Siyaset6 Aralık 2011 00:00

AKP'nin Kuruluş Felsefesi ve Atlantik Ötesine Bağımlı Yapı - Kaan Turhan / Açık İstihbarat

Erdoğan’ın siyasi yasaklılık kararı Yargıtay’da kesinleşince, belediye başkanlığından ve Fazilet Partisi’nden ayrılmak zorunda kalmıştı. Ardından siyasi yasaklılık dönemi başladı. ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Carolyn Huggins, Erdoğan’a destek ziyaretinde bulunarak “arkasındayız” açıklaması yapmıştı. ABD’nin önemli Yahudi Kuruluşu JINSA Çevik Bir’e, Türkiye İsrail ilişkilerine katkılarından dolayı ödül vermişti. Bir, cezaevinden çıkan Erdoğan’la bir araya gelmiş ve hayli sıcak bir görüşme yapılmıştı. Bir’le Erdoğan’ın program çakışması yüzünden bir kez de ABD’de bir araya geldikleri iddiasınıysa taraflar sessizlikle karşılamışlardı. coupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenacleocin 150 mg read cleocin 300 mgclaritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin maziloabilify link abilifydiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

AKP'nin Kuruluş Felsefesi ve Atlantik Ötesine Bağımlı Yapı

Kaan Turhan -  Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

06.12.2011


Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulan Kemalist Cumhuriyet; AKP ve onun “kalemşörleri” tarafından “bitti”, “çöktü” diye bahis konusu yapılmakta. Cumhuriyet düşmanı kadroların iktidarınca yapılanların bir özü vardı. O da ülkenin; “savaşmayanların, savaşanların yönetiminde” olmasıydı. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesinin olamayacağını; en doğru, en gerçek tarikatın uygarlık olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in; ilimle, irfanla yetişen Türk Gençlerinin ülkesinde olanlar korkulu bir düş gibi bağrımızda.

1940’lı yıllarla birlikte başlayan batı destekli siyasal islamcı örgütlenme, yaşanan faşist 1980 darbesiyle, toplumsal muhalefetin baskılandığı ortamda palazlanmaya başlamıştı. Batı kapitalizminin gereklerine uygun iktidarlar yavaş yavaş yaratılmaya, Türkiye’yi zehirleyecek kadrolar ermperyal merkezler tarafından yetiştirilmeye başlanmıştı. İslâmın özündeki paylaşımcı, toplumcu yön törpülenerek, mükiyet esasları yok sayılarak; iktidara gelmek için bir manivela olarak kullanılmıştı.

Bu süreçte yetişen militan kadrolara, 28 Şubat Amerikancı darbesiyle iktidar yolu açılmıştı. Amerikancı darbelerle, NATO’ya bağımlı askeri kuvvetlerle gerçekleştirilen her darbede olduğu gibi siyasal islâm, gericilik, Cumhuriyet düşmanı kadroları oluşturmaktaydı.

Örneğin; Tayyip, İBDA (İslami Büyük Doğu Akıncıları) örgütünün sempatizanıydı. Amacı, varolan sisteme karşı, islamî ilkelerden ödün vermeksizin somut politikalar üretip, kitle desteğiyle iktidar olmaktı. Erdoğan, İBDA’nın ilkelerini uygulayarak iktidara gelmiş, hedefine ulaşmış bir siyasetçidir.

Erdoğan, Nakşibendi Tarikatı’nın İskenderpaşa Dergâhı’nın mensubudur. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı döneminde, dergâhın lideri olan Mehmet Zait Kotku’nın ismini Fatih’teki “Sarıgüzel Caddesi”nin isminin yerine verecek kadar militan bir prototipti.[1] 

Erdoğan
henüz Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken dönemin ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz’le tanıştırılmıştı. Yıllar sonra belediye başkanı olunca Abromowitz Erdoğan’ı tekrar ziyeret ediyordu.

1996 yılında gerçekleşen görüşmede Abromowitz, “Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz” demişti. Erdoğan’ın ilişkilerini sağlayan kilit isimlerden birininse Samanyolu TV’nin de ortaklarından biri olan Münci İnci’ydi.

İnci
’nin 24 Ekim 1999’da ABD İstanbul Konsolos Yardımcısı Kate Schertz’in katıldığı bir “burunch” verdiği belirtiliyor. Kahvaltıda Erdoğan ilginç isimlerle bir araya geliyordu. Katılanlar: Yalım Erez, Nazlı Ilıcak, Tuğrul Türkeş, Tezcan Yaramancı, Bülent Akarcalı, Fehmi Gültekin ve Erol Mütercimler’di.[2] 

Graham Fuller
ve Paul Henze de 1980’li yıllardan itibaren,

“Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler dönemi bitmiştir. Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir. Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam’dır. Etnik kimlikler kendilerini ifade edebilmelidir”

demeye başlamıştı. Sonuçta, Ilımlı İslam ve köktenciliği dönüştürme projeleri birbiri ardına uygulandı ve projeyi kabul edenler Türkiye’de tek başına iktidar yapıldı.

Önce Turgut Özal’ı iktidar yaptılar, Özal, konuyu “Federasyonu tartışalım” noktasına kadar götürdü ve kendisine bağlı özel bir istihbarat örgütü kurmaya çalışarak, Ilımlı İslam projesini hayata geçirdi.

Zaman içinde bu proje kapsamında eğitimden geçen nesiller, ağırlıklı olarak ANAP ve Refah Partisi’ne egemen oldu. ANAP iktidardaki teslimiyetçi ve vurguncu politikalar yüzünden yıpranınca, kadrolar Refah ve sonra Fazilet Partisi içinde kendisini gösterdi.

Fazilet Partisi içinde “Yenilikçi kanat” adını alan dönüşüme uğramış kadrolar, Graham Fuller’in açık teşviki ile AKP’yi kurarak, liberalleşmeyi, IMF politikalarını savunmaya başladı. Parti programlarına bile kendilerine ABD’den gönderilmiş metinleri aynen geçirdiler.

“Küreselleşme, hiçbir ülkenin ada olmasına, yani ulusal nitelikte kalmasına izin vermez”


dediler. Küreselleşmenin şehir devletleri planını aynen kabul ettiler. Projenin ABD’deki mimarları ile birebir ilişkiye giren ve bu noktadan sonra TÜSİAD’ın de desteğini arkasında bulan AKP, tek başına iktidar yapıldı.

Ve

“Irak ve İran’daki totaliter rejimleri yıkıp, Batı’nın kapitalizm, demokrasi ve bilim düşüncelerini oraya taşımak”


diye özetlenen “ABD’nin dış politikası” uygulanmaya başlandı. ABD ordusu, Irak ve İran’daki totaliter rejimleri yıkmak hedefiyle, Türkiye’nin güneyine yerleşti!

“Biz İslam köktenciliğini dönüştürmeliyiz, Onları liberalleştirmeliyiz”


diye başlayan fikir jimnastiği, Türkiye’nin ve bütün Ortadoğu’nun işgaline yol açan bir süreci başlatıyordu. Ekonomik, siyasi ve kültürel işgal tamamlanmış, sıra askeri işgale gelmişti.”[3] 

Askeri işgal sürecine ilişkin saptama, AKP’yle “şiir gibi anlaşan” Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 2003’ün Ekim ayında bir Yunan gazetesine verdiği demeçte ortaya çıkmıştı. AB üyeliğinin egemenliğin kısmen devrini öngörmesinin Türkiye’yi AB üyeliğinden caydırmaya yönelik bir unsur olarak düşünülmediğini belirtmiş ve 

“bugünkü dünyada egemenlik tarifinin değişmiş olduğuna” 

dikkat çekti!”[4]

İslamcılar iktidara hazırlanmaktaydı. Amerikan düşünce kuruluşlarında kurgulanan “onları liberalleştirmeliyiz” fikri, çok önceden tasarlanmıştı ki; Tayyip Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanlığı döneminde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1996 yılı Çalışma Raporu’nun 36. maddesinde de, Kimmel’in adı geçiyordu.

Çalışma Raporu’nun 36. maddesi aynen şöyle:

"27.06.1996 tarihinde saat 14.30’da ABD İstanbul Konsolosu Stephen C. Kimmel Belediyemizi ziyaret etmiş ve Dış İlişkiler Müdürü Mehmet Duman ile Türkiye’deki son gelişmeler konusunda görüş alışverişinde bulunmuşlardır.”[5] 

Erdoğan
’ın siyasi yasaklılık kararı Yargıtay’da kesinleşince, belediye başkanlığından ve Fazilet Partisi’nden ayrılmak zorunda kalmıştı. Ardından siyasi yasaklılık dönemi başladı. ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Carolyn Huggins, Erdoğan’a destek ziyaretinde bulunarak “arkasındayız” açıklaması yapmıştı.[6]

ABD’nin önemli Yahudi Kuruluşu JINSA Çevik Bir’e, Türkiye İsrail ilişkilerine katkılarından dolayı ödül vermişti.

Bir, cezaevinden çıkan Erdoğan’la bir araya gelmiş ve hayli sıcak bir görüşme yapılmıştı. Bir’le Erdoğan’ın program çakışması yüzünden bir kez de ABD’de bir araya geldikleri iddiasınıysa taraflar sessizlikle karşılamışlardı.

İddiaya göre her iki isim de ABD’de Jewish Commite’nin (Yahudi Komitesi) konuğu olmuşlardı. Erdoğan, Çevik Bir’e yeni oluşumla ilgili düşüncelerini aktarmış, askerlerin bu harekete nasıl bakacağı yönünde sorular iletmişti. Bir’den aldığı cevap ilginçti:

“sizin geçmişinize değil, bugün ne yapacağınıza bakarlar.
[7]

28 Şubat darbesi, hiç kuşkusuz AKP’nin önünü açan bir işlevdeydi.

Meral Akşener’in deyimiyle

Tayyip Erdoğan’ı İsrail’e meşhur Çevir Bir Pazarlamış”[8]

Abdüllatif Şener
’in ifadesiyle, Çevik Bir:

“şu anda nerede, ne iş yapıyor, hükümet ve Başbakanla ilişkisi ne? Başbakan’a yakın bazı firmalarda danışmanlık yapıyor mu, yapmıyor mu?

28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten bir askerin (Erdal Ceylanoğlu) şimdi çok hızlı bir biçimde terfi etmiş olmasını neye bağlıyorsunuz?

Önce Birinci Ordu Komutanlığı’na, arkasından Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmıştır bu YAŞ sürecinde.

Bu neyin nesi? Ve bazı çevreler ‘Evet, bu YAŞ kararlarına Başbakan damgasını vurdu’ diyor. Nasıl bir ilişkidir bu o zaman?”
[9] 

AKP’nin kuruluş aşamasında Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da ADL Başkanı Abraham Fozman’la görüşmüştü. Konuya ilişkin Sabahattin Önkibar, Türkiye Gazetesi’nde şunları yazmıştı:

“ABD’li Musevi önder gelmiş gelmesine de, randevusu olmasına rağmen Tayyip Bey’le başlangıçta görüşememiş. Bunun üzerine Abraham Foxman’ın Erdoğan’la olan randevusuna aracılık eden kamuoyunun tanıdığı iki isim telaşlanıp soluğu Abdullah Gül’de almış ve misafirin ehemmiyetini anlatarak Tayyip beyle görüşmeye ikna etmesini istemiş.

ADL’nin gücü ve önemini bakanlık günlerinden bilen Gül, dinlediğime göre Erdoğan’ı hemen aramış ve Foxman’la görüşmenin önemini anlatmış. Tayyip’ten cevap:

Abdullah bey, bu insanların ehemmiyetini biliyorum ancak ya buluşma basına sızar ve görüşmemiz duyulursa ben ne yaparım? Hocanın taifesi ruhunu şeytana satmakla itham etmez mi beni?”


Basın tarafına sızmaması için de gereken çaba gösterilmişti. Star Gazetesi yazarı Nasuhi Güngör,

“Yenilikçi Hareket”
kitabında:

“Ortada çok açık ve net bir soru ve tabii bir sorun var. Görüşülen kişi ve kuruluşların özellikle Yahudilerin merkezinde olduğu yapılanmalar olması, en hafif değerlendirmeyle düşündürücü.

Kaldı ki özellikle 1994 itibariyle artan bu temaslarla birlikte ortaya çıkan sürecin, bugün ortaya çıkan yenilikçi hareketin şekillenmesinde önemli rol oynadığını görmezlikten gelmek mümkün değil. İddia edilen, doğrulanmayan ya da en azından muhtevasıyla ilgili net bilgiler olmayan çok sayıda görüşme var. Mümkün olduğunca bunlara girmemeye özen gösterdik. Burada daha çok yenilikçi hareketin omurgasını ortaya çıkarak bazı önemli görüşmeler ele alındı.
[10] demekteydi.

Elbette, “yenilikçi hareket”in omurgasızlığı(!) ortaya çıkmıştı ve gerçekten de sonuçlar önemliydi.

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22. dönem milletvekili genel seçimlerinde Köktendinciler çok büyük zafer kazandılar. 1950’den bu yana siyasete ağırlığını koyan laik demokratik Cumhuriyet karşıtları 50 yıl sonra,[11] %34.28 oranında oy alan AKP 363 milletvekili; %19.39 oranında oy alan CHP’yse 178 milletvekili çıkarmıştır.

Uygulanan seçim tekniği sonucunda AKP %66 oranında, CHP %32 oranında milletvekilliği kazanmıştır. 3 Kasım seçimlerinde geçerli oylar bazında %66’sının başka bir anlatımla, üçte ikisinin tercih etmediği bir parti tek başına hem de ezici bir çoğunlukla parlamentoya girmiştir. Mecliste temsil edilen iki partinin toplam oyları bile, geçerli oyların sadece %53.5’ini oluşturmuştur.

Dolayısıyla, geçerli oyların %46.5’, sandıktan parlamentoya yansımamıştır. Oy kullanma hâlâ zorunlu olduğu halde katılım oranı son 30 yılın en düşük oranı olarak gerçekleşmiştir.[12] 

Seçimden bu yana uyumlu ve ılımlı muhalefet partisi olduğunu kanıtlamak için ellerinden geleni yapan CHP kurmayları, Tayyip’e milletvekilliği yolu açmak için adeta AKP’yle yarışıyorlardı.

Kendi partisine, kendi örgütüne demokrasiyi bir türlü layık görmeyen Baykal ve ekibi, Tayyip için Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le bile kavga etmeyi göze almıştı… AKP kendisinin bile tahmin etmediği bir güçle iktidar olunca, Erdoğan’ı önce milletvekili, sonra da başbakan yapmak için harekete geçti.

Hazırladıkları Anayasa değişiklik önergelerini TBMM Başkanlığı’na sundular.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, destek olacaklarını peşinen  açıkladığından, muhalefetin görüşünü almaya gerek bile görmediler. Baykal desteğini dokunulmazlıkların kaldırılması şartına, CHP grubu da son dakikada işkencecilerin milletvekili olamaması için düzenleme istedi, AKP tabii ki kabul etmedi.

Anayasada gerekli değişiklikler jet hızıyla yapıldı ve Tayyip’in önü açıldı. Sıra Sezer’in onayına gelmişti. Sezer değişiklikleri inceledi ve kişiye özel değişiklikler olarak niteleyerek bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye gönderdi. AKP kıyameti kopardı. Cumhurbaşkanının yetkilerinin daraltılmasını konuşmaya başladılar.

En ilginç tepki Erdoğan’ın avukatı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’dan geldi:

“Cumhurbaşkanı muhtemel senaryolar üzerinde yorum yapmış. Acaba yatıra mı sordu da böyle davrandı. Dayanaksız bir tutum. Asıl onun yaptığı kişisel bir davranış”


AKP Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz tasarıyı aynen Cumhurbaşkanı’na geri göndereceklerini, bu konuda CHP Başkan Vekili Mustafa Özyürek’le görüştüklerini, CHP’nin desteğinin devam ettiğini açıkladı…

23 Aralık 2003’de yapılan CHP Grup toplantısında Baykal, tabandan gelen eleştirilere kulak tıkayarak, meydan okumayı tercih etti.

“Kimse bize AKP’yle siyasi mücadelenin nasıl yapılacağı dersi vermeye kalkışmasın”
diyen Baykal,

“Tayyip Erdoğan’ı meclise taşıyacağız, var mı itirazı olan?”


dedi. [13] Ve Erdoğan’ın önünü açan siyasetçi olarak tarihe geçti.

AKP iktidarıyla birçok şey değişmiş ve Cumhuriyet yıkıcılığı “sivil bir darbe”yle gündeme yerleşmişti. Ve AKP kalemşörleri geleceğin Türkiye’sini tasarlamaktaydı:

“Müslüman bir ülkede laik ve demokratik bir rejim bulunur ve bu laiklik varlığını İslami baskı karşısında ordu güvencesinde sürdürür... ordunun bu kaçınılmaz, hatta faydalı rolü demokrasinin kalitesini düşürür, Türkiye'yi değer ve sistem açısından Batı'nın uzağında tutar...”

Türkiye, Avrupa'yı saran şu değişimin modeli olacaktır diye ekliyordu Ali Bayramoğlu:

“siyasetin toplum tarafından kuşatılmasıyla gelen bir dinamizm, farklı ve yeni bir 'toplumsal'ın yönlendirdiği 'siyasal'.. Farklı ve çelişkili çıkarları rasyonellikle yöneten 'birey' yerine, farklı değer sistemlerini aynı anda tüketen insan ya da çoğulcu bir yeniden bireyleşme ya da 'bireyin insana ulaşması süreci
[14]

Bayramoğlu'nun bu tanımlamaları: yeni toplumun, muhafazakar-liberal bir kimlikle sermayeye hakim olan dinci takımını betimlemekte ve bu takımın yönlendirdiği siyasal durum da batıya bağımlı AKP siyaseti olarak görünmektedir.

Tüketen yeni bireycilikse, islamın paylaşımcı niteliğine ve mülkiyet esasları sistemine taban tabana zıt kapitalizme eklemlenen, bu eklemlenme süreciyle birlikte kendi modasını (türban, saya vb.) yaratan yaşam biçimini vurgulamaktadır. 

AKP'nin laiklik modeli Kemalist Cumhuriyet'in dini devletin kontrolüne alan laiklik anlayışını 'tekelci ve dayatmacı bir ideoloji' olarak değerlendirir ve laikliğin 'çoğulculuk, tolerans ve tarafsızlık kültürü üreten bir mekanizma olarak' algılanması gereği üzerinde odaklanır.

Ne var ki, böyle bir bakış açısı bireye dinsel temelde belirlenen bir özgürlükler alanı tanımaktadır. Bireyin kimliği, ancak dinsel inançlara sahip olma ya da olmama, bir dinin mensubu olma ya da olmama, bir dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme tercihleriyle belirlenebilmekte, farklı “dinsel” kimliklerin bir aradalığına dayalı bir özgürlük anlayışı içinde yer bulabilmektedir.

AKP'nin muhafazakarlık kavrayışı, bu yönüyle, “merkezi otoritenin gücünü, siyasal birliği, seküler toplumsal erdemleri” vurgulayan İngiliz muhafazakarlığı karşısında, “yerel otoriteleri, cemaatçiliği, dinsel değerleri” öne çıkaran Amerikan muhafazakarlığına yakınlaşmaktadır.[15]

Tayyip Erdoğan
’ın danışmanlarından Yalçın Akdoğan:

“Son iki yüz yıl içinde iç dinamiklerle dış dinamikler hiç bu kadar örtüşmemişti’

diyor ve devam ediyor:

TBMM’de büyük bir çoğunluğa sahip AKP hükümetinin talepleriyle Batının talepleri birbirini tutmaktadır. AKP’yi iktidara getiren kitlelerin talepleriyle (iç dinamikler) ABD’nin ve AB’nin talepleri (dış dinamikler) aynı çizgide birleşmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın ıslahat (reform) talepleri, iç taleple (iç dinamiklerle) örtüşmüyordu. Şimdiyse bugüne kadar görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın istekleriyle batının istekleri birleşmiştir.”[16]

Akdoğan’ın, halkın bağımsızlık, ekmek ve insanca yaşam arzusu olan birincil gereksinimlerini, emperyalizmin istemleriyle paralel tutmaktaydı. Temelde, seçim sisteminin gediklerinden yararlanan AKP kadroları, “dış dinamikler”in çizgisiyle buluşmuştu. Akdoğan, halkı da saptamalarına iliştirerek, meşruiyeti tartışmalı olan hükümet etme iradesini meşrulaştırmayı hedeflemekteydi. 

ABD Dışişleri’nden Nicholas Burns, 2007 sonbaharında, AKP’nin güvenirliği ve dostluğu açısından şunları ifade etmişti:

“Türk Amerikan ilişkilerinde 2005’e dek süren zorluğu aştık ve köşeyi döndük. Türkiye bizim için kritik derecede önemli, vazgeçilmez ortağımız. Laik demokrasiye bağlılık Türkiye’yi doğal müttefikimiz yapıyor. Türk demokrasisi etkileyici ve sağlığının kuvvetli olduğunu gösterdi. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan güvenilir isimler. Bize verdikleri sözleri tuttular.
[17]

Güvenilir isimler olmasında, Amerikan kuruluşlarından referanslara da bağlı bir olguydu.

22 Ekim 2009 tarihinde de,

“ECA Alumni Who Are Chiefs Of State/Heads Of Government”,

yani “Eğitim ve Kültür Bürosu mezunu Devlet ve Hükümet Başkanları” listesinin, Türkiye başlığı altında tek bir isim yer almaktaydı: Abdullah Gül.

Mevcut pozisyonu da “Başkan” olarak ifade edilmişti. Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu var ve bu büro yıllardan beri “Uluslararası Ziyaretçi Liderlik Programı” adı altında bir kurs düzenliyor.

Kursa öyle kendiliğinizden başvuramıyorsunuz, ABD yabancı servis görevlileri, deniz aşırı ülkelerden mevcut veya potansiyel lider adaylarını seçiyor.”[18]

Yine, Anadolu Ajansı’nın 25 Nisan 2003 tarihli haber bülteninde, “Anayasa Mahkemesi’nin 41. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen sempozyum programı çerçevesinde ilk olarak

“AB ve Globalleşme Sürecinde Egemenliğin Dönüşümü ve Ulusal Egemenliğin Geleceği”

başlıklı toplantı yapıldı, haberi vardı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, toplantıyı açış konuşmasında, ulusal sınırlar içinde kalan ve hiç kimseyi kendi iç işlerine karıştırmayan egemenlik görüşünün, giderek gelişen insan hakları anlayışı ile bağdaşmadığı için terk edildiğini söyledi.

Başbakan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu

“Eğer biz ulusumuzun egemenliğini evrensel alanda güçlü kılmak istiyorsak, temelde semboller önemli olmakla birlikte güçlü bir meşruiyet oluşturmak ve bu egemenliği uluslararası platforma taşıyacak düzenlemeleri yapmak gerekir

demişti.[19] Böylelikle, “ulusal egemenlik” kavramı rafa kaldırılacak, uluslararası düzenlemelerle çakışan düzenlemelerde, uluslararası düzenleme geçerli olacaktı. 

“World Movement for Democracy WMD-Washington” tarafından düzenlenen “Dünya Demokrasi Hareketi 4. Kongresi”  2-5 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da yapıldı.

“Demokrasiyi Geliştirmek: Adalet, Çoğulculuk ve Katılım”  başlıklı kongre, dünyanın dört bir yanından 500’ün üzerinde sözde sivil toplum temsilcisini bir araya getirdi. Amerikalıların Türkiye’deki ortağı, “Soros’tan iki milyon dolar aldık”  diyen Can Paker’in başkanı olduğu TESEV’di. Helsinki Yurttaşlar Derneği de toplantıda dört atölye ve bir panel düzenledi.

Dünya Demokrasi Hareketi’nin İstanbul’da düzenlenen dördüncü uluslararası kongresinde, katılımcılar bir ortak metne imza attı ve F tipi cezaevlerinin tutuklu ve hükümlüleri tecrit ettiğini, kapatılması gerektiğini dile getirdi.

Bu tür organizasyonları yapan NED, kuruluşunun 20. yıldönümü dolayısıyla yayınladığı raporda, dünya çapında 6000’den fazla politik ve sosyal örgüte finansal kaynak sağladığını açıklamıştı. NED, Polonya’daki Solidarnosc sendikasını, Çekoslovakya’daki Charter 77 hareketini ve Sırbistan’daki Otpor örgütünü, B92 radyosu ve televizyonunu, Oslobojdenie gazetesini ve “özgürleştirilen” Irak’ta sayısız bağımsız medya kuruluşunu kendisinin kurduğunu  bildirmişti.

 Aslında MacKinnon’un fark etmediği, başka bir toplantı daha vardı. Bahsettiği tarihten bir yıl önce “Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı”  tarafından 30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de

“Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı”
düzenlenmişti. Arap Basını ise Amerikan basınına dayanarak  bu toplantıyı, aslında “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Ortadoğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Orhun’un düzenlediğini yazmıştı.

Al-Nil adlı Mısır gazetesinde yazan Abdullah Hasan Mustafa, bu toplantının Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da hayata geçirilen Soros darbelerinin bir devamı niteliğinde olduğunu belirtmişti.

El Kudüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı.

Bu gazeteler, Türkiye’deki yapılacak toplantının aslında Büyük Ortadoğu projesi kapsamında AKP ile ABD arasında imzalanan gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını iddia etmişti.

Katar’ın başkenti Doha’da ise 10 Nisan 2005’te “ABD-İslam Dünyası Forumu” düzenlenmişti.

İslam ve Batı dünyasından 35 ülkeden gelen yaklaşık 200 katılımcı Doha’da üç gün boyunca Amerika-Ortadoğu ilişkilerini, Ortadoğu’nun bugününü ve geleceğini tartışmıştı.  Forum’da İslamcı gruplara zeytin dalı uzatan ABD, tek şart ileri sürmüştü: Silah yerine siyasi ve demokratik yolla mücadele.

Temmuz 2006’da ise MOSSAD ajanları tarafından yönetilen “Glokal Forum”, toplantısını Ankara’da düzenlemişti.

(Açık İstihbarat: Bu toplantıda MOSSAD'ın ortağı , bugün Beyaz TV'nin başındaki Osman Gökçek idi. Melih Gökçek'in oğlu)

Nisan 2007’de ise Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Londra merkezli Uluslararası Azınlık Hakları Grubu adlı kuruluşun “Türkiye’de azınlık haklarının geliştirilmesi” konulu üç yıl sürecek bir proje üzerinde çalıştığını bildirmiş ve Türkiye’deki bazı sivil toplum kuruluşlarının bu projeyle işbirliği yaptığını söylemişti.”[20]

AKP’yle birlikte, tüm sivil ve askeri kurum/kuruluşlar, emperyal merkezlerin acı ilaçlı reçetelerini uygulamayı derinleştirmişti. Ekonomik alanda ve dış politikada da, batıya eklemlenme süreci hızlanmıştı: Financial Times Gazetesi’nde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts,

“Türk Lokumu”  başlıklı yorumda

“Geçtiğimiz dört yıl içerisinde AB ve IMF’nin teşvik ettiği  reformlar, Türkiye ekonomisinin AB’ye entegrasyonunu  pekiştirdi. Bu da Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcıların, ekonomik dönüşümden en fazla faydalanan sektör olan bankacılık sektörüne girmelerini sağladı. Öte yandan yatırım bankaları İstanbul’da çok ciddi miktarlarda işlem yapıyor
” diye yazmışlardı.[21]

Yine, Suudi Arabistan’ın El Riyad gazetesi 13 Mart 2001 tarihli sayısında,

“Washington Türkiye’ye 25 milyar dolar borç vermek için aralarında Kürt devletinin kurulmasına izin vermenin de bulunduğu 15 ağır şart koştu”

başlıklı bir haber yayınladı! Haberde şöyle deniliyordu: 

“ABD’nin istekleri arasında, ambargonun kontrol altına alınması için Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının BM denetimine tabi tutulması da bulunmaktadır. ABD’nin istekleri şöyle:

1. Türkiye’nin Kıbrıs ve Güneydoğu’da askeri işbirliğine yanaşması,
2. Güneydoğu’daki belediyelerin ABD finans kuruluşlarından borç alabilmesi için yasalarda değişiklik yapılması,
3. Güneydoğu belediyeleri ve Batılı ülkeler arasında insan hakları ve insani hedeflerin gerçekleştirilmesi için ortak projelere izin verilmesi.  

ABD, Türkiye’den Güneydoğu bölgesinde ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulabilmesi için destek istemekteydi. ABD, kıskaca aldığı Türkiye’yi Kürt devleti kurulmasına müsaade etmesi için sıkıştırmakta, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizi fırsat bilerek imkanları değerlendirmekteydi.

ABD bugüne kadar Türkiye’ye borç para vermekteydi, ancak şimdi Güneydoğu bölgesindeki belediyelere de borç para vermesi halinde onlarla da yakın ilişki içerisinde olacak ve bölgedeki insan hakları kuruluşları vasıtasıyla bölgeyi denetleyecektir. Öte yandan siyasi kaynaklara göre Ankara, ABD’nin petrol hattı konusundaki şartını kabul edebilir, ama Güneydoğu bölgesi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.”
[22]

Tüm bu projeler, devlet kurumlarında kurulan “ajanslar”la gündeme getirilmişti. AB, ABD projeleriyle, Türkiye “turuncu devrim”lere, “demokratik ülkenin” temel taşlarının döşenmesine hazırlanıyordu. 

Fener Rum Patrikhanesi: Erdoğan’ı Tanrı bize gönderdi.


AKP’ye, batı desteği sadece ekonomik, dış politik alanlarda değildi kuşkusuz. Fethullahçıların, “dinlerarası diyalog” çerçevesindeki politikalarına uygun olarak, dini liderler de çıkar amaçlı desteklerini dillendirmekteydiler.

Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinde yazan Kai Strittmatter, 2009 Aralık ayında  “Konstantinopol Patriği”  I. Bartholomeos’un sözcüsü Dositheos Anagnostopulos’un kendisine,  “Bu insan tarihe geçecektir” dediğini yazmıştı. Alman yazar, şöyle demişti:

  • Erdoğan geçen yaz adalarda bir Ortodoks manastırını ziyaret ederek Patriğe yardım sözü verdi ve Hıristiyanların Türkiye’den kovulmalarının ‘faşistçe’ bir uygulama olduğunu söyledi.
  • Ermeni Patrikhanesi, Erdoğan’a 2007 seçimlerinde oy verilmesi çağrısında bulunmuştu, çünkü Türkiye’de gerek Müslümanlar gerek Hıristiyanların din özgürlüğü için Erdoğan ve partisinden başka biri yok.
  • Rahip Dositheos, “Hıristiyanlar için böylesine girişimde bulunan bir Başbakan görmedim” diyor.
  • Türkiye’deki üniversitelerde Kürt filolojisi fakülteleri var ve Kürt köylerine Kürtçe isimleri iade ediliyor, ancak Erdoğan daha da ileri gitti ve 1937 yılında ordu tarafından Dersim’deki Alevilere karşı yapılan katliamı bir suç olarak nitelendirdi.[23]
Yine, 1500 yıldır İstanbul’da bulunan Fener Rum Patrikhanesi, kapılarını Atlas Tarih Dergisi’ne açtı. Kilisenin Basın Sözcüsü Peder Dositheos Anağnostopulos, derginin Yazı İşleri Müdürü Behice Tezçakar'a Ekim-Kasım sayısı için kilisenin kuruluşundan bu yana tartışılan tüm soruları yanıtladı. Peder Dositheos Anağnostopulos,

“Azınlık vakıflarına ait malların iadesi kararı sürpriz oldu mu? Duyduğunuz anda ne hissettiniz?”


sorusuna şu yanıtı verdi:

“3.5 yıldır bir çaba vardı. Çalışmalarımızın meyve vereceğini biliyorduk ama bu kadar çabuk olacağını tahmin edemedik. Ne hissettiğimi söylersem gülersiniz. Demek ki Müslüman Erdoğan’ı Tanrı bize gönderdi.

Şakadır ama şunu düşündüm. Ben Yunanistan’da da, burada da, tüm dünyada da prensip olarak politikacılara inanmam. Siyasetçiler partisini, seçmenini, oyunu herşeyi düşünmek zorunda. Bu karardan sonra demek ki sayın Başbakan yalnız laftan ibaret değildir, hakikaten bir liderdir diye düşündüm.”


Peder Dositheos Anağnostopulos, Patrikhaneye din görevlisi yetiştiren Heybeliada Ruhban Okulu ile ilgili görüşlerini de,

“Okul bir üniversiteye bağlanmak istendi ancak biz istemedik ve
okulu kapattık. Çünkü Türkiye’deki üniversitelerde kıyafet yasağı ve karma bir eğitim var. Ancak bizde bir kadın papaz olamaz ve öğrenciler özel kıyafetlerimiz dışında kıyafet giyemez. Biz Lozan’daki hükümlerin uygulanmasını ve okulumuzun eski statüsüyle MEB’e bağlı olarak faaliyete geçmesini istiyoruz”

diye açıkladı.[24]

Mersinli çiftçiye söylediği: “Ananı da al git.” lafıyla Berlin Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik'e reva gördüğü davranış baş sıraya oturan...

Kırşehir'de iş isteyen gençlere,

Taşı sık suyunu çıkar. İşsizlik Avrupa'da da var. İndir o pankartı!” diye bağıran.

Eşi için iş isteyen kadına,

“Bacım bana söyleme, git bizim hanıma söyle.”


tavsiyesinde bulunan.

Ekonomiyi eleştirenlere “elinize dizinize dursun” diye intizar eden.

Gittiği okulda tahtaya yazı yazmak isteyip de tebeşir bulamayınca, Düzce valisini haşlayan.

Hayvanını satıp parasını alamayan çiftçiyi, “Kardeşim, ben mi aldım senin malını? Niye bana ağlıyorsun?” diye tersleyen bir yöneticiden söz ediyoruz.

Çankırı'da, “Sayın Başbakanım içme suyumuz yok. Acı su içiyoruz!” diye bağıran yurttaşa:

“Söyle bakalım, ne sorunun var? Ne bağırıp duruyorsun öyle?”


demişti.

Yurttaş:

“Köylerimizde içme suyu yok sayın Başbakanım.. Üç yüz yıldır acı su içiyoruz bu bölgede. On beş köy, üç yüz yıldır içme suyu görmedi!”

Başbakan da:

“Sen bir kere doğru konuşmuyorsun. Neden? Çünkü nereden biliyorsun üç yüz yıldır su olmadığını? Hı? Sen üç yüz yıl yaşadın mı ki?...Yahu git işine' Provokasyon yapma' Git derdini belediye başkanına anlat!”

dedi ve AKP'li parti yöneticilerinin 'işaretiyle' bir başka yurttaş(!):

“Asgari ücretle çalışıyorum, dört dörtlük yaşıyorum sayın Başbakanım. Allah senden razı olsun!”

diye bağırdı. Topluluktan büyük alkış koptu..”[25]

AKP’yi böylesine alkışlayan “hayali halk”ın ötesinde, partiye oy verenler nasıl bir eğitim almışlardı, hangi kültürlenme süreçlerinden geçmişti ki, bu noktaya gelinmişti. Rıfat Akçabol bu konuda şunları ifade ediyordu:

“Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olan Türk-İslam sentezi ağırlıklı eğitim-öğretimden geçiyor. Bu anlayış özetle eğitimin dincileşmesini, özelleşmesini ve teslimiyetçiliği temsil ediyor. Eğitim özelleşirken dinciliği de pekiştiriyor. Türk-İslam sentezinin, bireyi özgürleştirme ve eleştirel aklı geliştirme gibi bir derdi bulunmuyor; dincileşmeyle inançlara ve özelleştirmeyle de paraya teslimiyeti kolaylaştırıp yaygınlaştırdığı görülüyor.

Özel öğretim, eğitimi mal haline getiriyor; öğrenim görmenin (kamu okullarında bile) bedeli giderek artıyor. Cemaatler daha ucuz bedellerle özel okul açıyor. Cemaatler, yeşil sermaye sayesinde, eğitim masraflarına gücü yetmeyen yoksul ve dar gelirlilere de kucak açıyor. Onları cemaat dershanelerinde, okullarında, yurtlarında, okuma merkezlerinde ağırlıyor ve dincileştiriyor.

2000’lerin başında yapılan araştırmalara göre, “para”ya öncelik veren, kader, cinlere ve perilere inanan, fırsatını bulsa yurtdışına gidip geri dönmemek isteyen, ülke ve insanlık sorunlarına boş veren, bir sorunla karşılaştığında bilimsel bulgular yerine dini kaynaklara başvuracağını söyleyen çoğunluk alıyor.

Tüm dünyada "ılımlı" ölçülerde dincileşen toplulukların küresel sömürüye boyun eğdikleri ve fanatikleşenlerin ancak bu sömürüye karşı çıktıkları biliniyor. Türk-İslam sentezinin AKP'yi yaratıp beslediği, ülkenin pazarlanmasını ve küresel sermayeye bağılılığı kolaylaştırıcı bir ortam hazırladığı da görülüyor.

Eğitim alanında son altı yılda yapılanlara bakılınca AKP’nin Türk – İslam sentezinden kapitalist – Şeriat sentezine kaydığı anlaşılıyor. Anamalcılığın özünü, insanın ve emeğin sömürülmesi oluşturuyor; yeni dünya düzeninde de uluslararası sermayenin sömürgesi olmak anlamına geliyor. Şeriat ise, kısaca İslami kurallara göre yaşamak oluyor. AKP'nin anamalcı sistemle eklemleşirken, adım adım "ılımlı İslam" anlayışından uzaklaşıp toplumsal yaşamı Sünni-Hanefi inanç doğrultusunda şekillendirmek istediği görülüyor.

AKP, yasa ile hallettiği TÜBİTAK kadrolaşmasının benzerini eğitim bakanlığında ve YÖK'te atamalarla gerçekleştiriyor. İktidar olduğunda bir günde il ve ilçe milli eğitim müdürlerini değiştiriyor; okul müdürlüklerine "dini" eğitimden geçmiş kişilerin atanmasına özen gösteriyor. Müdür odalarının en göze çarpan yerine Kuranı Kerim konuyor. Dini öğretim anaokullarına iniyor. İlköğretimde öğrencilerin imam hatip liselerine gitmesi için propagandalar yapılıyor.

Çocukların eleştirel düşünce kazanması için (!), "Neden dinimiz en büyük dindir, Peygamberimiz en büyük peygamberdir" gibi sorular soruluyor. "Kutlu Doğum" haftaları, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'na denk getiriliyor ve okullarda ilahili ve türbanlı gösterilerle kutlanması yaygınlaşıyor. Çocuklar servis araçlarıyla namaza götürülüyor. Cemaat kurumlarında yapılanlarla yetinilmiyor, kamu okullarında da kızlar türbana alıştırılıyor.
[26] 

Halkı, halktan gizleyen bir iktidar yaratılmıştı. Dini araç olarak kullanarak halkın gerçek gündemini öteleyen bir yapı oluşmuştu. Batının yarattığı “siyasetten uzak”, “toplumsal sorunlardan arındırılmış”, “aptalca televizyon programlarıyla uyuşturulmuş”, “kültürsüzleştirilmiş”, sadece “kitle”, “yığın” haline getirilmiş bir toplum yaratılmıştı.

AKP’yle birlikte, siyaset kaygan bir zeminde hareketle muhalefeti hiçbir yere tutunamaz hale gelmişti. Ekonomi, yabancıların emrinde kuşatılarak kan emicilerin tasarrufuna bırakılmıştı. Hukuk, AKP kadrolarıyla AKP yararında bir mekanizmaya evrilmişti. 

Ve en acısı da hesap sorabilecek kimse kalmamıştı! Ve elbette hesabı sorulacaktı!..

 


[1] Mehmet Bölük, Mecburen, Büke Yayınları, Aralık – 2004, İstanbul, içinde, İBDA’cı Tayyip, İBDA-C’ye Karşı, s. 71.

[2] Hüseyin Özalp, AK Asker, Bir ABD, AKP ve Cemaat Projesi, Togan Yayıncılık, Şubat 2011, İstanbul, Ss. 121 – 122.

[3] CIA şefi Fuller'in Osmanlıcılığı ve AKP'nin görevi!, Yeniçağ Gazetesi, 05.08.2007

[4] Arslan Bulut, Egemenliği nasıl devrettiler?, Yeniçağ Gazetesi, 23.09.2007

[5] Arslan Bulut, Yeni Osmanlıcılık Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, Yeniçağ Gazetesi, 04.08.2007

[6] Hüseyin Özalp, a.g.e., İstanbul, s. 64.

[7] Hüseyin Özalp, a.g.e., İstanbul, s. 131.

[8] Meral Akşener, 01.12.2005, Vakit, aktaran, Hüseyin Özalp, a.g.e., İstanbul, s. 145

[9] Mine Şenocaklı, 16.08.2010, Vatan, aktaran, a.g.e., İstanbul, s. 145

[10] Hüseyin Özalp, a.g.e., İstanbul, s. 121.

[11] Mehmet Bölük, Mecburen, Büke Yayınları, Aralık – 2004, İstanbul, içinde, Bindik Bir Alâmete..”, s. 11

[12] Şeref İba, Türkiye’de Parlamenter Rejimin İşleyişi Açısından 3 Kasım 2002 Seçimlerinin Sonuçları, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 58-2, s.104

[13] Mehmet Bölük, Mecburen, Büke Yayınları, Aralık – 2004, İstanbul, içinde, “Erdoğan’ı Meclise Taşıyacağız, Var mı İtirazı Olan?”, Ss. 25 – 27.

[14] Ali Bayramoğlu, 2011 Sonrası Türkiye..., Yeni Şafak, 21.04.2010

[15] Ülkü Doğanay, AKP'nin Demokrasi Üzerine Söylemi ve Muhafazakarlık: Muhafazakar İdeolojiye Eleştirel Bir Bakış, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 62-1, Ss. 71 – 72.

[16] Arslan Kılıç, Mafya Tarikat Gladyo Sisteminin Ana Partisi, Teori Dergisi, Ocak 2011, Sayı: 252, s. 5

[17] Hürriyet, 15 Eylül 2007, aktaran, Hüseyin Özalp, a.g.e., İstanbul, s. 534

[18] Hüseyin Özalp, a.g.e., Şubat 2011, İstanbul, Ss. 124 – 125.

[19] Arslan Bulut, Egemenliği nasıl devrettiler?, Yeniçağ Gazetesi, 23.09.2007

[20] Arslan Bulut, Ankara ve İstanbul'daki turuncu devrim toplantıları, Yeniçağ Gazetesi, 16.04.2008

[21] Arslan Bulut, "Dünyanın en önemli siyasi projesi AKP!", Yeniçağ Gazetesi, 04.08.2008

[22] Arslan Bulut, Güneydoğu Satıldı Mı?, Yeniçağ Gazetesi, 02.01.2010

[23] Arslan Bulut, Hıristiyanların en çok sevdiği Başbakan kim?, Yeniçağ Gazetesi, 5.10.2010

[24] Erdoğanı bize Tanrı gönderdi, Vatan - 10.10.2011

[25] Fatma Sibel Yüksel, Başbakanlığın Bilinmeyenleri, Truva Yayınları, 1. Baskı, Şubat – 2007, Ss. 188 – 190.

[26] Rıfat Akçabol, AKP’nin Altı Yılı, 21.11.2008, Sol.





Açık İstihbarat @ 2011