Mustafa Kemal
Atatürk 1925'te
"Türk ulusu
vereceği eğitimi, mektep ve medrese olarak pay edemez. Eğitim birliği
sağlanmadan aynı düşünce ve anlayışta bireyler yetiştirmek mümkün
değildir"
sözünden hareketle eğitim birliğini oluşturmuş; bizzat kendisi
tarafından yazdırılan ve 1940'lı yılların sonuna kadar okullarda
okutulan kitaplarda tarih bugünden çok farklı bir tarzda öğretilmiştir.
Onun yazdırdığı tarih kitabında Osmanlı'nın küçük bir aşiretten, bir
dünya imparatorluğuna ulaşmasını, devlet bütçesinde açık vermemesi,
dışsatımın her zaman dışalımdan fazla olması, bilime ve sanayileşmeye
önem vermesi ile açıklanırken; gerileme ve çöküş döneminde bunların tam
tersinin yaşandığı eğer bilim, sanayi ve teknolojide üstünlük
kuramazsak askeri alanda da üstünlüğümüzün gittikçe zayıflayacağı ve
sonumuzun Osmanlıdan farkının olmayacağı şeklinde anlatılmıştır.
Onun ölümünden
sonra ise, tarihten ders alarak ileriye yönelmenin ilk adımının,
okullarda verildiğini ve bunda da Türkiye'nin kısa sürede büyük bir
başarı sağladığını gören emperyalist Amerika, Atatürk'ün yazdırdığı bu
kitabın okutulmasını engelleyerek tarihinden habersiz, yapılan hataları
bilemediği için ders alamayan nesiller yetiştirmemizi sağlayacak bir
müfredatı, yıllar boyunca uygulamamızı sağlamıştır.
Bu uygulamanın
başlangıç tarihi 1949'dur.
Günaltay Hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Hasan Tahsin Banguoğlu, Türkiye ile Amerika arasında Eğitim
Komisyonu Kurulması ile ilgili olarak “Fulbright” Anlaşmasına imza
atmıştır.
Anlaşmanın özellikle 5. maddesi çok önemlidir:
"Komisyon 4'ü
Türk, 4'ü Amerikan olmak üzere 8 üyeden kurulacaktır. Komisyonun fahri
başkanı Amerika'nın Türkiye Büyükelçisi olacaktır. Komisyonda oyların
eşit olması durumunda kesin kararı; Komisyon başkanı yani Amerikan
Büyükelçisi verecektir."
Bu 4 Amerikan
vatandaşının Türkiye’nin değil Amerika’nın çıkarları doğrultusunda bir
müfredat hazırladığı, günümüz gençliğinden belli olmaktadır.
İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde imzalanan bu anlaşma ile
Amerika; eğitim sistemimizin nasıl olacağına, hangi derslerin
okutulacağına karar verdiği gibi, Amerikan yanlısı kadroların
tohumlarını da atmış oldu. Aynı zamanda Türkiye'deki okul ve
yükseköğrenimlere Amerika'dan uzman kişiler gönderilecek ve onlar
eğitim vereceklerdi. Türkiye'den de Amerika'ya öğretim görevlileri
gönderilebilecekti. Bu anlaşma ile Milli Eğitim Bakanının dahi
inisiyatifi kalmamıştır.
Bu anlaşmanın
ardından binlerce Türk, Amerika'ya eğitilmek ve etkilenmek amacıyla
gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye eğitmek ve etkilemek amacıyla
geldi. Tabi bu Amerika'ya gönderilenler dönüşte, üst düzey devlet
memuru olarak işe yerleştirildi. Bu kişiler etkilendikleri ve
eğitildikleri gibi; Atatürkçü, yurtsever kadroları tasfiye
edip,yanlarına kendileri gibi kişileri getirdi. İnönü bu durumu
“Bir görev
veriyorum sonucu bana gelmeden, Washington'un haberi oluyor. Sonucu
memurlardan önce sefirden öğreniyorum.”
diyerek itiraf etmiştir. Bugün birçok alanda olduğu gibi eğitimde de
Türkiye'nin ilk dönemlerindeki atılımın ve milli ruhun olmayışının
nedeni budur. Amerika'da eğitim görüp etkilenmeyen çok az sayıdaki
insan ise, hak ettikleri ilgi ve mevkilere sahip olamamıştır.
Sakın bu konuda
sadece İnönü'yü suçlamayın. O anlaşmanın imzalanmasına olur vererek ilk
adımı atmıştır. Sonraki gelişmeler bize gösteriyor ki o anlaşmayı,
İnönü imzalamasaydı Menderes imzalardı.
Bu konuda 1949
yılından bu güne kadar gelen tüm hükümetler suçludur. Çünkü bu anlaşma
hala yürürlüktedir!
Hatta bu anlaşmaya istinaden Amerika'nın isteği doğrultusunda Eğitim
sistemimizle ilgili en az bu anlaşma kadar kötü birçok adımlar
atılmıştır.
İnönü'nün açtığı kapıyı örneğin; muhafazakâr ve merkez sağ parti olan
Adalet Partisi ve Başbakan S. Demirel daha da genişletmiştir.
1970'lerde İmam Hatiplilerin de içinde bulunduğu üniversite
mezunlarına, 4 aylık hızlandırılmış kurs sonunda öğretmen olma hakkı
tanınmıştır. Aynı hakkı gene merkez sağ partisi ve Demirel'in öğrencisi
Çiller de 1996 yılında vermişti. Bugün öğretmenlik eğitimi dahi almamış
kişilerin yetiştirdiği çocuklar 30'lu yaşlarındadır.
Bir başka örnek
ise Milli Eğitim Geliştirme Komisyonuyla ilgili.
1994 yılında eğitim
hayatımıza giren Milli Eğitim Geliştirme Komisyonunun 60 personelinden
40'ı Amerikalıdır.
AKP iktidarı da
dâhil bugüne kadar bizi yöneten bütün iktidarlar sayesinde
öğrencilerine; sadece sınıflarındaki talebeler olarak değil, geleceğin
anne babaları olarak bakan ve Atatürkçü bir nesil olarak yetişmelerini
sağlayan gerçek öğretmenlerin sayısı gittikçe azalmıştır.
Bakınız
geçtiğimiz yıl bu öğretmenlerden biriyle tanışma ve sohbet etme
fırsatını yakaladığımda bana, mesleğinin ilk yıllarında Suriye
sınırımıza yakın bir ilçede yaşadığı bir olayı şu şekilde anlattı:
“Bir gün
öğretmenler odasında sınav kâğıtlarını okuyordum. Bir yandan da kız
öğrencilerin yanlış olan cevaplarını silip, sınıfı geçecek notu alacak
şekilde düzeltiyordum. Öğretmenler odasına giren bir beyin bu durum
dikkatini çekmiş. Neden kız öğrencilerin sınav kâğıtlarını
değiştirdiğimi sorduğunda cevabım şu oldu:
‘Bu kızlar eğer
sınıfta kalacak olurlarsa babaları okuldan alıp 12-13 yaşında
evlendirecek. Ama sınıflarını geçerlerse evlilik yaşları en az 15-16
olacak. Hem en tembel öğrenci bile derste mutlaka bir şeyler öğrenir.’
Yarım saat kadar sonra okul
müdürümüz beni yanına çağırdı. Öğretmenler odasında ne yaptığımı sordu.
Sınav kâğıtlarını okuduğumu söyleyince müdür
‘Peki bir bey
gelmiş yanına ona ne söyledin’
diye sordu.
Öğretmen Okulundan yeni mezun olmuştum. İdealist bir yapıya sahiptim.
Gençliğin verdiği güçle kızgın bir şekilde
‘Size beni mi
şikâyet etti o bey’
deyince, müdür; o
beyin müfettiş olduğunu yanına gelip kendisine
‘Müdür bey benim sizi teftiş etmeme gerek yok
sizin zehir gibi gencecik öğretmenleriniz var kendisine teşekkürlerimi
iletin’"
dediğini anlattı.
İşte kendilerini
yakma pahasına gençleri aydınlatma isteği ile dolu, sayıları gittikçe
azalan Mustafa Kemal’in öğretmenlerinden biri ile yaptığım kısacık
sohbet.
Ne yazık ki
bugün Milli Eğitimimiz Atatürk'ün
"Efendiler;
yetişecek çocuklarımıza görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun her
şeyden önce; Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal
geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmenin gereği
öğretilmelidir"
sözlerini benimsemiş öğretmenlerin tasfiyesi için çalışan, Atatürkçü
düşüncenin tam tersinin hâkim olduğu bir anlayışa sahip öğretmenlerin,
kadrolaşmasını sağlayan Amerikalı uzmanların elindedir.
Maalesef bugünkü AKP iktidarı da dâhil geçmiş hiçbir hükümet; bu durumu
düzeltmeye çalışmamış, Amerika’ya “Fulbright
anlaşmasını yürürlükten kaldırıyorum. Gelecek nesillerimin eğitimini
kendim belirleyeceğim” diyememiştir.
Atatürk ilke ve
devrimlerini genç nesillere öğretmek için çaba harcayan Kemalist
öğretmenlerin sayılarının çoğalması umuduyla; başta annem ve babam
olmak üzere tüm Atatürkçü öğretmenlerin bu mutlu günlerini kutlarım.
|