İstihbarat23 Kasım 2011 00:00

OdaTV Davasında Taktik Hatası ve Hep Aynı Yanlışlar - Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat

Davadan çekilmesi istenen bir mahkeme başkanından tahliye talepleri başta olmak üzere muhtelif istekleri değerlendirip karara bağlanması beklenemeyeceğine göre duruşmada alınan tek kararın reddi hakim talebinin bir üst mahkemeye iletilmesi olmasını ve duruşmanın bu karardan sonra sona erdirilmesini doğal karşılamak gerekiyor. Burada doğal karşılanamayacak olan ve insanı üzüntülere sevkeden, beşinci yıla giren "Ergenekon" duruşmalarında sanıklar cephesinin, -avukatlar başta olmak üzere- neden yaşananlardan bir ders çıkarmadığıdır. cialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon

OdaTV Davasında Taktik Hatası ve Hep Aynı Yanlışlar

Fatma Sibel Yüksek - Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

23.11.2011


22 Kasım'da Çağlayan Adliyesi'nde ilk duruşması yapılan Odatv davasını aylar öncesinden gidip izlemeye hazırlanıyordum ama şahsi bir mazeretimden dolayı bu mümkün olmadı.

Fazla bir şey kaçırmadığımı ajanslardan ve televizyonlardan geçen haberleri görünce anladım. Belli ki (ve de doğal olarak) sanıklar bu önemli duruşmaya sıkı bir hazırlık yapmışlar, uzun ve etkili konuşmalar yapmayı planlamışlardı ancak sonuç bekledikleri gibi olmadı ve saat 11.00'de duruşmanın kimlik tespiti ile başladığını duyuran Anadolu Ajansı, yaklaşık iki saat sonra duruşmanın bittiğini ve bir sonraki celsenin 26 Aralık'a ertelendiğini bildiren haberi geçti.

Böyle bir davada "hukuk" kavramını kullanmak abes olacak ama ilk duruşmayı bu kadar çabuk bitiren mahkeme heyetinin "hukuken" makûl bir gerekçesi vardı çünkü sanık avukatları, mahkeme başkanı için redd-i hakim talebinde bulunmuşlardı...

Davadan çekilmesi istenen bir mahkeme başkanından tahliye talepleri başta olmak üzere muhtelif istekleri değerlendirip karara bağlanması beklenemeyeceğine göre duruşmada alınan tek kararın reddi hakim talebinin bir üst mahkemeye iletilmesi olmasını ve duruşmanın bu karardan sonra sona erdirilmesini doğal karşılamak gerekiyor.

Burada doğal karşılanamayacak olan ve insanı üzüntülere sevkeden, beşinci yıla giren "Ergenekon" duruşmalarında sanıklar cephesinin, -avukatlar başta olmak üzere- neden yaşananlardan bir ders çıkarmadığıdır.

Neden her davada sil baştan aynı yöntemlere başvurulduğu ve neden küvete düşmüş bir örümcek gibi davranmakta ısrar edildiğidir...
 
Birinci ve ikinci "Ergenekon" davalarının pek çok duruşmasını izledim. Balyoz ve Islak İmza duruşmalarını izleme fırsatım olmadı. Daha birinci davada "Ergenekon" denilen bu kurt kapanının kimler tarafından hazırlandığı ve amacın ne olduğu neredeyse bütünüyle ortaya çıktı aslında. Başvurulan savunma yöntemlerinden hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu da öyle.

Örneğin, binlerce sayfayı bulan iddianamenin savcılık makamınca tamamının değil özetinin okunmasını sağlamak doğruydu; bu zaman kaybından başka bir şey değildi zira. "Ergenekon" davalarının sürüklenmek istendiği çıkmaz düşünüldüğünde, sürecin uzatılması kesinlikle sanıkların lehine bir durum değildi.

Hem artık şu da biliniyordu ki AKP iktidarının "yargı reformu" dediği şey, yargının iktidara bağlanmasından başka bir şey değildi. Kameralar önünde Başbakan'a topuk selamı veren bir şahsın Anayasa Mahkemesi üyeliliğine getirilmesiyle ve Haşim Kılıç'ın yeniden başkanlığa seçilmesiyle başlayan sürecin HSYK, Yargıtay ve Danıştay'ı ele geçirerek ilerleyeceği ortadaydı.

"Ergenekon" davalarından istenen sonucun çıkarılabilmesi için Hem Beşiktaş Adliyesi'ndeki iktidarla yakınlığı olmayan hakim ve savcıların birer birer temizlenmesi, hem de HSYK ve Yargıtay'ın yapısının değiştirilmesi gerekiyordu. O bakımdan, dava sürecinin uzaması işlerine geliyor, üste tutuklu sanıklara daha çok işkence yapılmış oluyordu.

Dolayısıyla zamana ihtiyaç vardı, burada sanıklar ve sanık avukatlarının sürecin uzamasına yönelik bütün oyunları bozmaları gerekiyordu.

Gelin görün ki iddianamenin satır satır okunmak istenmesi karşısında gösterilen basiret, davanın ilerleyen safhalarında gösterilemedi. Sanıklar ve avukatları kendilerini savunma yapmanın şehvetine kaptırdılar. Tam iki ay süren savunmalar yapıldı, bu anlamda Avukat Kemal Kerinçsiz ve İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun savunmaları tarihe geçecek hacimdedir.

Tabii burada bir tavır birliğine gidilememesini de anlamak mümkün, neticede birbirini tanımayan, tanıyanların kavgalı olduğu bu insanlar düzmece bir "örgüt" iddiasıyla bir araya getirilmişlerdi.

Dava sürecinin arzu edilen şekilde uzatılmasına katkıda bulunan bir diğer tutum, sanıkların savunmalarını desteklemek amacıyla resmi ve özel kurumlardan çok sayıda bilgi, belge ve evrak istemeleri oldu. Bu kâğıtların herbirinin celp edilmesi aylar sürdü. Esasen, ileride temyiz sürecinde işe yaramak üzere Emniyet, MİT ve Genelkurmay'dan gelen "Ergenekon adlı bir örgüte rastlanmamıştır" cevabı bile yeterliydi. Sanıklar bununla yetinemediler, herkes kendi dosyasını kabartmakla meşgul olmaya başladı; RTÜK'ten televizyon yayınları bile istendi...

Ve tabii böyle bir eğilim, dava sürecini uzatmak isteyenlerin işine geldi. Yeni soruşturmalar ve birleştirilen yeni davalarla içinden çıkılması imkansız devasa bir çöplük oluşturuldu.

Kemal Kerinçsiz'in savunmasını bu denli uzun tutmasını eleştirenlere verdiği yanıt, "Bütün iddianameyi hukuken satır satır çürütmek gerekiyor, hiç bir nokta açık bırakılmamalı" şeklindeydi. Muhakeme usûlü alanında Türkiye'nin en iyi avukatlarından birisi olan Kerinçsiz'in bu tezi kuşkusuz kendi içinde tutarlıydı ama eğer ortada bir hukuk davası varsa!

Sanıkların uzun savunmalara başvurmalarını, basit bir tahliye talebini bile onlarca sayfaya dökerek duruşma salonunda okumalarını, onların içinde bulundukları psikoloji bakımından da değerlendirmek gerekiyor. Kamuoyunun dikkati çekeceklerini düşündükleri tek yer duruşma salonuydu. Buradan yükselecek seslerin vicdanlarda yankı bulacağını, bir şeylerin değişmeye başlayacağını düşünüyorlardı. O bakımdan herkes, söyleyeceklerini en şaşalı ve en etkili biçimde söylemeye çalışıyordu.

Birinci ve İkinci "Ergenekon" davalarında belki yüzlerce kez redd-i hakim talebinde de bulunuldu. Yalnız, odatv davası avukatlarına verilen cevaptan farklı olarak bu talepler hemen oracıkta değerlendirildi ve reddedildi. Yanlış hatırlamıyorsam, "Ergenekon" davalarında redd-i hakim talebinin kabul edilip bir üst mahkemeye gönderilmesi ilktir.

Ve bunun nedeni kanımca hiç de hayırlı değildir..
 
Bu yeni durum, davayı Adalet Bakanlığı'nın el altından verdiği talimatlarla yönlendiren AKP iktidarının Beşiktaş Adliyesi'ni tamamen ele geçirdiği anlamına gelir. Önceden, bir üst mahkemenin alacağı karardan emin olunamadığı için talepler reddediliyordu. Şimdi anlıyoruz ki yeni bir mahkeme başkanı veya yeni bir heyet atansa bile geçmişteki hukuksuzluklar aynen iktidar partisinin istediği biçimde devam edecek; belki de gelen gideni aratacak.

Redd-i hakim talebinin kabul edilmesi sanıklar cephesi açısından şöyle de bir sakınca barındırıyor:

Yeni atanan hakimlerin de aynı hukuksuzlukları devam ettirmesi halinde-ki öyle olacak- ne yapılacak?
 
Durmadan redd-i hakim talebinde mi bulunulacak?

Böyle bir durum, davayı sürüncemeye sokmaktan başka emin olalım ki yandaş medyanın "Ergenekon'un hakim kaprisi" manşetleriyle karşılanacak ve parayla tutulmuş köşe yazarları bunu bir "örgüt taktiği" olarak ele alan ucube yazılara imza atacaklardır.

Evet, Odatv davası yargıcının soruşturmayı yürüten Emniyet istihbaratçıları ile samimi bir yemek ortamında görüntülenmeleri kabul edilebilecek bir durum değildir ama o görüntülerde yer almayan bir hakimin kovuşturmayı yasalara uygun biçimde yürüteceğinin garantisi mi var?

(Açık İstihbarat: Ergenekon davasının sanıklarını birarada gösteren fotoğraflarla, savcılarını, polislerini ve hakimlerini birarada gösteren fotoğraflarını "Türkiye'de Hukukun En Son Resmidir" başlığı ile haberleştirmiştik. )

Böylece yeni hakimin tasarruflarına karşı itirazların inandırıcılığı da körelecek, "Mahkeme başkanının (veya heyetin) değiştirilmesini siz istemiştiniz" denilecektir.

Ayrıca, redd-i hakim talebinin kabul edilip bir üst mahkemeye sevkedilmesi durumunda duruşmanın oracıkta sona ereceği biliniyorken, aylardır davaya hazırlanan ve gazeteci örgütleri çerçevesinde de olsa belli bir duyarlılık yakalayan kamuoyunun boşa çıkarılması da hiç iyi olmadı.

Hepimiz acı tecrübelerle biliyoruz ki bu tür duyarlılıkları yükseltmek ve koruımak öyle kolay bir şey değil. Ulusal ve uluslararası gazetecilik örgütleri aylardır 22 Kasım tarihine hazırlanıyorlardı. İktidar, ilk duruşmanın gürültü koparacağını düşünüyor olmalı ki aynı gün büyük bir KCK operassyonu başlatıldı ve İzmir Belediye'sine baskın düzenlendi. Başbakan'ın bedelli askerlik açıklaması bile Odatv davasına denk getirildi.

Meğerse hiç birine gerek yokmuş...

Sağolsunlar sanık avukatları, bir redd-i hakim talebiyle kamuoyunun aylardır merakla beklediği duruşmayı sönümlendirmeyi başardılar.

Oysa rahmetli Kaşif Kozinoğlu'nun ölümüyle kamuoyunun vicdanına çöken ağırlık belki de ilk duruşmada bir kaç tahliyeye neden olacaktı. Ve tabii 26 Aralık 2011' de ülkenin hangi koşullarda olacağını bilmiyoruz. Odatv davası üzerindeki ilgi dağılabilir. Kabul etmek gerekir ki ilk duruşmaların merak uyandırıcı bir tarafı vardır, ikinci duruşmadan sonra kamuoyu olayı bir "rutin" olarak algılamaya başlar.

"Ergenekon" soruşturma ve kovuşturmalarında başvurulan inanılmaz hukuksuzluklar, bu vahşi siyasi linçin mağdurları tarafından yüzlerce kez yazılıp çizildi.

Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Doğu Perinçek, Çetin Doğan, Serdar Öztürk, Behiç Gürcihan, Müyesser Yıldız, Vedat Yenerer, Bekir Öztürk, Hasan Ataman Yıldırım, Hasan Atilla Uğur, Oktay Yıldırım, Ergun Poyraz,İrem Çiçek onlarca kitap yazdılar.

Hepsi de önemli ifşaatlarda bulundular.

Bu kitap ve yazılardaki tek satır bile normal bir ülkede yeri yerinden oynatacak, hükümetler devirecekken bizde yaprak kımıldamadı. Davanın temyiz aşamasına gelinebilir de (kaldı ki Ergenekon davalarının Öcalan'ın salıverilmesiyle ortadan kalkacağı kesinleşmiştir) karar bozma için "hukuki gerekçeye" ihtiyaç duyulacak olursa; duruşmaların cezaevi kampüsünde yapılması bile tek başına yeter sebeptir. Yeter ki o aşamaya gelinsin..

Ama maalesef artık Yargıtay aşamasına gelinse bile kalemler çoktan kırılmıştır.

Odatv davasının tutuklu sanığı Müyesser Yıldız'ın Zaman gazetesi aleyhine açtığı tazminat davasında Yargıtay yerel mahkemenin kararını davacı lehine bozmuş, davaya bakan hukuk dairesine yeni atamaların yapılmasıyla, aynı daire aynı davayı bu kez de davalı lehine bozmuştur.

Bu durum, temyiz aşamasında nasıl bir Yargıtay ile karşılaşılacağının açık fotoğrafıdır.

Davayı sürece yaymak, çıkmaza sürüklemek ve içinden çıkılmaz bir hale getirmek ve zaman kazanmak istiyorlardı; başardılar. Bu arada Yargıtay'ı sil baştan yeniden yapılandırdılar. Libya düştü, Mısır düştü, Suriye düşmek üzere..Kürt devletinin ilanı için neredeyse bütün şartlar tamam.İç ve dış tasarımlar büyük ölçüde tamamlandı.

Biz sanıklar ve sanık avukatları ise hâlâ Emniyet'ten, Ulaştırma Bakanlığı'ndan, TRT'den yazı istemekle meşgulüz.
 
Maalesef.

Açık İstihbarat @ 2011