görüş, baştan beri işaret edilen "Cemaat-AKP çatlağı" oldu.

Her iki taraf da resmi açıklamalarda böyle bir 'çatlağın' varlığını reddetse de cemaate ve AKP'ye yakın kalemler ve yorumcuların değerlendirmelerinden bu işin burada bitmeyeceği izlenimi ortaya çıkıyor.

AKP iktidarına karşı "sivil darbe" girişiminde bulunan "gücün" Gülen Cemaati olduğu reddedilemez ölçüde ağırlık kazanmaya başladı. Bu cemaatin görüşlerini ve tepkilerini en iyi yansıtacak olan Zaman gazetesi, üzerindeki bütün meraklı bakışlara, tahrik edici suçlamalara rağmen-Ekrem Dumanlı'nın "Cemaat Değil Camia" başlıklı hacimli yazısındaki satır aralarını saymazsak-bu konuya olan 'ilgisizliğini' başarıyla sürdürüyor.

Gazetenin şahsına münhasır yazarlarından Ali Bulaç, krizin ilk günlerinde "iktidarın nimetlerini paylaşmayı bilmezseniz destekçilerinizi kaybedersiniz" mealinde bir yazı kaleme aldı ancak bu mananın devamı ne Ali Bulaç, ne de başka bir yazar tarafından getirilmedi. Zaman gazetesi, AKP hükümeti ile Gülen Cemaati arasında bir "iktidar kavgası" yaşandığı iddiasını, tam da cemaate yakışacak bir "terbiye" içinde ölçülü bir yaklaşımla reddetmeyi sürdürüyor.

Cemaat ile AKP arasında yaşandığı varsayılan bu savaşın nabzı daha çok iktidar yanlısı ancak cemaat müridi veya AKP üyesi olmayan "bağımsız" yazarlarca yansıtılmaya çalışılıyor.

Her iki "çekirdeğin" de susarak karartma yapmayı tercih ettiği bu ortamda, söz konusu yazarlardan yansıyanlar bile savaşın ne kadar büyük ve üzerine toprak örtülemeyecek nitelikte olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor.

"İç savaşın" damarlarına girmeye çalışan gazetecilerden birisi, Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu...

Bayramoğlu önce MİT krizi vesilesiyle bir "özeleştiri" yaptı "Ergenekon" dosyasındaki h"ukuksuzluklar" ve "kimi" tutuklamaların bugün hükümetin başına iş açmaya kalkışan "polis-yargı mekanizmasının" ürettiği bir "yanlış sonuç" olduğunu yazdı. Bayramoğlu, ucu kendisinin de nimetlendiği iktidara dayanan bu "mekanizmayı" "yetkinin keyfi siyasi kullanımı" olarak adlandırdı.

İlerleyen günlerde daha da ileri giden Bayramoğlu, Vatan gazetesinde Ruşen Çakır tarafından kaleme alınan yazı dizisi için konuşurken, kavganın adını açıkça "Cemaat-AKP" çatışması olarak koydu. "Şeffaflaşma becerilemezse iktidar cemaati, cemaatin sınırlarına doğru püskürtecek" dedi ve "AKP iktidarının bu gücü taşıdığına" işaret ederek karşı tarafa gözdağı vermekten geri durmadı.

Yaşanan kavga nedeniyle nasiplendiği iktidarın zarar görmesinden korkan ve iki tarafa "barış" çağrısı yapmaya başlayan Bayramoğlu'nun şu tespitleri kayda geçirilecek değerdedir:

"Siyasi iktidar bu olayı 27 Nisan muhtırası gibi sert algıladı. Hakan Fidan ifadeye gitseydi büyük ihtimalle tutuklanacaktı. Fidan’ın tutuklanması tabii ki bir darbe gücündedir. Fidan Başbakan’ın bütün güvenlik stratejilerinde referans aldığı biriyken yargı, usulünü aşarak onu yargılamaya kalkıyor. Siz sistem için doğal olan bazı MİT faaliyetlerini birer suç olarak görürseniz siyasi iktidar da bunu bir kalkışma olarak algılar. Bunu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İslami kesim içi en büyük kavga olarak görüyorum. Aynı zamanda, askerin dahil olmadığı en büyük devlet içi kavgalardan biri...

Her iki taraf da bu kavgadan büyük bir yara almadan çıkmak istiyor. Tayyip Erdoğan’ın aklında önce bir anayasa hazırlayıp ardından Çankaya’ya çıkmak varsa, oya ihtiyacı var demektir, dolayısıyla onun için bu tür ittifaklar kıymetlidir. Bu ittifakın kutuplaşma içeren açık bir kavgaya dönmesi halinde seçmen dengelerinin önemli ölçüde etkileneceğini düşünebiliriz. İkinci olarak, hükümet sadece tasfiyeler yapmıyor aynı zamanda bir kavga olduğunu da söylüyor ama sadece özneyi tanımlamıyor. Her ne kadar “atanmışlar” gibi içi boş gibi görünen bir ifade kullanmış olsa da hükümet bu hamleyi yapan, ya da bunu yapanların temasta olduğu iradenin kim olduğunu biliyor; bunu kendi iktidarına karşı bir müdahale olarak görmüş durumda ve son derece kararlı olarak bunu püskürtecek. Bunu yaparken de büyük kırılmalara, büyük çatışma duygularına yol açmadan ilerlemeye çalışacak. Başbakan’ın açıklamalarını bu bağlamda değerlendirmek lazım. Karşı tarafsa, her ne kadar içindeki bütün insanların böyle yaptığını söyleyemesek de, üç kademeli bir tepki gösterdi. Öncelikle her zamanki yöntemlere başvurarak toplumsal destek ve meşruiyet aradılar. Yani MİT’in kirli olduğunu ve yapılan işin doğru olduğunu söylediler. İkinci olarak, yasa çıkana kadar hiçbir geri adım atmadılar. Daha sonra, İstanbul Emniyeti’nde 10 yıldır belli operasyonları yürüten İstihbarat ve Terörle Mücadele birimlerinin yetkililerinin tasfiyesiyle hükümetin kararlılığını görünce önde gelen cemaat mensuplarının kızgınlıklarını korumakla birlikte belli bir tedirginliğe kapıldığını gözler olduk. Şunu temenni ediyorum: Cemaat cemaat sınırlarına çekilsin, aynada kendine baksın... Bir zamanlar “cemaat şeffaflaşmalı” demiştim, tepki göstermişlerdi, tekrar ediyorum cemaat şeffaflaşmalı. Şeffaflaşma tüm cemaat mensuplarının listesini sağa sola vermek değildir. Şeffaflaşma, doğru olan, meşru olan yerlerde faaliyet yapmak, diğer yerlere bulaşmamaktır ve politik fikirleriniz varsa cemaat adına bunları söyleyecek mercilerin tespit edilmesidir. Tekrar altını çizeyim: Cemaat mensubu olmak meşrudur. Bir cumhurbaşkanı da, bir polis de cemaat mensubu olabilir. Görüşleri eblette kararlarını etkileyecektir. Bu da meşru ve kaçınılmazdır. Ancak o kamu görevlisi ya da polis elinde tuttuğu kamu gücünü, kamu çıkarı için değil de ait olduğu cemaatin çıkarları için kullanmaya başlarsa burada ahlak sınırları da, kanun sınırları da cemaat ve gelenek sınırları da aşılır ve burada paralel bir örgütlenme ortaya çıkar ki bu gayrimeşrudur. Toplumsal olarak cemaat ve onun parçası olmak ne kadar meşruysa bu tür bir örgütlenmenin varlığı gayrimeşrudur. Şeffaflaşmanın özü de budur. Tersi bir durum, yani bugünkü yapı, ülkeyi hukuktan, demokrasiden uzaklaştırıyor; kendi gücünü koruyabilmek ve artırmak için otoriterleşecek araçları devreye sokmaya başlıyor. Örneğin Ergenekon, Balyoz, Odatv gibi davaların, buralarda yaşanan hukuk aksaklıkları nedeniyle meşruiyetleri zedelenmiş durumda. Yani Ergenekon ile ilgili sorular davanın kendisinden daha çok öne çıkmış durumda

Cemaat bu aşmayı, kendisine soru sormayı, şeffaflaşmayı becerebilir mi, bilmiyorum, ama içerde kaçaklar varsa, bütün bu yaşananlar cemaate “Ne oluyor, nereye gidiyoruz?” sorusunu sorduruyorsa bir geri çekilme olur. Sordurmuyorsa şurası açıktır ki siyasi iktidarın kararlılığı cemaati, cemaat sınırlarına doğru püskürtecektir. Siyasi iktidarın bundan böyle gerek Emniyet’te, gerek yargıda, otonom, eşit iktidar talep eden yapılara müsaade edeceğini sanmıyorum. Hükümete gelince. Mevcut kriz üzerinden hükümet poliste, yargıda karşımıza çıkan bu tür otonom yapıların işleyiş biçimlerinin, polisin savcıların yönlendirmesi; polis-adliye ikilisinin büyük politikalarda kapsam kararları vermesinin, buralardaki hukuksuzluklar ve demokratik eksikliklerin farkına varmışsa, bunu tersine çevirecek güce sahiptir. Bu konuda bazı adımlar atacağını, mesela özel yetkili savcılık müessesesinin işleyişinden çok da memnun olmadığını biliyoruz. Ama yapması gereken pek çok iş var. Adli kolluk denen mekanizma bu ülkede kurulmak, polis savcıya bağlı çalışmak zorunda. Ayrıca çok ciddi bir sorun daha var: İstihbarat. Her türlü istihbarat biriminin sürekli takip gücü onlara tıpkı bir zamanlar MGK’nın yaptığı gibi, devletin önüne hazır politikalar sunma gücünü veriyor. Dolayısıyla hükümet istihbaratın demokratik denetimini sağlayabilir ki bu zor da bir iş değil. Son olarak, sürmekte olan Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davalar ve onların türevlerindeki hukuk eksikliklerinin, ihlallerin tashih edilmesi son derece önemli. Bunu yargı sürecine müdahale etmeden yapmanın yolları muhakkak vardır. Oradaki yargıç ve savcı dokusunu olabildiğince yeniden yapılandırarak adımlar atmak mümkündür. Bazen kimi koalisyon ve ittifakların bitmesi, oralardaki aşırılıkların da törpülenmesi anlamına gelebiliyor. Açıkçası ben hükümetin hukuksuzlukları törpülemesini temenni ediyorum."

*****

 

Cemaat-AKP ayrışması ekseninde önemli noktalara işaret eden bir polemik de basının çok tanınmayan ama temsil ettikleri "misyon" açısından öneme haiz oldukları anlaşılan iki ismi arasında yaşandı:

Yeni Şafak gazetesinde "Yasin Doğan" müstear ismiyle yazan Başbakan Erdoğan'ın danışmanı Yalçın Akdoğan ile Aktif Haber Genel Yayın Yönetmeni Yetkin Yıldız ilginç bir atışmaya imza attılar.

İkili arasındaki tartışmayı analiz eden Taraf yazarı Alper Görmüş'ün ifadesi ise belki tartışmadan daha da ilginçti. Görmüş, "AKP, cemaatin yüzüne gülüp Gülencileri devletten tasfiye ediyor" başlıklı yazısında medyanın ve kamuoyunun gözünden kaçan bu tartışmaya ilişkin olarak şöyle dedi:

"Aktif Haber'in, Gülen Cemaati'nin fikirlerinin internet medyasındaki en önemli taşıyıcısı olduğunu biliyordum

Fakat, her yazısı ulusal basında büyük bir ilgiyle izlenen ve en geniş şekilde alıntılanan Yalçın Akdoğan'ın, basında pek tanınmayan bir gazeteci olan Yetkin Yıldız'la "Hükümet-Cemaat çatışıyor mu" sorusu etrafında polemiğe girdiğini görünce anladım ki, bu temsiliyet, benim ona atfettiğimden daha güçlüdür..."

"Balyoz" operasyonunun işaret fişeğini 2006 yılında yakan Alper Görmüş'ün "önem" atfettiği o tartışmada ne yaşandı?

www.gazeteciler.com sitesinin derlediği bilgilere göre, ilk hamle 15 şubatta Yalçın Akdoğan'dan geldi... Akdoğan'ın, Yasin Doğan müstearıyla kaleme aldığı ve önemine binaen Yeni Şafak tarafından manşetten yayımlanan yazısının başlığında "Her türlü oyunun farkındayız..." demekteydi...

Başlığın tehditkârlığına rağmen yazının içeriğinde Gülen cemaatine barış çubuğu uzatılıyor ve "çatışma olmasın" mesajı veriliyordu.

Yetkin Yıldız, bu yazıya 17 şubatta Aktif Haber'de "Yalçın Akdoğan perdeleme mi yaptı" başlıklı bir yazı ile karşılık verdi.

Yıldız'a göre herkesin anlayacağı gibi, Akdoğan'ın yazısı hükümetin bilgisi dâhilinde kaleme alınmıştı ve bu nedenle Yeni Şafak'ın manşetine çekilmişti..

"Yalçın Akdoğan, Sabah ve Star'ın başını çektiği cemaate açıktan saldırı dalgasının AK Parti'ye zarar verdiğini fark etmiş görünüyor" diyen Yıldız,

"Ne var ki yazar, Akdoğan'ın, "AK Parti ile Cemaat arasında bir çatışma yaşanmamıştır, bundan sonra da yaşanmayacaktır" derken gerçeği söylemediği kanaatindedir" karşı hamlesini ekledi...

Yıldız'a göre, hükümet, Cemaat'e yakın olduğunu düşündüğü kişileri devletten uzaklaştırma operasyonu başlatmıştı ve bu operasyon savcılığın MİT'e ifade davetinden çok önce başlamıştı!

Yıldız'ın hükümet cenahına yönelik ilginç de bir uyarısı vardı:

“AKP’nin çok övündüğü çetelerle-darbelerle-cuntayla mücadele sürecinde Hakan Fidan dönemi dâhil MİT hangi belgeyi vermiştir? TSK içerisinden bugün ciddi yargılama konusu olan hangi suç belgesini çıkartabilmiş ve yargıya teslim etmiştir?”

 

Yazısında, Yalçın Akdoğan'ı "perdeleme yapmak", hükümeti de "bir yandan yüze gülüp bir yandan tasfiyeye girişmek"le suçlayan Yetkin Yıldız'a cevap, yine Yalçın Akdoğan'dan, ancak bu kez bizzat "cemaate saldırmakla" suçlanan Star gazetesinin "Açık Görüş" ekinden geldi:

"En samimi sağduyu çağrılarını bile 'perdeleme' olarak kötüye yormak insafla bağdaşmaz. AK Parti'nin bir yandan yüze güldüğü, diğer yandan tasfiye çabası içinde olduğu iddiası çok çirkin bir iftiradır. İftira atmak, fitne çıkarmaya çalışmak, yangına körükle gitmek tasvip edilemez. Biz gücümüz yettiğince hak bildiğimiz yolda yürür ve kardeşlik hukukunu korumaya gayret gösteririz. Her olaya habis duygularla yaklaşanları ise Allah'a havale ederiz."

****

Basın üzerinden, cemaat ve AKP'ye mensup gazeteciler ile her iki taraftan da görece "bağımsız", ancak iktidar ile çıkar ilişkisi kurmuş gazeteciler tarafından kamuoyuna yansıtılan bu manzara, Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak'ın yazısıyla bambaşka bir boyut kazandı...

Güç dengelerini tartıp hükümetten yana tavır alan her "aklı başında" yandaş gibi cemaate göndermelerde bulunan Dilipak'ın en önemli mesajı, basındaki moda deyimiyle "bomba" niteliğindeydi..

Dilipak, "bombayı" Cemaat-Siyaset başlıklı yazısının sonuna sakladı ve şöyle dedi:

"Dün derin devletten söz ediyorduk, şimdi Ergenekon'dan söz eder olduk. Bir de Kürt Ergenekonu çıktı başımıza. Yarın cemaat Ergenekonu çıkarsa şaşmayın.. Bir ilişkiler yumağı çıkartırlar aklımız şaşar..."

Görüldüğü gibi "yeni devleti" paylaşma kapışmasında sular bir türlü durulmuyor..

Ayrıca, kamuoyuna empoze edilmeye çalışılmasının aksine, son derece "kanlı" geçtiği/geçeceği de dikkatli gözlerden kaçmıyor...

Kaynak: Açık İstihbarat