|
|
Ulusal
Kurtuluş Savaşı’yla kurulan Kemalist Cumhuriyet; AKP ve onun “kalemşörleri” tarafından “bitti”,
“çöktü” diye bahis konusu
yapılmakta. Cumhuriyet düşmanı kadroların iktidarınca yapılanların bir
özü
vardı. O da ülkenin; “savaşmayanların,
savaşanların yönetiminde” olmasıydı. Türkiye Cumhuriyeti
şeyhler,
dervişler, müritler ülkesinin olamayacağını; en doğru, en gerçek
tarikatın
uygarlık olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in;
ilimle, irfanla yetişen Türk Gençlerinin ülkesinde olanlar korkulu bir
düş gibi
bağrımızda.
1940’lı
yıllarla birlikte başlayan batı destekli siyasal islamcı örgütlenme,
yaşanan
faşist 1980 darbesiyle, toplumsal muhalefetin baskılandığı ortamda
palazlanmaya
başlamıştı. Batı kapitalizminin gereklerine uygun iktidarlar yavaş
yavaş
yaratılmaya, Türkiye’yi zehirleyecek kadrolar ermperyal merkezler
tarafından yetiştirilmeye
başlanmıştı. İslâmın özündeki paylaşımcı, toplumcu yön törpülenerek,
mükiyet
esasları yok sayılarak; iktidara gelmek için bir manivela olarak
kullanılmıştı.
Bu süreçte yetişen militan kadrolara, 28 Şubat Amerikancı darbesiyle
iktidar
yolu açılmıştı. Amerikancı darbelerle, NATO’ya bağımlı askeri
kuvvetlerle
gerçekleştirilen her darbede olduğu gibi siyasal islâm, gericilik,
Cumhuriyet
düşmanı kadroları oluşturmaktaydı.
Örneğin; Tayyip, İBDA (İslami Büyük
Doğu Akıncıları) örgütünün
sempatizanıydı. Amacı, varolan sisteme karşı, islamî ilkelerden ödün
vermeksizin somut politikalar üretip, kitle desteğiyle iktidar olmaktı.
Erdoğan, İBDA’nın ilkelerini
uygulayarak iktidara gelmiş, hedefine ulaşmış bir siyasetçidir.
Erdoğan, Nakşibendi
Tarikatı’nın
İskenderpaşa Dergâhı’nın mensubudur. İstanbul Büyükşehir Belediye
başkanlığı
döneminde, dergâhın lideri olan Mehmet
Zait Kotku’nın ismini Fatih’teki “Sarıgüzel
Caddesi”nin isminin yerine verecek kadar militan bir
prototipti.[1]
Erdoğan henüz Refah Partisi Beyoğlu
İlçe Başkanı iken dönemin ABD Büyükelçisi Morton
Abromowitz’le tanıştırılmıştı. Yıllar sonra belediye başkanı
olunca Abromowitz Erdoğan’ı
tekrar ziyeret ediyordu.
1996 yılında gerçekleşen
görüşmede Abromowitz, “Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz”
demişti. Erdoğan’ın ilişkilerini
sağlayan kilit isimlerden birininse Samanyolu TV’nin de ortaklarından
biri olan
Münci İnci’ydi.
İnci’nin 24 Ekim 1999’da ABD İstanbul Konsolos Yardımcısı Kate Schertz’in katıldığı bir “burunch”
verdiği belirtiliyor. Kahvaltıda Erdoğan
ilginç isimlerle bir araya geliyordu. Katılanlar: Yalım
Erez, Nazlı Ilıcak, Tuğrul Türkeş, Tezcan Yaramancı, Bülent
Akarcalı, Fehmi Gültekin ve Erol
Mütercimler’di.[2]
Graham Fuller ve Paul Henze
de 1980’li yıllardan itibaren,
“Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler
dönemi bitmiştir. Türkiye,
Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı
benimsemelidir.
Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam’dır. Etnik kimlikler kendilerini
ifade
edebilmelidir”
demeye başlamıştı. Sonuçta, Ilımlı İslam ve köktenciliği
dönüştürme projeleri birbiri ardına uygulandı ve projeyi kabul edenler
Türkiye’de tek başına iktidar yapıldı.
Önce Turgut Özal’ı iktidar
yaptılar,
Özal, konuyu “Federasyonu
tartışalım” noktasına kadar götürdü ve kendisine bağlı
özel bir istihbarat örgütü kurmaya çalışarak, Ilımlı İslam projesini
hayata
geçirdi.
Zaman içinde bu proje kapsamında eğitimden geçen nesiller, ağırlıklı
olarak ANAP ve Refah Partisi’ne egemen oldu. ANAP iktidardaki
teslimiyetçi ve
vurguncu politikalar yüzünden yıpranınca, kadrolar Refah ve sonra
Fazilet
Partisi içinde kendisini gösterdi.
Fazilet Partisi içinde “Yenilikçi
kanat” adını
alan dönüşüme uğramış kadrolar, Graham Fuller’in açık teşviki ile
AKP’yi
kurarak, liberalleşmeyi, IMF politikalarını savunmaya başladı. Parti
programlarına bile kendilerine ABD’den gönderilmiş metinleri aynen
geçirdiler.
“Küreselleşme, hiçbir ülkenin ada olmasına,
yani ulusal nitelikte kalmasına izin vermez”
dediler. Küreselleşmenin şehir
devletleri planını aynen kabul ettiler. Projenin ABD’deki mimarları ile
birebir
ilişkiye giren ve bu noktadan sonra TÜSİAD’ın de desteğini arkasında
bulan AKP,
tek başına iktidar yapıldı.
Ve
“Irak ve
İran’daki totaliter rejimleri yıkıp, Batı’nın kapitalizm, demokrasi ve
bilim
düşüncelerini oraya taşımak”
diye özetlenen “ABD’nin dış politikası”
uygulanmaya başlandı. ABD ordusu, Irak ve
İran’daki totaliter rejimleri yıkmak hedefiyle, Türkiye’nin güneyine
yerleşti!
“Biz
İslam köktenciliğini dönüştürmeliyiz, Onları liberalleştirmeliyiz”
diye
başlayan fikir jimnastiği, Türkiye’nin ve bütün Ortadoğu’nun işgaline
yol açan
bir süreci başlatıyordu. Ekonomik, siyasi ve kültürel işgal
tamamlanmış, sıra
askeri işgale gelmişti.”
Askeri işgal
sürecine ilişkin saptama, AKP’yle “şiir
gibi anlaşan” Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi
Özkök, 2003’ün Ekim ayında bir Yunan gazetesine verdiği
demeçte ortaya çıkmıştı. AB üyeliğinin egemenliğin kısmen devrini
öngörmesinin
Türkiye’yi AB üyeliğinden caydırmaya yönelik bir unsur olarak
düşünülmediğini
belirtmiş ve
“bugünkü
dünyada egemenlik tarifinin değişmiş olduğuna”
dikkat çekti!”
İslamcılar
iktidara hazırlanmaktaydı. Amerikan düşünce kuruluşlarında kurgulanan “onları liberalleştirmeliyiz” fikri,
çok önceden tasarlanmıştı ki; Tayyip
Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanlığı döneminde, İstanbul
Büyükşehir
Belediyesi’nin 1996 yılı Çalışma Raporu’nun 36. maddesinde de, Kimmel’in adı geçiyordu.
Çalışma
Raporu’nun 36. maddesi aynen şöyle:
"27.06.1996
tarihinde saat 14.30’da ABD
İstanbul Konsolosu Stephen
C. Kimmel
Belediyemizi ziyaret etmiş ve Dış İlişkiler Müdürü Mehmet Duman ile Türkiye’deki son gelişmeler
konusunda görüş
alışverişinde bulunmuşlardır.”
Erdoğan’ın siyasi yasaklılık kararı
Yargıtay’da kesinleşince, belediye başkanlığından ve Fazilet
Partisi’nden
ayrılmak zorunda kalmıştı. Ardından siyasi yasaklılık dönemi başladı.
ABD’nin
İstanbul Başkonsolosu Carolyn Huggins,
Erdoğan’a destek ziyaretinde
bulunarak “arkasındayız”
açıklaması yapmıştı.[6]
ABD’nin önemli
Yahudi Kuruluşu JINSA Çevik Bir’e,
Türkiye İsrail ilişkilerine katkılarından dolayı ödül vermişti.
Bir, cezaevinden çıkan Erdoğan’la bir araya gelmiş ve hayli
sıcak bir görüşme yapılmıştı. Bir’le
Erdoğan’ın program çakışması
yüzünden bir kez de ABD’de bir araya geldikleri iddiasınıysa taraflar
sessizlikle karşılamışlardı.
İddiaya göre her iki isim de ABD’de Jewish
Commite’nin (Yahudi Komitesi) konuğu olmuşlardı. Erdoğan,
Çevik Bir’e
yeni oluşumla ilgili düşüncelerini aktarmış, askerlerin bu harekete
nasıl
bakacağı yönünde sorular iletmişti. Bir’den
aldığı cevap ilginçti:
“sizin geçmişinize
değil, bugün ne yapacağınıza bakarlar.”[7]
28
Şubat darbesi, hiç kuşkusuz AKP’nin önünü açan bir işlevdeydi.
Meral Akşener’in deyimiyle
“Tayyip
Erdoğan’ı İsrail’e meşhur Çevir Bir Pazarlamış”[8]
Abdüllatif Şener’in ifadesiyle, Çevik
Bir:
“şu anda nerede, ne iş yapıyor, hükümet
ve Başbakanla ilişkisi ne?
Başbakan’a yakın bazı firmalarda danışmanlık yapıyor mu, yapmıyor mu?
28
Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten bir askerin (Erdal
Ceylanoğlu) şimdi çok hızlı bir biçimde terfi etmiş olmasını
neye bağlıyorsunuz?
Önce Birinci Ordu Komutanlığı’na, arkasından Kara
Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmıştır bu YAŞ sürecinde.
Bu neyin nesi? Ve bazı
çevreler ‘Evet, bu YAŞ kararlarına Başbakan damgasını vurdu’ diyor.
Nasıl bir
ilişkidir bu o zaman?”[9]
AKP’nin
kuruluş aşamasında Tayyip Erdoğan’ın
İstanbul’da ADL Başkanı Abraham Fozman’la
görüşmüştü. Konuya ilişkin Sabahattin
Önkibar, Türkiye Gazetesi’nde şunları yazmıştı:
“ABD’li Musevi önder gelmiş gelmesine
de, randevusu olmasına rağmen
Tayyip Bey’le başlangıçta görüşememiş. Bunun üzerine Abraham Foxman’ın
Erdoğan’la olan randevusuna aracılık eden kamuoyunun tanıdığı iki isim
telaşlanıp
soluğu Abdullah Gül’de almış ve misafirin ehemmiyetini anlatarak Tayyip
beyle
görüşmeye ikna etmesini istemiş.
ADL’nin gücü ve önemini bakanlık günlerinden
bilen Gül, dinlediğime göre Erdoğan’ı hemen aramış ve Foxman’la
görüşmenin
önemini anlatmış. Tayyip’ten cevap:
Abdullah bey, bu insanların ehemmiyetini
biliyorum ancak ya buluşma basına sızar ve görüşmemiz duyulursa ben ne
yaparım?
Hocanın taifesi ruhunu şeytana satmakla itham etmez mi beni?”
Basın
tarafına sızmaması için de gereken çaba gösterilmişti. Star Gazetesi
yazarı Nasuhi Güngör,
“Yenilikçi Hareket” kitabında:
“Ortada
çok açık ve net bir soru ve tabii bir sorun var. Görüşülen kişi ve
kuruluşların
özellikle Yahudilerin merkezinde olduğu yapılanmalar olması, en hafif
değerlendirmeyle düşündürücü.
Kaldı ki özellikle 1994 itibariyle artan bu
temaslarla birlikte ortaya çıkan sürecin, bugün ortaya çıkan yenilikçi
hareketin şekillenmesinde önemli rol oynadığını görmezlikten gelmek
mümkün
değil. İddia edilen, doğrulanmayan ya da en azından muhtevasıyla ilgili
net
bilgiler olmayan çok sayıda görüşme var. Mümkün olduğunca bunlara
girmemeye
özen gösterdik. Burada daha çok yenilikçi hareketin omurgasını ortaya
çıkarak
bazı önemli görüşmeler ele alındı.”[10]
demekteydi.
Elbette, “yenilikçi hareket”in
omurgasızlığı(!) ortaya çıkmıştı ve gerçekten de sonuçlar önemliydi.
3 Kasım 2002
tarihinde yapılan 22. dönem milletvekili genel seçimlerinde
Köktendinciler çok
büyük zafer kazandılar. 1950’den bu yana siyasete ağırlığını koyan laik
demokratik Cumhuriyet karşıtları 50 yıl sonra,[11]
%34.28
oranında oy alan AKP 363 milletvekili; %19.39 oranında oy alan CHP’yse
178
milletvekili çıkarmıştır.
Uygulanan seçim tekniği sonucunda AKP %66 oranında,
CHP %32 oranında milletvekilliği kazanmıştır. 3 Kasım seçimlerinde
geçerli oylar
bazında %66’sının başka bir anlatımla, üçte ikisinin tercih etmediği
bir parti
tek başına hem de ezici bir çoğunlukla parlamentoya girmiştir. Mecliste
temsil
edilen iki partinin toplam oyları bile, geçerli oyların sadece
%53.5’ini
oluşturmuştur.
Dolayısıyla, geçerli oyların %46.5’, sandıktan parlamentoya
yansımamıştır. Oy kullanma hâlâ zorunlu olduğu halde katılım oranı son
30 yılın
en düşük oranı olarak gerçekleşmiştir.[12]
Seçimden bu
yana uyumlu ve ılımlı muhalefet partisi olduğunu kanıtlamak için
ellerinden
geleni yapan CHP kurmayları, Tayyip’e
milletvekilliği yolu açmak için adeta AKP’yle yarışıyorlardı.
Kendi partisine,
kendi örgütüne demokrasiyi bir türlü layık görmeyen Baykal
ve ekibi, Tayyip
için Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le
bile kavga etmeyi göze almıştı… AKP kendisinin bile tahmin etmediği bir
güçle
iktidar olunca, Erdoğan’ı önce
milletvekili, sonra da başbakan yapmak için harekete geçti.
Hazırladıkları
Anayasa değişiklik önergelerini TBMM Başkanlığı’na sundular.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal,
destek olacaklarını
peşinen açıkladığından,
muhalefetin
görüşünü almaya gerek bile görmediler. Baykal
desteğini dokunulmazlıkların kaldırılması şartına, CHP grubu da son
dakikada
işkencecilerin milletvekili olamaması için düzenleme istedi, AKP tabii
ki kabul
etmedi.
Anayasada gerekli değişiklikler jet hızıyla yapıldı ve Tayyip’in önü
açıldı. Sıra Sezer’in onayına gelmişti. Sezer değişiklikleri inceledi
ve kişiye
özel değişiklikler olarak niteleyerek bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye
gönderdi. AKP kıyameti kopardı. Cumhurbaşkanının yetkilerinin
daraltılmasını
konuşmaya başladılar.
En ilginç tepki Erdoğan’ın
avukatı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati
Yazıcı’dan geldi:
“Cumhurbaşkanı
muhtemel senaryolar üzerinde yorum yapmış. Acaba yatıra mı sordu da
böyle
davrandı. Dayanaksız bir tutum. Asıl onun yaptığı kişisel bir davranış”
AKP
Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz
tasarıyı aynen Cumhurbaşkanı’na geri göndereceklerini, bu konuda CHP
Başkan
Vekili Mustafa Özyürek’le
görüştüklerini, CHP’nin desteğinin devam ettiğini açıkladı…
23 Aralık 2003’de
yapılan CHP Grup toplantısında Baykal,
tabandan gelen eleştirilere kulak tıkayarak, meydan okumayı tercih
etti.
“Kimse bize AKP’yle siyasi mücadelenin nasıl
yapılacağı dersi vermeye kalkışmasın” diyen Baykal,
“Tayyip
Erdoğan’ı meclise taşıyacağız, var mı itirazı olan?”
dedi. [13]
Ve Erdoğan’ın önünü açan siyasetçi
olarak
tarihe geçti.
AKP iktidarıyla birçok
şey değişmiş ve
Cumhuriyet yıkıcılığı “sivil bir darbe”yle gündeme yerleşmişti. Ve AKP
kalemşörleri geleceğin Türkiye’sini tasarlamaktaydı:
“Müslüman bir ülkede
laik ve demokratik bir rejim bulunur ve bu laiklik varlığını İslami
baskı
karşısında ordu güvencesinde sürdürür... ordunun bu kaçınılmaz, hatta
faydalı
rolü demokrasinin kalitesini düşürür, Türkiye'yi değer ve
sistem açısından
Batı'nın uzağında tutar...”
Türkiye, Avrupa'yı saran şu
değişimin modeli olacaktır diye ekliyordu Ali
Bayramoğlu:
“siyasetin toplum tarafından kuşatılmasıyla gelen bir
dinamizm, farklı ve yeni bir 'toplumsal'ın yönlendirdiği 'siyasal'..
Farklı ve
çelişkili çıkarları rasyonellikle yöneten 'birey' yerine, farklı değer
sistemlerini aynı anda tüketen insan ya da çoğulcu bir yeniden
bireyleşme ya da
'bireyin insana ulaşması süreci”
Bayramoğlu'nun
bu tanımlamaları: yeni toplumun, muhafazakar-liberal bir kimlikle
sermayeye
hakim olan dinci takımını betimlemekte ve bu takımın yönlendirdiği
siyasal
durum da batıya bağımlı AKP siyaseti olarak görünmektedir.
Tüketen yeni
bireycilikse, islamın paylaşımcı niteliğine ve mülkiyet esasları
sistemine taban
tabana zıt kapitalizme eklemlenen, bu eklemlenme süreciyle birlikte
kendi
modasını (türban, saya vb.) yaratan yaşam biçimini vurgulamaktadır.
AKP'nin
laiklik modeli Kemalist Cumhuriyet'in dini devletin kontrolüne alan
laiklik
anlayışını 'tekelci ve dayatmacı bir
ideoloji' olarak değerlendirir ve laikliğin 'çoğulculuk,
tolerans ve tarafsızlık kültürü üreten bir mekanizma
olarak' algılanması gereği üzerinde odaklanır.
Ne var ki, böyle bir bakış
açısı bireye dinsel temelde belirlenen bir özgürlükler alanı
tanımaktadır.
Bireyin kimliği, ancak dinsel inançlara sahip olma ya da olmama, bir
dinin
mensubu olma ya da olmama, bir dinin gereklerini yerine getirme ya da
getirmeme
tercihleriyle belirlenebilmekte, farklı “dinsel”
kimliklerin bir aradalığına dayalı bir özgürlük anlayışı içinde yer
bulabilmektedir.
AKP'nin muhafazakarlık kavrayışı, bu yönüyle, “merkezi
otoritenin gücünü, siyasal birliği,
seküler toplumsal erdemleri” vurgulayan İngiliz
muhafazakarlığı karşısında,
“yerel otoriteleri, cemaatçiliği, dinsel
değerleri” öne çıkaran Amerikan muhafazakarlığına
yakınlaşmaktadır.
Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Yalçın
Akdoğan:
“Son iki yüz yıl içinde iç dinamiklerle
dış dinamikler hiç bu kadar
örtüşmemişti’
diyor ve devam ediyor:
“TBMM’de büyük
bir çoğunluğa sahip AKP
hükümetinin talepleriyle Batının talepleri birbirini tutmaktadır.
AKP’yi iktidara getiren kitlelerin
talepleriyle (iç dinamikler) ABD’nin ve AB’nin talepleri (dış
dinamikler) aynı
çizgide birleşmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın
ıslahat (reform)
talepleri, iç taleple (iç dinamiklerle) örtüşmüyordu. Şimdiyse bugüne
kadar
görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın
görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın
istekleriyle batının istekleri birleşmiştir.”[16]
Akdoğan’ın, halkın
bağımsızlık, ekmek
ve insanca yaşam arzusu olan birincil gereksinimlerini, emperyalizmin
istemleriyle paralel tutmaktaydı. Temelde, seçim sisteminin
gediklerinden
yararlanan AKP kadroları, “dış
dinamikler”in çizgisiyle buluşmuştu. Akdoğan,
halkı da saptamalarına iliştirerek, meşruiyeti tartışmalı olan hükümet
etme
iradesini meşrulaştırmayı hedeflemekteydi.
ABD
Dışişleri’nden Nicholas Burns, 2007
sonbaharında, AKP’nin güvenirliği ve dostluğu açısından şunları ifade
etmişti:
“Türk Amerikan ilişkilerinde 2005’e dek
süren zorluğu aştık ve köşeyi döndük. Türkiye bizim için kritik
derecede
önemli, vazgeçilmez ortağımız. Laik demokrasiye bağlılık Türkiye’yi
doğal
müttefikimiz yapıyor. Türk demokrasisi etkileyici ve sağlığının
kuvvetli
olduğunu gösterdi. Cumhurbaşkanı Gül ve
Başbakan Erdoğan güvenilir isimler. Bize verdikleri sözleri tuttular.”[17]
Güvenilir isimler olmasında, Amerikan kuruluşlarından referanslara da
bağlı bir
olguydu.
22 Ekim 2009 tarihinde de,
“ECA
Alumni Who Are Chiefs Of State/Heads Of Government”,
yani “Eğitim ve Kültür Bürosu mezunu Devlet
ve
Hükümet Başkanları” listesinin, Türkiye başlığı altında tek
bir isim yer
almaktaydı: Abdullah Gül.
Mevcut
pozisyonu da “Başkan” olarak ifade
edilmişti. Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir Eğitim ve Kültür İşleri
Bürosu var
ve bu büro yıllardan beri “Uluslararası
Ziyaretçi Liderlik Programı” adı altında bir kurs düzenliyor.
Kursa öyle
kendiliğinizden başvuramıyorsunuz, ABD yabancı servis görevlileri,
deniz aşırı
ülkelerden mevcut veya potansiyel lider adaylarını seçiyor.”[18]
Yine, Anadolu Ajansı’nın 25 Nisan 2003 tarihli haber bülteninde,
“Anayasa
Mahkemesi’nin 41. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen sempozyum
programı
çerçevesinde ilk olarak
“AB ve
Globalleşme Sürecinde Egemenliğin Dönüşümü ve Ulusal Egemenliğin
Geleceği”
başlıklı toplantı yapıldı, haberi vardı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, toplantıyı açış
konuşmasında, ulusal sınırlar içinde kalan ve hiç kimseyi kendi iç
işlerine
karıştırmayan egemenlik görüşünün, giderek gelişen insan hakları
anlayışı ile
bağdaşmadığı için terk edildiğini söyledi.
Başbakan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet
Davutoğlu
“Eğer biz ulusumuzun egemenliğini
evrensel
alanda güçlü kılmak istiyorsak, temelde semboller önemli olmakla
birlikte güçlü
bir meşruiyet oluşturmak ve bu egemenliği
uluslararası platforma taşıyacak düzenlemeleri yapmak gerekir”
demişti.
Böylelikle, “ulusal egemenlik” kavramı rafa kaldırılacak, uluslararası
düzenlemelerle çakışan düzenlemelerde, uluslararası düzenleme geçerli
olacaktı.
“World
Movement for Democracy WMD-Washington” tarafından
düzenlenen “Dünya Demokrasi Hareketi 4.
Kongresi”
2-5 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da yapıldı.
“Demokrasiyi Geliştirmek: Adalet,
Çoğulculuk ve Katılım” başlıklı kongre, dünyanın
dört bir yanından
500’ün üzerinde sözde sivil toplum temsilcisini bir araya getirdi.
Amerikalıların Türkiye’deki ortağı, “Soros’tan
iki milyon dolar aldık” diyen Can
Paker’in başkanı olduğu TESEV’di. Helsinki Yurttaşlar Derneği
de toplantıda
dört atölye ve bir panel düzenledi.
Dünya Demokrasi Hareketi’nin İstanbul’da düzenlenen dördüncü
uluslararası
kongresinde, katılımcılar bir ortak metne imza attı ve F tipi
cezaevlerinin
tutuklu ve hükümlüleri tecrit ettiğini, kapatılması gerektiğini dile
getirdi.
Bu
tür organizasyonları yapan NED, kuruluşunun 20. yıldönümü dolayısıyla
yayınladığı raporda, dünya çapında 6000’den fazla politik ve sosyal
örgüte
finansal kaynak sağladığını açıklamıştı. NED,
Polonya’daki Solidarnosc
sendikasını, Çekoslovakya’daki Charter 77 hareketini ve Sırbistan’daki
Otpor
örgütünü, B92 radyosu ve televizyonunu, Oslobojdenie gazetesini ve
“özgürleştirilen” Irak’ta sayısız bağımsız medya kuruluşunu kendisinin
kurduğunu
bildirmişti.
Aslında MacKinnon’un fark etmediği, başka bir toplantı daha
vardı. Bahsettiği tarihten bir yıl önce “Türkiye Gönüllü Teşekküller
Vakfı” tarafından 30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde,
Topkapı’daki Eresin
Otel’de
“Uluslararası İslam Dünyası Sivil
Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti. Arap Basını ise
Amerikan
basınına dayanarak bu toplantıyı, aslında “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük
Ortadoğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür
Orhun’un düzenlediğini yazmıştı.
Al-Nil adlı Mısır gazetesinde yazan Abdullah
Hasan Mustafa, bu toplantının Ukrayna, Gürcistan ve
Kırgızistan’da hayata
geçirilen Soros darbelerinin bir devamı niteliğinde olduğunu
belirtmişti.
El
Kudüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin
örgütü ve
sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak
ayırdığını ve bu
örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile
ilgili
haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı.
Bu gazeteler,
Türkiye’deki yapılacak toplantının aslında Büyük Ortadoğu projesi
kapsamında
AKP ile ABD arasında imzalanan gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını
iddia
etmişti.
Katar’ın başkenti Doha’da ise 10 Nisan 2005’te “ABD-İslam
Dünyası Forumu” düzenlenmişti.
İslam ve Batı dünyasından
35 ülkeden gelen yaklaşık 200 katılımcı Doha’da üç gün boyunca
Amerika-Ortadoğu
ilişkilerini, Ortadoğu’nun bugününü ve geleceğini
tartışmıştı. Forum’da
İslamcı gruplara zeytin dalı uzatan ABD, tek şart ileri sürmüştü: Silah
yerine
siyasi ve demokratik yolla mücadele.
Temmuz 2006’da ise
MOSSAD ajanları
tarafından yönetilen “Glokal
Forum”,
toplantısını Ankara’da düzenlemişti.
(Açık
İstihbarat: Bu toplantıda MOSSAD'ın ortağı , bugün Beyaz
TV'nin başındaki Osman Gökçek idi. Melih Gökçek'in oğlu)
Nisan 2007’de ise Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Londra
merkezli Uluslararası Azınlık Hakları Grubu adlı kuruluşun “Türkiye’de azınlık haklarının geliştirilmesi”
konulu üç yıl sürecek bir proje üzerinde çalıştığını bildirmiş ve
Türkiye’deki
bazı sivil toplum kuruluşlarının bu projeyle işbirliği yaptığını
söylemişti.”
AKP’yle
birlikte, tüm sivil ve askeri kurum/kuruluşlar, emperyal merkezlerin
acı ilaçlı
reçetelerini uygulamayı derinleştirmişti. Ekonomik alanda ve dış
politikada da,
batıya eklemlenme süreci hızlanmıştı: Financial Times Gazetesi’nde 7
Aralık
2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts,
“Türk Lokumu”
başlıklı yorumda
“Geçtiğimiz dört yıl içerisinde AB ve IMF’nin teşvik ettiği
reformlar, Türkiye ekonomisinin AB’ye entegrasyonunu
pekiştirdi. Bu da
Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcıların,
ekonomik
dönüşümden en fazla faydalanan sektör olan bankacılık sektörüne
girmelerini
sağladı. Öte yandan yatırım bankaları İstanbul’da çok ciddi miktarlarda
işlem
yapıyor” diye yazmışlardı.[21]
Yine, Suudi Arabistan’ın El
Riyad gazetesi 13 Mart 2001 tarihli sayısında,
“Washington Türkiye’ye 25 milyar dolar
borç vermek için aralarında Kürt
devletinin kurulmasına izin vermenin de bulunduğu 15 ağır şart koştu”
başlıklı bir haber yayınladı! Haberde şöyle deniliyordu:
“ABD’nin
istekleri arasında, ambargonun kontrol altına alınması için
Kerkük-Yumurtalık
petrol boru hattının BM denetimine tabi tutulması da bulunmaktadır.
ABD’nin
istekleri şöyle:
1.
Türkiye’nin Kıbrıs
ve Güneydoğu’da askeri işbirliğine yanaşması,
2. Güneydoğu’daki belediyelerin ABD finans kuruluşlarından borç
alabilmesi için
yasalarda değişiklik yapılması,
3. Güneydoğu belediyeleri ve Batılı ülkeler arasında insan hakları ve
insani
hedeflerin gerçekleştirilmesi için ortak projelere izin verilmesi.
ABD,
Türkiye’den Güneydoğu bölgesinde ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti
kurulabilmesi için destek istemekteydi. ABD, kıskaca
aldığı Türkiye’yi Kürt
devleti kurulmasına müsaade etmesi için sıkıştırmakta, Türkiye’nin
içinde
bulunduğu ekonomik krizi fırsat bilerek imkanları değerlendirmekteydi.
ABD
bugüne kadar Türkiye’ye borç para vermekteydi, ancak şimdi Güneydoğu
bölgesindeki belediyelere de borç para vermesi halinde onlarla da yakın
ilişki
içerisinde olacak ve bölgedeki insan hakları kuruluşları vasıtasıyla
bölgeyi
denetleyecektir. Öte yandan siyasi kaynaklara göre Ankara, ABD’nin
petrol hattı
konusundaki şartını kabul edebilir, ama Güneydoğu bölgesi için aynı
şeyi
söylemek mümkün değildir.”
Tüm bu
projeler, devlet kurumlarında kurulan “ajanslar”la
gündeme getirilmişti. AB, ABD projeleriyle, Türkiye “turuncu
devrim”lere, “demokratik
ülkenin” temel taşlarının döşenmesine hazırlanıyordu.
Fener Rum
Patrikhanesi: Erdoğan’ı Tanrı bize gönderdi.
AKP’ye, batı
desteği sadece ekonomik, dış politik alanlarda değildi kuşkusuz.
Fethullahçıların, “dinlerarası diyalog” çerçevesindeki politikalarına
uygun
olarak, dini liderler de çıkar amaçlı desteklerini dillendirmekteydiler.
Alman
Süddeutsche Zeitung
gazetesinde yazan Kai Strittmatter, 2009 Aralık ayında “Konstantinopol Patriği” I. Bartholomeos’un sözcüsü Dositheos
Anagnostopulos’un
kendisine, “Bu insan tarihe
geçecektir” dediğini yazmıştı. Alman yazar, şöyle
demişti:
- Erdoğan
geçen yaz adalarda bir Ortodoks manastırını ziyaret ederek Patriğe
yardım sözü verdi ve Hıristiyanların Türkiye’den kovulmalarının ‘faşistçe’ bir uygulama olduğunu söyledi.
- Ermeni
Patrikhanesi, Erdoğan’a 2007
seçimlerinde oy verilmesi çağrısında bulunmuştu, çünkü Türkiye’de gerek
Müslümanlar gerek Hıristiyanların din özgürlüğü için Erdoğan
ve partisinden başka biri yok.
- Rahip
Dositheos, “Hıristiyanlar
için böylesine girişimde bulunan bir Başbakan görmedim”
diyor.
- Türkiye’deki
üniversitelerde Kürt filolojisi fakülteleri var ve Kürt köylerine
Kürtçe isimleri iade ediliyor, ancak Erdoğan
daha da ileri gitti ve 1937 yılında ordu tarafından Dersim’deki
Alevilere karşı yapılan katliamı bir suç olarak nitelendirdi.
Yine, 1500
yıldır İstanbul’da bulunan Fener Rum Patrikhanesi, kapılarını Atlas
Tarih
Dergisi’ne açtı. Kilisenin Basın Sözcüsü Peder Dositheos
Anağnostopulos, derginin Yazı İşleri Müdürü Behice
Tezçakar'a Ekim-Kasım sayısı
için kilisenin kuruluşundan bu yana tartışılan tüm soruları yanıtladı.
Peder Dositheos Anağnostopulos,
“Azınlık vakıflarına ait malların iadesi
kararı sürpriz oldu mu? Duyduğunuz anda ne hissettiniz?”
sorusuna şu yanıtı
verdi:
“3.5 yıldır bir çaba vardı.
Çalışmalarımızın meyve vereceğini biliyorduk ama bu kadar çabuk
olacağını
tahmin edemedik. Ne hissettiğimi söylersem gülersiniz. Demek ki Müslüman
Erdoğan’ı Tanrı bize gönderdi.
Şakadır ama şunu düşündüm. Ben Yunanistan’da da,
burada da, tüm dünyada da prensip olarak politikacılara inanmam.
Siyasetçiler
partisini, seçmenini, oyunu herşeyi düşünmek zorunda. Bu karardan sonra demek ki sayın Başbakan yalnız laftan
ibaret değildir,
hakikaten bir liderdir diye düşündüm.”
Peder Dositheos Anağnostopulos,
Patrikhaneye din görevlisi yetiştiren Heybeliada Ruhban Okulu ile
ilgili
görüşlerini de,
“Okul bir üniversiteye
bağlanmak istendi ancak biz istemedik ve okulu kapattık. Çünkü Türkiye’deki üniversitelerde
kıyafet yasağı ve
karma bir eğitim var. Ancak bizde bir kadın papaz olamaz ve öğrenciler
özel
kıyafetlerimiz dışında kıyafet giyemez. Biz Lozan’daki hükümlerin
uygulanmasını
ve okulumuzun eski statüsüyle MEB’e bağlı olarak faaliyete geçmesini
istiyoruz”
diye açıkladı.
Mersinli
çiftçiye söylediği: “Ananı da al git.”
lafıyla Berlin Büyükelçisi Mehmet Ali
İrtemçelik'e reva gördüğü davranış baş sıraya oturan...
Kırşehir'de iş
isteyen gençlere,
“Taşı sık suyunu çıkar.
İşsizlik Avrupa'da da var. İndir o pankartı!” diye bağıran.
Eşi için iş
isteyen kadına,
“Bacım bana söyleme, git
bizim hanıma söyle.”
tavsiyesinde bulunan.
Ekonomiyi eleştirenlere “elinize dizinize
dursun” diye intizar eden.
Gittiği okulda tahtaya yazı yazmak isteyip de tebeşir bulamayınca,
Düzce
valisini haşlayan.
Hayvanını satıp parasını alamayan çiftçiyi, “Kardeşim,
ben mi aldım senin malını? Niye
bana ağlıyorsun?” diye tersleyen bir yöneticiden söz
ediyoruz.
Çankırı'da, “Sayın Başbakanım içme suyumuz
yok. Acı su
içiyoruz!” diye bağıran yurttaşa:
“Söyle
bakalım, ne sorunun var? Ne bağırıp duruyorsun öyle?”
demişti.
Yurttaş:
“Köylerimizde içme suyu yok sayın
Başbakanım.. Üç yüz yıldır acı su içiyoruz bu bölgede. On beş köy, üç
yüz
yıldır içme suyu görmedi!”
Başbakan da:
“Sen
bir kere doğru konuşmuyorsun. Neden? Çünkü nereden biliyorsun üç yüz
yıldır su
olmadığını? Hı? Sen üç yüz yıl yaşadın mı ki?...Yahu git işine'
Provokasyon
yapma' Git derdini belediye başkanına anlat!”
dedi ve AKP'li parti
yöneticilerinin 'işaretiyle' bir başka yurttaş(!):
“Asgari ücretle çalışıyorum, dört
dörtlük yaşıyorum sayın Başbakanım.
Allah senden razı olsun!”
diye bağırdı. Topluluktan büyük alkış koptu..”
AKP’yi böylesine
alkışlayan “hayali halk”ın
ötesinde,
partiye oy verenler nasıl bir eğitim almışlardı, hangi kültürlenme
süreçlerinden geçmişti ki, bu noktaya gelinmişti. Rıfat
Akçabol bu konuda şunları ifade ediyordu:
“Türkiye, 12 Eylül
1980 darbesinin ürünü olan Türk-İslam sentezi ağırlıklı
eğitim-öğretimden
geçiyor. Bu anlayış özetle eğitimin dincileşmesini, özelleşmesini ve
teslimiyetçiliği temsil ediyor. Eğitim özelleşirken dinciliği de
pekiştiriyor.
Türk-İslam sentezinin, bireyi özgürleştirme ve eleştirel aklı
geliştirme gibi
bir derdi bulunmuyor; dincileşmeyle inançlara ve özelleştirmeyle de
paraya
teslimiyeti kolaylaştırıp yaygınlaştırdığı görülüyor.
Özel öğretim, eğitimi mal
haline getiriyor; öğrenim görmenin (kamu okullarında bile) bedeli
giderek
artıyor. Cemaatler daha ucuz bedellerle özel okul açıyor. Cemaatler,
yeşil
sermaye sayesinde, eğitim masraflarına gücü yetmeyen yoksul ve dar
gelirlilere
de kucak açıyor. Onları cemaat dershanelerinde, okullarında,
yurtlarında, okuma
merkezlerinde ağırlıyor ve dincileştiriyor.
2000’lerin başında yapılan
araştırmalara göre, “para”ya öncelik veren, kader, cinlere ve perilere
inanan,
fırsatını bulsa yurtdışına gidip geri dönmemek isteyen, ülke ve
insanlık
sorunlarına boş veren, bir sorunla karşılaştığında bilimsel bulgular
yerine
dini kaynaklara başvuracağını söyleyen çoğunluk alıyor.
Tüm dünyada
"ılımlı" ölçülerde dincileşen toplulukların küresel sömürüye boyun
eğdikleri ve fanatikleşenlerin ancak bu sömürüye karşı çıktıkları
biliniyor.
Türk-İslam sentezinin AKP'yi yaratıp beslediği, ülkenin pazarlanmasını
ve
küresel sermayeye bağılılığı kolaylaştırıcı bir ortam hazırladığı da
görülüyor.
Eğitim alanında son altı yılda yapılanlara bakılınca AKP’nin Türk –
İslam
sentezinden kapitalist – Şeriat sentezine kaydığı anlaşılıyor.
Anamalcılığın
özünü, insanın ve emeğin sömürülmesi oluşturuyor; yeni dünya düzeninde
de
uluslararası sermayenin sömürgesi olmak anlamına geliyor. Şeriat ise,
kısaca
İslami kurallara göre yaşamak oluyor. AKP'nin anamalcı sistemle
eklemleşirken,
adım adım "ılımlı İslam" anlayışından uzaklaşıp toplumsal yaşamı
Sünni-Hanefi inanç doğrultusunda şekillendirmek istediği görülüyor.
AKP, yasa
ile hallettiği TÜBİTAK kadrolaşmasının benzerini eğitim bakanlığında ve
YÖK'te
atamalarla gerçekleştiriyor. İktidar olduğunda bir günde il ve ilçe
milli
eğitim müdürlerini değiştiriyor; okul müdürlüklerine "dini" eğitimden
geçmiş kişilerin atanmasına özen gösteriyor. Müdür odalarının en göze
çarpan
yerine Kuranı Kerim konuyor. Dini öğretim anaokullarına iniyor.
İlköğretimde
öğrencilerin imam hatip liselerine gitmesi için propagandalar
yapılıyor.
Çocukların eleştirel düşünce kazanması için (!), "Neden dinimiz en
büyük
dindir, Peygamberimiz en büyük peygamberdir" gibi sorular soruluyor.
"Kutlu Doğum" haftaları, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk
Bayramı'na denk getiriliyor ve okullarda ilahili ve türbanlı
gösterilerle
kutlanması yaygınlaşıyor. Çocuklar servis araçlarıyla namaza
götürülüyor.
Cemaat kurumlarında yapılanlarla yetinilmiyor, kamu okullarında da
kızlar
türbana alıştırılıyor.[26]
Halkı, halktan
gizleyen bir iktidar yaratılmıştı. Dini araç olarak kullanarak halkın
gerçek
gündemini öteleyen bir yapı oluşmuştu. Batının yarattığı “siyasetten
uzak”,
“toplumsal sorunlardan arındırılmış”, “aptalca televizyon
programlarıyla
uyuşturulmuş”, “kültürsüzleştirilmiş”, sadece “kitle”, “yığın” haline
getirilmiş bir toplum yaratılmıştı.
AKP’yle birlikte, siyaset kaygan bir
zeminde hareketle muhalefeti hiçbir yere tutunamaz hale gelmişti.
Ekonomi,
yabancıların emrinde kuşatılarak kan emicilerin tasarrufuna
bırakılmıştı.
Hukuk, AKP kadrolarıyla AKP yararında bir mekanizmaya evrilmişti.
Ve en acısı da
hesap sorabilecek kimse kalmamıştı! Ve elbette hesabı sorulacaktı!..
CIA şefi Fuller'in Osmanlıcılığı
ve AKP'nin görevi!,
Yeniçağ Gazetesi, 05.08.2007
Arslan Bulut, Egemenliği nasıl
devrettiler?, Yeniçağ
Gazetesi, 23.09.2007
|