|
|
Tayyip Erdoğan, Almanya’yı neden
suçlamaktaydı?
Kılıçların
çekilmesinin temeli neye dayanmaktaydı?
Kuşkusuz, belirleyici etken,
Almanya’nın her türlü lojistik, moral desteği verdiği terör örgütü
PKK’nın KCK
yapılanmasına yönelik operasyonlar ve Alman hukukunun Deniz Feneri e.V
soruşturmasıydı. AKP’nin AB’ye üyelik meselelerini geri plana itmesi,
AB’nin
lokomotifi Almanya’nın, Türkiye’den “siyasal,
ekonomik” beklentilerini gündeme taşımıştır.
Almanya, Türkiye’de faaliyet
gösteren aynı zamanda istihbarat örgütleri BND tarafından yönlendirilen
vakıfları aracılığıyla da, Türkiye’de “Alman ekolü” üzerine
çalışmalar
yapmaktaydı. Almanya dostluk grupları vs. adı altında faaliyetlerini
sürdüren
bu vakıflar, doğrudur BDP taşkilatlarıyla ve Güneydoğu’yla
ilgilenmektedir.
Ancak resmin tamamında, Türkiye’ye karşı bir karşılıklı güven
ortamının,
Almanya lehinde sağlanmasıdır. Böylelikle, saygın müttefik statüsüyle,
kamuoyundan yararlanabilecek, toplumsal muhalefeti (Bergama olayı gibi)
devlete
karşı kışkırtabilecekti.
AKP’li
yöneticiler ya da AKP’ye yakın, yandaş olarak tanımlanan, Erdoğan’ın
“kalemşörler” bu vakıfların toplantılarına katılmamış mıydı?
BDP Anayasa
komisyonu üyesi olan Prof. Dr. Büşra
Ersanlı’nın tutuklanmasına ilişkin; Aktif
Haber'in 17 Kasım 2001 tarihli haberinde:
“Öcalan tarafından kurdurulduğu saptanan
ve PKK propagandasının
yapıldığı sözde Siyaset Akademileri'nde ders veren Prof. Ersanlı'nın
terör
örgütüne BDP'li belediyeler aracılığıyla finansman sağladığı iddia
edilen Heınrich
Böll Stiftung Derneği ile de bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Başbakan
Erdoğan
geçtiğimiz ay, bazı Alman vakıflarının BDP'li belediyeler üzerinden
PKK'ya
yardım ettiklerinin tespit edildiğini açıklamıştı. Erdoğan'ın işaret
ettiği
Alman vakıf ve dernekleri Heınrich Böll Stiftung Derneği, Konrad
Adenaeur
Vakfı, Friedrich Ebert, Friedrich Naumann isimli kuruluşlardı. KCK
tutuklusu
Büşra Ersanlı'nın, bu kuruluşlardan biri olan Heınrich Böll Stiftung
Derneği
tarafından Türkiye'nin iç meselelerinin konuşulacağı yuvarlak masa
toplantısına
davet edildiği ve katıldığı belirlendi. 14 Eylül 2011 günü Heınrich
Böll
Stiftung Derneği'nin Ersanlı ile kurduğu irtibat Ersanlı'nın sorgu
tutanağına
yansıdı. Soruşturmada ayrıca, KCK'nın İstanbul yapılanmasında görev
alan birçok
örgüt mensubunun yanı sıra Osman Kavala'nın da Heınrich Böll Stiftung
Derneği'ndeki toplantılara katıldığı saptandı.”
denilmekteydi. Ersanlı’ya bu
gerekçelerle işlem yapan
Emniyet, Fethullah, AKP üçgeni; AKP kalemşörleri olan aynı zamanda
anılan Alman
Vakıflarıyla içli dışlı olan; İsmet
Özel, Orhan Koçak, Nilüfer Kuyaş, Beral Marda, Murathan Mungan, Barış
Pirhasan,
Berat Günçıkan, Recep Yazıcıoğlu, Ali Bayramoğlu, Prof.Dr. Burhan
Şenatalar,
Prof.Dr. Zafer Üskül, Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu, Cem Özdemir, Ionna
Kuçuradi,
Tarık Ziya Ekinci, Zafer Üskül, Yücel Sayman, Prof.Dr. Baskın Oran,
Hasip
Kaplan ve ismini yazamadığımız nice Cumhuriyet düşmanı isim
hakkında da
işlem yapacak mıdır?
Diğer bir çok sivil toplum örgütü, üniversite, dernek ve
vakıflar hakkında belirlenen “ilişkiler” dolayısıyla yasal süreç
işletilecek
midir?
Bu AKP kadrolarının görevleri gereği olanaklı değildi elbette!
Kemalist
Devrim Şehidimiz Dr. Necip Hablemitoğlu’nun
kitapları ve makaleleriyle ortaya koyduğu Almanya derin devleti
gerçeğini
verilerle irdeleyeceğiz ve Almanya’nın Türkiye’deki emelleri üzerinde
duracağız. AKP’yle birlikte derinlik kazanan konunun özünü paylaşmaya
çalışacağız. Almanya’nın, ulusal kurtuluş savaşıyla başlayan ve
Anadolu’daki
emellerinin kısa tarihçesini Cihan Dura’nın
saptamalarıyla şöyle açıklayabiliriz:
“Alman
vakıflarının Türkiye'deki faaliyetleri iki grupta toplanabilir:
1.
Kemalizmin
iflas ettiği, Türk ulusu diye bir ulus olmadığı yalanını yaymak;
2. Türkiye'de
yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak, bu amaçla Almanya'da sözde var
olan
federal sisteme geçişi benimsetmek."
Bu hedefler
yönünde; Heinrich Böll Vakfı yıkıcı faaliyetlerini Güneydoğu'da,
Kondrad
Adenaur Vakfı Çukurova'da sürdürmektedir. Türkiye
Belediyeler Birliği işte bu
sonuncu vakıf ile sıkı işbirliği içindedir. Meclis tutanaklarına
bakıldığı
zaman, Birliğin bu vakfın emelleri doğrultusunda faaliyet gösterdiği
anlaşılmaktadır.
Alman
hükümetleri 1919 yılından itibaren sınırları dışında yaşayan Almanların
durumunu ulusal bir dava olarak algıladılar. Bunu sorun haline
getirerek
Almanya’nın küresel çıkarlarını korumak amacıyla kullanmaya başladılar.
Kanıt
mı istiyorsunuz? İşte Weimar
döneminin ünlü başbakanı Stressmann'ın
sözleri:
-“Azınlıklar, bulundukları ülkenin siyasetini Alman
İmparatorluğu'nun
çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmalıdır.
-Kültür alanında, Alman kültürünün ve düşüncesinin,
bulundukları
ülkenin halkına yayılmasına çalışacaklardır.
-Ekonomik
açıdan ise hem Alman sanayiinin ürünlerinin pazarlanmasına ve
ham maddelerin elverişli koşullarda sağlanmasına aracılık edecekler,
hem de
Alman sanayiinin yurt dışındaki itibarının yükseltilmesine katkıda
bulunacaklardır.”
Benzer görüşler Hitler
döneminde büsbütün yaygınlaşmıştır. Almanya dışında yaşayan Almanlar,
yayılmacı
Alman dış politikasının birer aracı haline getirilmiştir.
Kâzım Karabekir Almanların
Anadolu'yu sömürgeleştirme planları için
“Alman Anadolu Komitesi” adlı
bir
dernek kurduklarını kaydetmektedir. Golç
Paşa'nın yanı sıra, bu derneğin üyeleri arasında bulunan
Alman Askerî Islah
Heyeti üyesi İmhor Paşa 1913'de
şunları söylüyordu:
“Anadolu'da 60-70
milyon insan iskân edilebilir. Oysa mevcut nüfus yalnızca 15 milyondur.
Türkler
bir ülkeyi imar etmesini bilmeyen bir millettir. Anadolu tam
sömürgeleştirilecek bir yerdir.”
demekteydi.
Almanya’nın
başkenti Berlin’de düzenlenen
“1937/38
yıllarında Dêrsim’de yapılan kitlesel katliam, soykırım olarak
tanınmalıdır”
başlıklı konferans 24 Kasım 2011'de başlamıştı.
Berlin Eyalet Parlamentosu’nda
yapılan konferansa; Sol Parti (Die Linke) tarafından organize edilen
konferansa,
Dêrsim’i Yeniden İnşa Derneği, Demokratik Alevi Dernekleri Federasyonu
(FEDA),
Berlin Kürt Meclisi, Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM) ile
Tigris
Akademisi gibi kurumlarda, destek veriyor.
Konferansa, Berlin Eyalet Başkanı Walter
Momper, milletvekili Giyasettin
Sayan, BDP milletvekili Şerefettin
Halis, gazeteci Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ahmet Karharaman, Haydar
Işık, Av.
Erdal Doğan, Prof. Ahmet Özer, Munzur Çem, yönetmen Çayan Demirer hazır bulunmuştu.
Berlin
Eyalet Parlamento Başkanı Waler Momper,
konferansta:
“Osmanlı döneminden sonra
Türkiye’de hükümeti Kürtlere yönelik katliamlar yaptı. Bu modern
Türkiye için
bir travma haline geldi. Bu katliamlar, 1915 yılında Ermenilerle
başladı.
Sadece fikir ve psikolojik açıdan bahsetmiyorum. Bu fiziksel de
öyledir.
Türkiye’de azınlıklar katliamları son yıllarda tekrar gündeme geldi.
Ermenilere
yapılanlar hepimizin bildiği bir şey. Ama Kürtlere yapılanlar da var.
Osmanlı
döneminde cumhuriyet ve şuanda da Kürtlere yapılanlar bir katliamdır.
Bir
kültür, dil katliamdan geçirildi. Bir halk yok edilmek istendi. Bu bir
soykırımdır.
Dêrsim’de insanlar, öldürüldü ve katledildi. Etnik azınlıklar
katliama uğratıldı. İsimleri değiştirildi. Bütün bunları hatırlamamız
gerekiyor.
Çünkü bunlar günümüzü de ilgilendiriyor. Sadece Almanya’da değil.
Türkiye de
aynı şeyler geçerli. Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmalı. Modern
Türkiye
Avrupa’ya ait. Ama diğer tarafta Türkiye AB’ye üye olmak istiyorsa AB
ölçülerini de uygulamak zorunda. O zaman azınlıklar, kendi haklarını
yaşamasını
isterler. Bizde o taleplerini iletmek zorundayız. Özellikle hükümet
çevreleri
bunları uygulanmalı bilincinde ama yüz yılda yapılanlar bu doğrultuda
değil.
Bazı yasalar çıkartıldı ama yeterli değil. Kürt belediye başkanlarının
buralara
gelememeleri haklarında açılan davlar, Kürtçenin yasak olması bize bunu
gösteriyor.”
demişti. Rahatsızlıklarından dolayı Yaşar
Kemal ve Gunter Grass'ın
katılamadığı konferansa Tayyip Erdoğan
bir tepki göstermiş midir?
Elbette hayır!
Ya
da Suat
Kınıklıoğlu’nun 2005
yılında, “US German
Marshall Fund”un Ankara
şubesini kurmusına ve bu şubeye
müdür olarak atanmasına ve Kınıklıoğlu’nun
daha sonraki seçimlerde de AKP’den milletvekili seçilmesine…!
Erdoğan,
Almanya’yla ilgili vakıfların
bazı siyasi partilere destek sağladığı yönündeki ifadelerini, Makedonya
dönüşü
sorulara verilen cevaplarıyla açıklamarıyla gündeme getirmişti:
-Operasyona
sebep olan
başka argümanlar var mı İçişleri Bakanlığı’nın elinde?
Evet. Var. -Ki beni çok rahatsız eden bir durumdur bu.- Bu belediyelere
bazı
vakıflardan destek gidiyor. Özellikle Almanlar bu konuda iyi durumda
değil.
Almanya’daki o vakfın ismini vermeyeceğim. Bu tür vakıflar özellikle
CHP’li ve
BDP’li belediyeler ile kredi sözleşmeleri yapıyorlar. Bu kredi
sözleşmelerini
yapmakla kalmıyorlar hangi müteahitlerle iş yapmaları gerektiği
konusunda
işaret veriyorlar. Bu yolla resmen PKK’ya para gönderiyor o vakıflar.
-Yöntemleri nasıl peki?
Kredi sözleşmesi yapıyor. Bununla da kalmayıp hangi müteahite vereceği
konusunda işaret veriyor. Kanalizasyon işi yapıyor. Ama şu firmaya
vereceksiniz
diyor. Tabii, baktığınızda yasaya uygun gibi görünüyor olay.
-Sizin rahatsız olduğunuz bu durumdan Alman hükümetinin haberi var mı?
Duyurduk. Haberleri var ama nedense vurdum duymaz davranıyorlar bu
konuda.
-Hangi vakıflar bunlar?
Gazetecisiniz. Araştırın bulun...
Konuyla
ilgili araştırıp bulanlar, cezaevine hapsedilmişti ya da daha
iktidarlarının
ilk günlerinde suikastle şehit edilmişti. Erdoğan,
sanki bunları bilmiyormuşcasına ve Makedonya dönüşü söyledikleriyle
ilgili
sanki “günah çıkarmıştı”: Recep Tayyip Erdoğan, Alman vakıfların
bazı belediyelere yardım yapmasıyla ilgili olarak, '
'Konunun aslı: Bu söylenen vakıflar benim konuşmamla da gündeme
gelmedi. Aslında Türkiye'de bu konu daha önce, medya vasıtasıyla
gündeme gelmiş
konulardır. Alman vakıflarının ki uzun zamandır Türkiye'de ne yazık ki
buna
benzer bazı girişimleri olmuştur. Hatta ana muhalefet partisine bu
şekilde
yardım konusu tartışma konusu da olmuştur, tartışılmıştır, medyada bu
yayımlanmıştır. Fakat tabii o gündür bugündür bu iş üzerine gidilmediği
için
belki belli noktada kalmıştır.
Şu anda ana muhalefet partisi lideri kendi
belediyelerini bir araştırsın. 'Sizin hanginiz Alman vakıflarından
herhangi
biriyle bir kredi görüşmesi içindesin diye bir sorsun'. Bunlar ufak
belde
belediyesi de değil, ilçe belediyesi de değil, bir araştırırsa, bak ben
bu
kadarını kenara koyuyorum. Çalışma zeminini daha da daralttım. Ama,
özel bir
konuda bir bilgi isterse lütfederler, kendisiyle bunu da ayrıca
görüşürüz. Onu
da medya aracılığıyla yapmamıza gerek yok. O zaman kendilerine çok daha
farklı
bir şekilde yardımcı oluruz. Kapıya koyup koymaması o kendi bileceği
bir
iştir'' dedi.
AKP’li
Erdoğan’ın diline pelesenk
etmiş
olduğu Alman Vakıfları’nın Türkiye’deki faaliyetleri konusu dışında,
Almanya’nın BND destekli vakıfları aracılığıyla Türkiye’de etnik,
kültürel,
ırkçı ve dinsel misyoner kuruluşları olduğu birleştirilip, misilleme
olarak
Almanya’da “dönerci cinayetleri”
olarak anılan süreç birlikte yoğrulduğunda; neden Almanya’nın bu denli
gündeme
geldiği noktası açılmaktadır:
Elbetteki süreç, Almanya’daki Deniz Feneri e.V.
şirketi soruşturması, Euro 7 soruşturmaları kapsamından bağımsız
düşünülemeyeceği gerçeği gün gibi ortadadır. Erdoğan ve şürekâsı,
süreci bir
misilleme olarak gerçekleştirmiştir. Bu sürece ilişkin Almanya’da Alman
Sol
Partisi bir dizi soru önergesi vermiştir. Kısaca, olaylar, soğuk savaş
ortamında sürmektedir.
Yoksa Tayyip bey ve
şûrekası, Türkiye’de Alman
vakıflarının faaliyetlerini durduracak bağımsızlık sahibi değillerdi.
Bu konuda
kararlılıklarını gösterseler, Dr. Necip
Hablemitoğlu’nun çalışmaları üzerine işlem yapmaktan
kaçınmamaları
gerekmekteydi!
Kaldı ki, Almanya’da Milli Görüş’ün her türlü desteği söz
konusuydu. Erdoğan, Almanya’yı karşısına alacak kadar bağımsız, iradeli
ve
onurlu bir siyaset izlemekten uzaktı. Erdoğan’ın
Alman vakıfları konusundaki açıklamalarını takiben, Almanya’da Sol
Parti de
misilleme yapmıştı. Fethullah Gülen’in
Almanya’daki faaliyetlerinin açıklanması üzere soru önergeleri
veriyordu.
Almanya
Sol Parti (Die Linke), Fethullah Gülen Grubu'nun ülkedeki faaliyetleri
ile
ilgili CDU/CSU ve FDP koalisyon hükümetine 17 soruluk önerge sundu.
Önergede
hükümetin cemaate doğrudan ve dolaylı desteği de soruldu:
- Federal Hükümet, Fethullah Gülen Grubu ile ilgili
anayasal açıdan da önem arz eden hangi bilgilere sahip?
- Hükümet, Fethullah Gülen ve yandaşlarının temsil
ettiği dünya görüşünün Almanya'nın anayasasıyla bağdaştığını düşünüyor
mu?
- Alman resmi makamlarla Fethullah Gülen Grubu veya
ona yakın dernekler arasında ilişkiler kuruldu mu?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Almanya'daki
toplumsal ve resmi yapılara sızdığı konusunda hangi bilgilere sahip?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Almanya'daki
siyasi partilerle bağlarına ilişkin hangi bilgilere sahip?
- Fethullah Gülen Grubu'nun ya da ona yakın duran
derneklerin organizasyon, proje veya etkinlikleri hangi düzeyde maddi
destek aldı?
- Fethullah Gülen Grubu'na yakın duran ya da ona
bağlı olan hangi dernek ve örgütler hükümetin bilgisi dahilinde
Almanya'da faaliyet yürütüyor?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'na yakın duran veya
ona bağlı olan hangi Almanca yayınları (gazeteler, dergiler,
yayınevleri, internet siteleri vs.) biliyor?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'na yakın duran veya
bağlı olup Almanya'da faaliyet yürüten hangi okul ve dershaneleri
biliyor?
- Kaç ve hangi durumda, Almanya'da Fethullah Gülen
Grubu'na yakın duran veya bağlı olan okullara eğitim izni tanınmadı
veya iptal edildi? (Lütfen sebepleri de bildirin)
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'na yakın duran veya
bağlı olan hangi şirketleri biliyor?
- Hükümetin tahminlerine göre Fethullah Gülen'in
Almanya'daki taraftar sayısı ne kadar?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Türk aşırı
sağcılarla ilişkisi hakkında hangi bilgilere sahip?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Almanya'daki
Milli Görüş'le ilişkisi hakkında hangi bilgilere sahip?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Türkiye'deki
devlet yapılarına sızması ile ilgili hangi düzeyde bilgi sahibi?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun Türkiye'deki
karşıtlarına uygulanan devlet baskısı konusunda hangi bilgilere sahip?
- Hükümet, Fethullah Gülen Grubu'nun CIA ile
ilişkileri hakkında hangi bilgilere sahip?
Geçmişten bu
yana, Almanya’da yaşanan Türklerin öldürülmesi olayları, Türklerin
dükkanlarının
yağmalanıp, yakılmasının ardında kuşkusuz BND’nin rolü yüksektir.
İstihbaratın
katkısı olmaksızın bu süreç işleyemez.
Almanya'da 8 Türk dönerci ve bir
Yunanlı çilingirin öldürüldüğü seri cinayetlerin sorumlularının bir
Neo-Nazi
grubu olduğunun ortaya çıkmasının ardından ülke yeni iddialar ile
sarsılıyor.
“Dönerci cinayetleri” olarak anılan seri cinayetlerin failleri olan
Nasyonal
Sosyalist Underground (NSU) adlı örgüte üyesi Beate Zschape, Uwe
Muhdlos ve Uwe
Bönhardt'ın Alman istihbarat iç teşkilatının muhbirleri olduğu, hatta
istihbaratçıların üçlüye kaçmaları için yardım ettiği iddiaları ortaya
atıldı.
Alman basınının yaptığı araştırmalar ise iddiaları güçlendirecek
kanıtlar
ortaya koyuyor.
Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesinin haberine göre,
6 Nisan 2006'da Kassel kentinde internet kafesinde öldürülen 21
yaşındaki Halit
Yozgat'ın cinayetinde Alman iç istihbarat teşkilatı olan Anayasayı
Koruma
Dairesi'nin izi görülüyor.
Habere göre, Yozgat öldürüldüğü gün internet
kafesinde Anayasayı Koruma Dairesi'nin Hessen eyaletindeki bölümünden
bir
istihbaratçı vardı. Hatta bu kişi cinayet işlenmeden sadece birkaç
dakika önce
kafeden ayrıldı. Gazete, cinayetin ardından kafede kurban dahil 7 kişi
bulunduğuna
dair tutanak tutulduğunu, ancak sadece beş kişinin ifadesinin
alındığına dikkat
çekti. Gazete bu 7'inci kişinin istihbaratçı olduğunu ve cinayetten 10
gün
sonra polise ifade verdiğini yazdı.
Hakkında soruşturma yapılan bu görevli
delil yetersizliğinden serbest bırakıldı ve daha sonra görevden alındı.
Bild
gazetesi ise FAZ'ın haberi üzerine yaptığı araştırmalar sonucunda, bu
istihbaratçının işlenen dokuz cinayetten altısında olay yerinin
yakınlarında
bulunduğunu öne sürdü.
Haberde bu kişinin muhbir olarak çalıştığının ortaya
çıkmasından sonra, 2007 yılında cinayetlerin de sona erdiği belirtildi.
Hessen
Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi ise bu konuda açıklama yapmaktan
kaçındı. Bild
gazetesinde önceki günkü haberinde de aşırı sağcı katillerin iç
istihbarat ajansı
olan Federal Anayasayı Koruma Dairesi'nden pasaport almış olduğunu
yazmıştı.
Güvenlik kaynaklarına dayandırılan habere göre, intihar eden 2 aşırı
sağcının
oturduğu karavanda, sadece gizli servis çalışanlarına verilen cinste
pasaportlar bulundu.
İktidar koalisyonu Hristiyan Birlik partilerinin (CDU/CSU)
Federal Meclis Grubu iç politika sözcüsü Hans-Peter Uhl, Bild'e “Bu tür
belgeleri kural olarak sadece İstihbarat Teşkilatı adına gizli olarak
çalışan
görevliler alır, yani İstihbarat Teşkilatıyla yakın bir şekilde
işbirliği yapanlar”
dedi.
Başbakan
Tayyip Erdoğan'ın 'Alman vakıflarının faaliyetleri ve terör finansamı'na
ilişkin
sözleri bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Alman istihbaratının
Türkiye
operasyonlarının irdelenmesi için elverişli bir ortam oluştu. Ancak bu
da çok
kısa sürdü ve hiçbir sonuç alınamadı.
Nedense konu Almanya olunca Türkiye'de
herkes özellikle de entelektüel camiayı ve sivil toplum örgütlerini bir
sessizlik kaplıyor. Şimdi yeni bir olay var karşımızda...
Cinayetleri
işleyenler de ajanmış! Alman istihbaratının muhbirleriymiş. Almanya
şimdi bu
örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki
bu
soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu
gibi mi
olacak?
Şimdiden not edeyim, hiçbir şey çıkmayacak.
Alman hükümeti bir süre
sonra dosyayı kapatacak, olayları unutturacak. Türkiye'de kimse de bu
olayların
üzerine gidemeyecek, soruşturmanın takipçisi olamayacak.
İbrahim Karagül’ün “konu
Almanya olunca Türkiye'de herkes özellikle de entelektüel camiayı ve
sivil
toplum örgütlerini bir sessizlik kaplıyor” saptaması bir
gerçeği ortaya
koyuyor.
Yanıtı çok nettir temelde; sivil toplum örgütleri Türkiye’nin aleyhine
faaliyet programları hazırlarlar ve bu süreç onları kaynak arayışına
iter. Aynı
zamanda bir kazanç kapısı olan bu “sivil
toplum” oyunculuğunun altında yatan emperyal çıkarları
irdelemek
gerekmektedir.
Bianet'en Ekin Karaca’nın haberine
göre Heinrich
Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi Ulrike
Dufner, herhangi bir belediyeye, örgüte, gruba kredi verme
yetkilerinin
hukuken de olmadığını, kendilerinin sadece geliştirilen projelere
destek
verdiklerini söyledi. Dufner
ayrıca:
"Gazetecisiniz, siz araştırın,
diyerek genel bir tanımlamada bulunması hiç hoş değil. Bu iddialarıyla
BDP ve
CHP’li belediyeleri de suçluyor. Bu çok korkunç bir şey. Sanki
Almanyalı
derneklerin, vakıfların bir parti ve grupla çalışması durumunda
‘yasadışı’
faaliyet yürütülüyormuş gibi bir izlenim yaratılmış oldu bu
söylemlerle. Kaldı
ki, hangi partiden olursa olsun, demokratik yollarla seçilen bir
belediye ile
iş birliği yapmak son derece doğal. Eğer Tayyip Erdoğan bizim AKP’li
belediyelerle çalışmamızı istiyorsa, bunu açıkça söylesin. Biz
demokratik her
partiyle çalışabiliriz. Bizim hiçbir partiyle özel bir yakın bağımız
yok.’’
diyebiliyordu.
Elbette belirli siyasal görüş söz konusu değildi, söz konusu olan ve Dufner’in söyleyemediği Almanya’nın
çıkarlarıydı. Bunun için de her siyasal oluşumla, her dernek ve vakıfla
ilişki
kurulabilir ve “Alman ekolü” yerleştirilerek Almanya lehine “istihbarat çalışması” yapılabilirdi.
Deniz
Feneri Davasında Gelişmeler
Deniz
Feneri
davasında 5 yıl 10 ay hapis cezası alan Mehmet
Gürhan, 2000 yılında Almanya’da faaliyet gösteren Deniz
Feneri e.V.’nin
başkanıydı. Mehmet Gürhan aynı
zamanda Avrupa’daki Kanal 7’nin temsilcisiydi.
Kanal 7’nin Almanya’daki
yayınlarını Kanal 7 INT logosuyla gerçekleştiren şirketin ilk ismi,
Media 7
GmbH’ydi. 20 Kasım 1995’te kurulan bu şirket, 25 Şubat 2000 tarihinde
sermaye
artırımına giderek toplam sermayesini 10 milyon marka çıkardı.
Sermayenin 9
milyon 950 bin marklık kısmını Yimpaş’ın Almanya’daki en önemli şirketi
Yimpaş
Verwaltungs GmbH verdi. Sermayenin 25 bin markı Mehmet
Gürhan’a aitti. Mehmet
Gürhan Kanal 7’deki temsilcilik görebini Yimpaş’ın
Almanya’daki şirketinin
bir numaralı ismi Faik Gürler’e
devretti. Faik Gürler, Yimpaş’ın
patronu Dursun Uyar’ın bacanağıydı.
Kanal 7 kurulurken, 10 milyon markı Mehmet
Gürhan’a Faik Gürler’in
kardeşi,
Hüseyin Gürler verdi.
Hüseyin Gürler, Almanya’daki Deniz
Feneri’nde yönetici konumundaydı. Yimpaş davasından Almanya’da Faik Gürler hapis cezası çekmekteydi. Faik Gürler, Yimpaş’ın bir başka
dolandırıcılık davasında yargılanırken yanında, Mehmet
Gürhan’ın Yimpaş’ta yönetici olan kayınpederi Şükrü
Kurum vardı. Şürkü Kurum’un
oğlu Recep
Kurum da Deniz Feneri e.V’de görev yapmaktaydı.”[7]
Almanya’daki Deniz
Feneri e.V soruşturmasının
başlamasının ardından, Türkiye’deki ayağı olan Deniz Feneri, Kanal 7 ve
Yimpaş
soruşturma kapsamına dahil edilmesi dikkatle beklenmekteydi.
Türkiye’de dünden
bugüne ilişkiler ağı şöyle özetleniyordu:
1982 yılında, yeşil sermaye şirketi
Yimpaş, Dursun Uyar tarafından
kurulmuştu. Tayyip Erdoğan yönetici
olmuştu.
1984’te Tayyip Erdoğan,
1983’te kurulan Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985’te de
Parti
İstanbul İl Başkanı ve parti MKYK üyesi olmuştu.
1993’te Refah Partisi İstanbul
İl Başkanı olan Tayyip Erdoğan,
Kanal 7’yi kurmak için Ankara’ya gidiyor. Yanında, Deniz Feneri’nin
yöneticileri Zekeriya Karaman ve Zahid Akman bulunmaktaydı.
Kanal
için
bağış paralarının akacağı Yeni Dünya İletişim A.Ş. kuruluyor.
1994’te, İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdoğan’ın
o dönemki lideri Erbakan’a göre “cihadın
sesi” Kanal 7 kuruluyor. Kanal 7’nin kuruluşunda
Haşim Bayram büyük rol
oynuyor ve Almanya’da camilerde bu kanal için paralar toplanıyordu.
1997’de 28
Şubat’ın ardından Fazilet Partisi kuruluyor.
Tayyip Erdoğan ve Melih
Gökçek, Dursun Uyar’la birlikte Almanya’daki bir etkilikte
şeriatçı
sloganlar atılıyor ve bunu Kanal 7 naklen yayınlıyordu.
1998’de, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin reklamlarıyla beslenen Kanal 7’de Deniz Feneri
doğuyordu.
Beşir Atalay, Veli Korkmaz, Zahid Akman,
Dursun Uyar, Tayyip Erdoğan’ın akrabası Zekeriya
Karaman aynı şirkette yönetici oluyorlardı.
1999’da da
Almanya’daki Kanal 7 INT’te Deniz Feneri e.V doğmuştu. Yimpaş’ta
müdürlük yapan
Mehmet Gürhan, Dernek
başkanlığını
üstleniyordu.
2002’de AKP tek başına iktidara geliyor ve Yimpaş’ta yönetici
olarak görev yapan isimler bakan, milletvekili, il genel meclisi üyesi
oluyor.
2004’te Yimpaş yöneticisi Veli Korkmaz,
Alman Polisi tarafından dolandırıcılıktan arandığı sırada AKP’den
Kırıkkale
Belediye Başkanı seçiliyordu.
AKP hükümeti yaptığı yasa değişikliğiyle
Türkiye’deki Deniz Feneri’ne kamu yararına çalışan dernek statüsü
kazandırmaktaydı. Deniz Feneri böylelikle, izin almadan para toplama
yetkisi ve
vergi muafiyeti kazanmaktaydı.
2005’te Almanya’da nitelikli dolandırıcılık
suçlamasıyla Yimpaş patronu Dursun Uyar
hakkında interpol kanalıyla uluslararası yakalama kararı çıkartılıyor.
AKP
hükümeti, Türk vatandaşı olduğu için Dursun
Uyar’ı Almanya’ya teslim etmiyordu.
Zahid
Akman RTÜK başkanı olmuştu. Almanya’da Deniz Feneri e.V’ye
akan bağış
paralarıyla kurulan şirketlerdeki hisselerini, Deniz Feneri e.V
davasının bir
numaralı sanığı Mehmet Gürhan’a
devrediyordu.
2006’da Mehmet Gürhan,
Deniz Feneri e.V’nin başkanlığını bırakıyor ve görevi Mehmet
Taşkan alıyordu. 2007’de, Frankfurt’ta Deniz Feneri e.V’ye
ve Euro 7’ye Alman polisi baskın düzenliyor.
Mehmet Gürhan, Mehmet
Taşkan
ve Firdevsi Ermiş
tutuklanıyordu.
Ermiş, mahkemedeki ifadesinde: “kurulan
şirketlerin amacı Milli Görüş ve AKP siyasetibi aşılamaktı”
diyor, Gürhan’sa sus hakkını
kullanıyordu.
Mehmet Gürhan, Zekeriya
Karaman’ın bilgisi dahilinde Deniz Feneri e.V’ye akan
bağış paralarıyla 1 milyon 100 bin avroya gemi satın alıyor.
Gürhan hapisteyken, Euro 7’ye
ait olan
gemi Haydarpaşa’ya demirliyor. Skandal ortaya çıkınca gemi satılıyor,
milyonlarca avronun akibetiyse bilinmiyor. AKP, ikinci kez tek başına
iktidar
oluyordu.
2008 yılında Deniz Feneri e.V davasında üç isim Almanya’da
tutuklanıyor. Alman savcılığının iddianamesinde AKP hükümetinin bu
davada
sanıklar için siyasi baskı yaptığı yazıyor. Mahkeme gerekçeli kararında
asıl
faillerin Türkiye’de olduğuna işaret ediyor.
Kanal 7’nin tepe yöneticileri Zekeriya
Karaman, İsmail Karahan, Mustafa
Çelik, Harun Kapıyoldaş’la RTÜK Başkanı Zahid
Akman olduğu açıklanıyor. Almanya’daki tutuklamaların
ardından, AKP hükümeti aylar sonra, esas olarak Türkiye’yi ilgilendiren
dava
dosyasını nihayet Alman makamlarından istiyor.[8]
Deniz Fener
davasında önceki savcıların görevden alınmasına neden olan şüphelilerin
ortağı
olduğu şirketlerin taşınmazları üzerindeki tedbir kararı yeni
savcıların göreve
gelmesinin ardından kaldırıldı.
Deniz Feneri soruşturmasını yürüten eski savcı Nadi
Türkaslan’ın talebi üzerine Ankara
3. Sulh Ceza Mahkemesi, soruşturma kapsamında bulunan 18 şüphelinin
sahip
olduğu malvarlıklarıyla ilgili 1 Haziran 2009’da tedbir kararı almıştı.
Bu
karara tutuklu bulunan şüphelilerin başvurusu üzerine Ankara 20. Asliye
Ceza
Mahkemesi, 19 kişinin tedbirli olan tüm malvarlıkları üzerindeki
tedbiri, Deniz
Feneri e.V. Derneği’nin kuruluş tarihi olan 27 Şubat 1999’u kabul
ederek bu
tarihten önce edindikleri mallarla sınırlı olarak kaldırdı.
Buna rağmen mahkeme
ortak olunan şirketlerin sahip oldukları mal varlıklarındaki tedbir ile
ilgili
bir karar almamıştı.
Başsavcı vekili Harun
Kodalak’ın koordinesinde soruşturmayı yürüten savcılar Veli Dalgalı ve Hakan
Pektaş,
geçtiğimiz gün, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Tasarruf İşlemleri
Daire
Başkanlığı’na bir yazı yazarak soruşturma kapsamındaki tüm
şüphelilerin, Deniz
Feneri e.V. Derneği’nin kuruluş tarihi olan 27 Şubat 1999’dan önce
edindiği
mallar üzerindeki tedbirin kaldırılmasını talep etti. Savcılar ayrıca “tahrifat”
iddialarına neden olan Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararının tam
metnini
de Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gönderen savcılar şüphelilerin
ortağı
oldukları şirketlerin sahip olduğu taşınmazlar üzerindeki tedbirlerin
kaldırılmasını da talep etti.
Almanya’da faaliyet gösteren
Deniz Feneri e.V Derneği aracılığıyla Türkiye’de faaliyet gösteren
Kanal 7
televizyonu başta olmak üzere bazı şirketlere yasadışı yollardan para
transferi
yapıldığı iddiasıyla açılan soruşturmada Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
(RTÜK)
eski Başkanı Zahid Akman’ın da
aralarında bulunduğu 9 kişi tutuklanmıştı.
11 Temmuz'dan beri tutuklu olan 6
kişi bugün serbest bırakıldı. Akman
dışında serbest bırakılan kişiler şöyle: Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı
Zekeriya Karaman, Genel Yayın
Yönetmeni
Mustafa Çelik, Yönetim Kurulu
üyesi İsmail Karahan, İzzet Kurum
ve Ali Solak.
Deniz Feneri
Davası’nı özetlersek:
“Almanya’daki Deniz Feneri e.V. davasının Türkiye
bağlantılarının araştırıldığı soruşturmada, halen cezaevinde bulunan
son 2 tutuklu
Kanal 7 Mali İşler Sorumlusu Harun
Kapıyoldaş ve Kanal 7 Planlama ve Teknik Daire Başkanı Muzaffer Şafak, toplam 125 bin TL
kefaletle tahliye edildi.
Örgüt
liderliği ile suçlanan eski RTÜK Başkanı Zahid
Akman ile 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya
Karaman’ın da aralarında bulunduğu diğer şüpheliler, 21
Ekim’de herhangi
bir kefalet ödemeden serbest bırakılmıştı. Kapıyoldaş
ve Şafak ise örgüt üyeliği ile
suçlanıyordu.
Ankara 13. Asliye Ceza Mahkemesi, Akman
ve Karaman’ın da
aralarında bulunduğu 6 kişiyi tutukluluğun cezaya dönüşebileceği, kaçma
şüphesinin olmadığı, delillerin toplandığı ve delillerin yok edilmesi
ihtimalinin ortadan kalktığı gerekçeleriyle serbest bırakmıştı. Bu
tahliyelerin
ardından gözler soruşturmada tutuklu bulunan son 2 isme çevrilmişti. Bu
2
ismin, diğer 6 şüphelinin serbest bırakılmasının ardından yaptıkları
tahliye
talebi ise delillerin henüz toplanmadığı gerekçesiyle reddedilmişti.
Bunun
üzerine Kapıyoldaş ve Şafak’ın avukatları bir üst mahkemeye
başvurdu.
Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesi, bu kez delillerin toplanmış
olduğuna kanaat getirerek, Kapıyoldaş’ı
75 bin TL, Şafak’ı ise 50 bin TL kefaletle tahliye etti. 2 şüphelinin,
Cumartesi günü söz konusu parayı yatırdığı ve serbest kaldığı
öğrenildi. Deniz
Feneri e.V soruşturması kapsamında,
tutuklu bulunan isim kalmadı.
Bu
süreç içinde, AKP’li 150’yi aşkın milletvekili, Deniz Feneri davasından
tutuklu
olan şahısları cezaevinde ziyaret etmişlerdi. Tutukluların,
salıverilmesi
konusunda baskı uyguladıkları sanılan bu vekiller, “adil yargılamayı
etkileme”den ötürü davaya bulaşmış durumdaydılar. Onların ziyaretleri
sonuç
vermiş ve Deniz Feneri davasında tutuklu kalmamıştı.
CHP Konya milletvekili Atilla
Kart, düzenlediği basın toplantısında:
“Neden 150’yi aşkın AKP’li milletvekili
ve 2 Bakan gruplar halinde
Sincan Cezaevini ziyaret eder? Burada
şüphelilere birtakım teminatlar mı
verilir? Bu durum bile başlı başına, şüphelilere imtiyaz
yaratmak ve adli
mercilere gözdağı vermektir. İtiraf psikolojisi içine girenlere, acaba
biraz
sabredin mi deniyor?
AKP, maalesef bu tablonun odağında yer almaktadır. AKP’nin
paniği buradan kaynaklanmaktadır. Gözü kara bir şekilde karartma
yapılmakta,
delilleri ve soruşturmaya müdahale edilmektedir. Deniz Feneri
ilişkilerini ve
bu kirli ilişkileri takip edeceğiz."
diyordu.
Yıldırım
Koç, konuyla ilgili önemli bir
yazı kaleme almıştı:
“Bu ara Alman
vakıfları gündemde. Ancak bu tartışmayı PKK’ya yardım iddiasıyla
sınırlı
tutmamak gerekli. Esas önemli olan, bu vakıfların Türkiye’deki
gelişmeler
hakkında bilgi/istihbarat toplama ve süreçleri etkileme çabaları. Bu
konuda en
güvenilir kaynak, rahmetli Dr. Necip
Hablemitoğlu’nun Alman Vakıfları, Bergama Dosyası (Otopsi
Yay.,2001)
kitabıdır.
Hablemitoğlu, kıymeti
yeterince bilinmeyen değerli aydınlarımızdan biridir. Fethullah
Gülen hareketini Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir biçimde Hablemitoğlu, “Köstebek”
kitabında ele
almıştı.
Türkiye’de faaliyet gösteren en önemli Alman vakıflarından biri
Friedrich Ebert Vakfı’dır. 1990’lı yıllarda Türk-İş Genel Başkan
danışmanıydım.
Bu sıfatımla, Friedrich Ebert Vakfı’nın çeşitli konularda düzenlediği
toplantılara katıldım. İlk başlarda Türkiye temsilcileri Jörg
Lange isimli genç bir kişiydi. Bir gün beni aradı, kendisinin
ayrılacağını, yeni atanacak temsilciyle benim ziyaretime gelmek
istediklerini
söyledi. Randevulaştık. Türk-İş’teki odama geldi.
Yeni temsilci Hans Schuhmacher
isimli bir kişiydi.
Kendisini tanıtırken geçmiş görevlerinden söz etti. Yanlış anımsıyorsam
Friedrich Ebert Vakfı yetkilileri düzeltsin. Yanılmıyorsam 1989-1992
döneminde,
Sovyetler’in çöküşü sırasında, Moskova bürosunda görevliymiş. Daha
sonra Güney
Afrika’ya gitmiş. Irk ayrımı rejiminin çöküşü sürecinde oradaymış.
Oradan
Pekin’de görevlendirilmiş. Bereket orada bir rejim değişikliği olmamış.
Arkasından, galiba Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde üst düzey bir
görevin
sonrasında Türkiye’de görevlendirilmiş. İnsani ürkütücü bir görev
sıralaması.
Beni akşam yemeğine davet etti. Yemekte H.Schuhmacher
ve Vakıf’ın Ankara temsilcisi (yanılmıyorsam Levent Bey) vardı. Türk-İş
ile çok
yakın ilişki içinde olmak istediklerini söyledi. Yardım
yapabileceklerdi; ortak
projeler geliştirilebilirdi. Ben de, Türk-İş’in 1992 yılındaki genel
kurulda
aldığı bir kararı hatırlattım. “Bu karara göre Türk-İş’in
yabancı
devletlerden para alan kuruluşlarla işbirliği yapması mümkün değil;
sizin
gelirinizin bir bölümü Alman devletinden geliyor,” dedim.
“Kesinlikle doğru
değil,” dedi. Şaşırdım. “Nasıl yani,” dedim, “sizin
gelirinizin bir bölümü
Alman devletinden değil mi?” Gayet sakin bir biçimde,
“hayır,” dedi ve
devam etti, “bizim
gelirimizin tümü Alman devletinden, ancak biz bağımsız bir
kuruluşuz.”
Yıldırım Koç’un
sorusuna yanıt veren
Alman temsilcisinin söylediği: “bizim
gelirimizin tümü Alman devletinden, ancak biz bağımsız bir kuruluşuz.”
Her
şeyi ortaya koymaktaydı.
Gelirinin tümü bir devletten olan kuruluşun, o
devletin politikalarından, kültüründen, ulusal çıkarlarından ne kadar “bağımsız” olabileceği gün gibi
ortadadır.
NOT:
Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için
önerebileceğim kitap ve yazılar var. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun “Alman
Vakıfları ve Bergama Dosyası” kitabı, Ergün Poyraz’ın “AKPapa’nın
İçgüdüsü”
kitabı, benim “Sivil
Casus”, “Madenler
ve Emperyalizm” kitapları.
[2] Ali Güler, Berlin Eyalet Başkanı
Dêrsimde katliam yapıldı, 24 Kasım
2010, ANF
[3]
Tayyip Makedonya dönüşünde uçakta röportaj veriyor, Vatan, 02/10/2011
Deniz Feneri’nde savcılar değişti,
tedbir kalktı, 21.10.2011, Vatan
Gazetesi
|