KCK ve "Ergenekon" Çifte Standartları - Bekir Öztürk
Gülerce’ye Hasan Cemal ya da Cengiz Çandar’ın Fetullah Gülen Cemaatinin Irak’ın Kuzeyinde nasıl faaliyet gösterebildiği konusunda bir soru sormalarını beklerdim. Ya da ben çok önceden sorduğum bir soruyu yeniden sorayım. Fethullah Gülen, Usame Bin Ladin ile ilgili kurduğu lanetleme cümlelerini Katilbaşı Apo içinde kurabilir mi? Haydi bu kadarını beklemeyelim kendisinden. “Abdullah Öcalan katildir” diye bilir mi? Başbakan’ın yeni demokrasi ve hukuk prenslerinden Osman Can “KCK davası ve siyasette meşruiyet kaybı” başlıklı yazısında; discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardcialis coupons printable link discount prescription drug cardbuscopan link buscopan plusoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin
|
Yaklaşık 3 yıl önce başlayan “KCK” tutuklamaları tıpkı “Ergenekon” sürecinde olduğu gibi enine ve boyuna doğru genişliyor. İddialara ve BDP dâhil birçok kesimin çeşitli nedenlerle verdikleri demeçlere bakılacak olursak “KCK” diye adlandırılan bir yapılanma var. Kimileri “KCK PKK’nın şehir yapılanması” şeklinde tanımlıyor, kimilerinin “Kürdistan Komünler Birliği” dediği, “KCK”nın katil başının talimatı ile kurulduğu, “KKK”dan (Koma Komelén Kürdistan/Kürdistan Halklar Konfederasyonu) “KCK”ya (Koma Civakén Kurdistan/Kürdistan Halklar Konfederasyonu) dönüştürüldüğü katil başının avukatlarıyla dışarıya gönderdiği notlara dayandırılıyor. Aynı kaynaklara göre katil başı Abdullah Öcalan “KCK önderi” olarak da anılmaktadır. “KCK”nın işlevini ise Ruşen Çakır “KCK örgütü, iddiaya göre, yasadışı Kürt siyasi hareketiyle (PKK) yasal olan BDP (DTP) arasında köprü vazifesi görüyor.” şeklinde tanımlıyor. Gelelim işin hukuki boyutuna. Beşiktaş’ta bulunan “İktidarı Koruma Mahkemeleri” ne dönüşen Ağır Ceza Mahkemeleri”nin 22 ay delilsiz, mesnetsiz, suçlamasız şekilde esir ettiği bir mağduru olarak bu mahkemelerin verdiği ve bundan sonra vereceği her karara ihtiyatla yaklaşırım. Gerek “Ergenekon” gerek “Balyoz” gerekse “KCK” operasyonlarında gözaltılar ve tutuklamaların zamanlamaları gözden geçirildiğinde neden ihtiyatla yaklaştığım daha iyi anlaşılacaktır. Bizzat yargılandığım “Ergenekon Davası” belgeleri arasında hayatı boyunca kendisini Türk Milliyetçisi olarak tanımlayan ve Türk Milliyetçiliği Fikriyatına gücü nispetinde hizmet etmiş şahsımın “DHKP-C Üyesi” olarak fişlediği gerçeği bu mahkemelerin verdiği ve vereceği her karara mesafeli yaklaşmamı emrettiği için “KCK” lılar ile ilgili gözaltına alınmaları ve tutuklanmalarına da ihtiyatla yaklaşıyorum. Bana göre işin can alıcı yanlarından biri “KCK” terör örgütüyse ve PKK ile aynı potada eritilecekse PKK varken neden kurulmuştur. Terör Örgütü değilse neden “KCK” ile ilişkilendirilenler neden “Terör Örgütü Üyesi” olarak tutuklanıyor. Gelelim diğer tarafına. “KCK” siyasal bir yapılanmaysa BDP varken neden kurulmuştur. Tıpkı “Ergenekon” davasında olduğu gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte olarak tasvir edilen bu örgütün birikimi neden siyasal alanda yok sayılmıştır. Hem PKK’ya hemde BDP’ye bütünüyle hâkim böylesine bir güç varsa bu insanlar kimdir? Neden bu güne kadar hiç öne çıkmadılar? Her şeyi BDP’lilerden fazla hak eden bu kadrolar neden kendilerinin altında bulunanları TBMM’ye gönderip kendilerini ikinci plana attılar. Soruları çoğaltabiliriz. Ama bu yazının amacı asla “KCK” ya da KCK=PKK denklemi kuran Bekir Bozdağ’ın ifadesiyle PKK’yı aklamak değildir. Açıkçası aylardır yazmayı düşündüğüm ama beyin konforumun yerinde olmaması nedeniyle ertelediğim ve “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözüyle özetlenebilecek ikiyüzlülükleri paylaşmak istiyorum. 12 Haziran 2007 tarihinde “Ümraniye de bir gecekondu da 27 adet el bombası bulunduğu” yalanlarıyla başlatılan süreçten bu güne gelinceye kadar çok sayıda çifte standarda şahit olduk. Davanın bir numaralı sanığı Oktay Yıldırım’ın İstanbul Temsilcisi olduğu Kuvvacılar Derneğinin Genel Başkanı olduğum için ilk günden bu yana yaşanılanları en fazla yüreğinde hisseden ve en yakından takip eden insanlardan biriyim. Gelelim çifte standart ya da “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının tarihçesine. Oktay Yıldırım tutuklanmış, dernek binalarımız aranmış, benim tutuklandığım haberleri yoğun olarak medyada yer buluyordu. Kendimi ifade edeceğimi düşündüğüm birkaç adres vardı. Bunlardan birisi Saygı Öztürk’tü. Kendisini arayarak operasyonun birinci dereceden tarafı olduğumu ve bu operasyonun bir yıldırma, yıpratma operasyonu olduğunu ifade ederek söyleşi yapabileceğimizi söyledim. Kendileri “Haber değeri yok” diyerek teklifimi geri çevirdi. İkinci adresim Yeniçağ Gazetesiydi. Gazete’nin Ankara Temsilciliğini aradım ve Sabahattin Önkibar ile görüşmek istediğimi söyledim. İsmime aşina olan sekretarya kısa süren şaşkınlıktan sonra gazetede kimsenin olmadığını söyledi. Daha önce benimle söyleşi yapan Macit ve Ceyhun beyleri sordum ikisinin de olmadığı söylendi. Birkaç saat sonra gazetenin temsilciliğine gittim. Bana ikram ettikleri çayı yudumlarken tedirginlikleri yüzlerinden okunuyordu. Onları daha fazla tedirgin etmemek adına çayımı yarım bırakıp çıktım. Tek çare kalmıştı. Bir basın toplantısı düzenleyecektim. Kararı verdik çok hızlı şekilde organize olduk, bize yakın gördüğümüz Ulusal Kanal, Aydınlık, Yeniçağ, ART gibi kuruluşları bizzat ben davet ettim. Hem telefonla, hem e-postayla, hemde Belgegeçer ile. Tek kaygım toplantıya her zaman olduğu gibi dinci medya ve yabancı servislere çalışan birkaç “haber ajansı” dışında kimsenin gelmemesiydi. Korktuğum başıma gelmişti. Bizim gibi düşünen, dünyaya aynı pencereden baktığımızı düşündüğüm Ulusal Kanal, Aydınlık, Yeniçağ, ART maalesef gelmemişti toplantıya. On’un üzerinde televizyon ve bir o kadar gazeteden gelenler ise açık aramaya geldiklerini belli etmişlerdi. Bir gün sonra sadece Yeni Şafak Gazetesi mesajımı "Oktay Yıldırım üzerinden yapılanlar, Kuvvai Milliyeciler ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik bir yıpratma ve yıldırma kampanyasıdır. İhbarın Trabzon kaynaklı olması ve olayın Danıştay Saldırısı, Dink Cinayeti ile ilişkilendirilmesi ise konuya derinlik kazandırma çalışmalarıdır." şeklinde özetledi o kadar. Artık Sarı Öküz Arslan sürüsüne teslim edilmişti. Bundan sonra nelerin olabileceğini ben görebiliyordum ama göremeyen ya da gördüklerinden korkup “ya beni de alırlarsa” korkusuyla karanlıkta ıslık çalanlar bu tavırlarıyla büyük bir korku tünelini henüz harçları tazeyken yıkmak yerine onun harcına su taşıyorlardı. Bu gün “Ergenekon” Davası ile ilgili çok radikal söylemlere sahip çok sayıda gazeteci ve siyasetçi o günlerde ya “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyor, ya da “yargı süreci devam ederken” cümlesiyle başlayan klişe kurtarıcının arkasına saklanıyordu. Ne zamanki 2008 Ocak ayında Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol’unda aralarında bulunduğu ikinci dalga operasyonu yapıldı, Yeniçağ Gazetesi sert muhalefete başladı. Açıkça söylemek gerekirse bu işe en erken uyananlardan biride İşçi Partisi ve onların yayın organları oldu. Bu arada artık operasyonun ismi “Ergenekon” olmuştu. Ancak isim babası kaçaktı. 3.Dalgada Prof.Dr. Emin Gürses, Orhan Tunç, Hayrettin Ertekin, Vedat Yenerer, Muammer Karabulut, Ümit Sayın tutuklandığında bir önceki tepkiye eklenen yeni ve küçük bir tepki dalgası daha yaşandı. Yeniçağ Gazetesi köşe yazarı Vedat Yenerer’e maalesef gerektiği gibi sahip çıkmadı. 4. Dalga da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişi gözaltına alındığında Cumhuriyet Gazetesi müdahil koltuğundan sanık koltuğuna oturmuş olmanın şaşkınlığını yaşadı. İşçi Partisi yayın organları ise daha önce başlattıkları muhalif yayınlarına hız katarak devam etti. İlhan Selçuk’un o yaşta böyle bir muameleye maruz kalması birçok insanın vicdanını kanattı ve bunun doğal sonucu olarak iş daha medyatik bir hal aldı. 5. Dalgada ADD Genel Başkanı emekli Org. Şener Eruygur, emekli Org. Hurşit Tolon, ATO Başkanı Sinan Aygün, emekli Albay Hasan Atilla Uğur, Mustafa Balbay gözaltına alındı. Artık operasyonu yapan ve perde gerisinden idare edenler çıtayı yükseltmeye başlamıştı. Bu aşamadan sonra “Ergenekon” Operasyonu adeta operatörlerin kollarının Türk Silahlı Kuvvetlerinin neresine kadar uzanacağının test edildiği bir sürece dönüştü. Bu dalga merkez medyanın operasyona karşı ilgisinin uyanmasına neden oldu. İnanmayacaksınız ama bu günlerde iktidar yalakalığını hiç olmadığı kadar yüksek noktalara ulaştıran Yiğit Bulut bu operasyona karşı en sert yazıları yazan kişilerden biriydi. Hatta katıldıkları bir Siyaset Meydanı programında kızarak Sinan Aygün ile programı terk etmişti. 6. Dalga da ilk kez muvazzaf subaylar hedef alınmıştı. Teğmen rütbesiyle başlayan muvazzaf tutuklamalar rütbelerin hiyerarşik şekilde tırmanarak en üst seviyeye kadar çıkacaktı. Bu dalgada bazı teğmenlerin dağdaki operasyonlardan alınıp cezaevine atılması tepki toplamıştı. 7. Dalgada Operasyonu perde gerisinden idare edenler yeniden sivillere yönelmişti. Bu kez CHP’yi ele geçireceği iddia edilen Tuncay Özkan, Tayyip Erdoğan ve Albayraklarla ilgili operasyonları yöneten İstanbul Organize Suçlar Şubesi eski Müdürü Adil Serdar Saçan, eski Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, Emcet Olcaytu ile birlikte 16 kişi gözaltına alınıyordu. Adil Serdar Saçan cezaevine girmeden kısa süre önce Albayraklara ait bir kamyonun çarpması sonucu yaralanmıştı. 8. Dalga da eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, eski genelkurmay Hukuk Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel başta olmak üzere çok sayıda emekli subayın bulunduğu 37 kişi gözaltına alındı. Artık tutuklu ya da tutuksuz bu davadan yargılananların sayısı artmış ve yavaş yavaş kamuoyundaki algı değişmeye başlamıştı. Ya da daha önce değişmeye başlayan algı yeni yeni su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Türkan Saylan’ın evinin aranması, başta AB ve AB’ciler Merkez Medya olmak üzere çok ciddi tepki toplamıştı. Her dalga da olduğu gibi bu dalgada da “buraya kadar tamamdı ama bu kez olmadı” diyenler vardı. Bu kez tatmin olmayanlar AB Çevreleri “Liberal Aydınlar” ve bir kısım Merkez Medya yazarlarıydı ODA TV baskını ve sonrasında gözaltına alınanlarda şaşkınlık yaratmıştı. Ama yandaş medya operasyon boyunca “vay be nelerde yapmış namussuzlar” dedirtecek türden senaryoları piyasaya sürerek operasyona sivil bir meşruiyet alanı yaratmayı başarmıştı. Buraya kadar anlatılan tüm operasyonlarda savcıların yandaş medya organlarıyla eşgüdüm içinde çalıştığı kanaati hâkim olmuştu. Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklamaları, basılmamış kitabın dijital kopyalarının toplatılmasına ilişkin tehdit kokan mahkeme kararları ve soru işaretiyle dolu süreç AB’nin bile midesini bulandırmıştı. Türkiye ayaktaydı. Dış güçlerden gelen eleştirilere bizzat Başbakan cevap veriyordu. Çok sayıda gazeteci eylem yapıyor, “Ergenekon” Operasyonu’na inanan Nedim Şener ve bu konuda kitaplar yazan, Nokta Dergisinde Darbe Günlükleri haberine imza atan Ahmet Şık’ın tutuklanmasına hiçbir anlam veremiyordu. “Ergenekon” sözde örgütünü eleştiren bu insanlar nasıl “Ergenekoncu” olabilirdi? Onların anlamadığı sadece bununla sınırlıydı. Oysa dört yıldır görmedikleri ne onları nede başkalarının anlamayacağı o kadar çok şey yaşanmıştı ki. Hangi birini sayalım. Doğu Perinçek’in, Nusret Senem’in, Hikmet Çiçek’in, İlhan Selçuk’un, Kemal Alemdaroğlu’nun “sağ terör” de sorgulanmasını anlayabileniniz var mı? İlhan Selçuk’un, Mustafa Balbay’ın kendi gazetesini bombalayanlarla aynı örgüte üye oldukları iddiasını anlayabileniniz var mı? Bu iki örnek yeter diye düşünüyorum. İkna olmayan varsa yüzlerce örnek verebilirim. 700 “Aydın” ın imza attığı bildiri ve son iki günde “Liberal Demokratlar” ve “Muhafazakar Demokratlar” ın arasını açan “KCK” tutuklamaları ve bu konuyla ilgili çifte standartları yazacağım ama yazı uzadı. Dünkü yazımızda “Ergenekon” Davası ile ilgili çifte standartları yazmıştık. Bu günde Prof. Dr. Mehmet Haberal, Prof. Dr. Emin Gürses tutuklanırken ‘dilsiz şeytan’ı oynayan sözde aydınların Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması konusunda nasıl tepki gösterdiklerini, hangi tutarsızlıkları sergilediklerini yazacağız. Aralarında, Ahmet İnsel (Prof. Dr.) - Ali Bayramoğlu - Ali Nesin (Prof. Dr.) - Baskın Oran (Prof. Dr.) - Cengiz Çandar - Fuat Keyman (Prof. Dr.) - Gençay Gürsoy (Prof. Dr.) - Hale Soygazi - Halil Berktay (Doç. Dr.) - İbrahim Ö. Kaboğlu - İpek Çalışlar Mithat Sancar (Prof. Dr.) - Murat Belge (Prof. Dr) - Nuray Mert(Doç. Dr.) - Oral Çalışlar - Oya Baydar - Özlem Albayrak - Pınar Kür - Sibel Özbudun - Şanar Yurdatapan - Yaşar Kemal - Yıldırım Türker - Yücel Sayman - Zeynep Oral’ında bulunduğu 700 “Aydın” aşağıda özeti bulunan bildiriye imza atmışlar. "(…) Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, demokrasi ve hukuk devletine inanan tüm kesimlerde ciddi infiale neden olmuştur. Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, Türkiye’nin, eşitlik, barış, sosyal adalet, akademik ve siyasi özgürlükler içinde, gerçek bir demokrasiye ulaşma çabalarına vurulmuş ağır bir darbedir. Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın ve ülkemizde barış, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi veren gözaltında ya da tutuklu tüm sivil siyasetçilerin, akademisyenlerin, gazetecilerin acilen serbest bırakılmalarını talep ediyoruz. Ciddi ve somut kanıt olmadan, ilkel bir “düşünce suçu” zihniyetiyle insanların gözaltına alınması ve tutuklanması insan haklarına aykırıdır." Özellikle dinci ve yandaş medya da boy gösteren “Aydın” ların böyle bir bildiriye nasıl imza attıkları konusunda ciddi soru işaretlerim var. Her ne kadar onlar yazdıkları yazıların altına “bunlar apaçık gerçekler değildir” mealinde “benim görüşüm” şeklinde not düşseler de bu not onları Padişahımız halifemiz 1.Recep Tayyip Erdoğan’ın gözünde “PKK’lı” olmaktan kurtarmayacaktır. Ünlü düşünürümüz Bekir Bozdağ ne demişti hatırlayalım. “KCK=PKK” “İktidarı Koruma Mahkemeleri”nin “KCK” sanığı “PKK Terör Örgütü Üyesi” oldukları iddiasıyla tutukladığı insanları AK’lamak sizin neyinize. Yazacak şey mi yok. Oturun çiçekleri böcekleri yazın. Daha da olmadı “Van Depreminde Devletin bütün gücüyle aynı gün nasıl afetzedelerin arasında olduklarını” yazın. Gelin şimdi “KCK” gözaltıları ve tutuklamalarıyla ilgili medya ikiyüzlülüğünün iki günlük seyir defterine bakalım. Gelelim bildirinin; “Ciddi ve somut kanıt olmadan, insanların gözaltına alınması ve tutuklanması insan haklarına aykırıdır.” diyor 700 “aydın” Allah aşkına ayda mı yaşıyorsunuz? “Ergenekon ve Balyoz Davaları” nda insanların gözaltına alınmasını tutuklanmasını gerektirecek “ciddi ve somut kanıt” olsaydı, Teğmen Çelebi’nin telefon rehberine tarikatçıların telefonları kopyalanırmıydı. “Ciddi ve somut kanıt” olsaydı, “İşçi Partisinde Yargıtay’a suikast planı bulundu” yalanını desteklemek için bizzat duruşma savcısının el yazısıyla imzasız, tarihsiz, isimsiz “tutanak” tutulup dava dosyasına konur muydu? “Ciddi ve somut kanıt” olsaydı, Vedat Yenerer’in 150 yıllık antik tüfeği, “vahim nitelikli silah” olarak “Örgütün silah envanteri” nde gösterilirmiydi. “Ciddi ve somut kanıt” olsaydı, Muzaffer Tekin’in ofisinde kalemlik olarak kullandığı içi boşaltılmış fünyesiz el bombası “Ergenekon’un el bombaları” arasında yerini alırmıydı. “Ciddi ve somut kanıt” olsaydı, Bekir Öztürk’ün telefon rehberinde “KmOrhanTunçBalıkesir” şeklinde yer alan kayıt Orhan Tunç ile ilgili bölümde “KmOrhanTunçBalıkesirS” şeklinde yazılır mıydı. ( Bu S harfi sayesinde Orhan Tunç Derneğin Balıkesir Sorumlusu oluvermişti. ) “Ciddi ve somut kanıt” olsaydı, Birinci Ergenekon Davası’nın 86 sanığından en az otuzuna “Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Fikri Karadağ’ı tanırım, arada sırada toplantı yapardık de seni bırakalım yoksa 39 yıl yatarsın” şeklinde “kanuna aykırı yarar” teklif edilirmiydi. Ben “Ergenekon” Davasında delil kırıntısı bile olmadığı için polis ve savcılar tarafından uydurulmuş delilleri sıralasam bu yazı 200 sayfa olur. Onun için sevgili 700 “Aydın” kafanızı kumdan çıkarın ve “Ergenekon” iftiranamelerini bir kez daha okuyun. Göreceksiniz ondan sonra KCK tutuklamalarını çok “hukuki” bulacaksınız. ***** Derya Sazak “Büşra Hoca” başlıklı yazısıyla başlayalım.. “Prof. Büşra Ersanlı, BDP’nin parti meclisi ve anayasa komisyonu üyesiydi. AKP heyetiyle görüşmelere katılmıştı. Yıllardır Kürt sorununa barışçı çözüm arayan platformların aktif katılımcıları arasındaydı. KCK operasyonlarının, Ersanlı’ya kadar uzanmış olması polis, yargı, hükümet üçgenindeki büyük savrulmayı gösteriyor. Umarız bu yanlıştan dönülür.” diyor. Derya Sazak yazısına BDP Eşbaşkanı ağzından; “Büşra Hoca saygın bir akademisyen. BDP’li kimliğinden önce demokrat ve bilim kadını kimliği öne çıkar. Anayasa komisyonumuzun üyesi olarak da Türkiye’nin yeni anayasa inşa sürecinin doğrudan içinde olan bir aktör. Böyle bir ismin terörist yapılmasına anlam veremiyorum. Amaç, Türkiye’de binlerce demokrat, aydın, yazar, gazeteciyi korkutmak.” diyerek yazısını tamamlıyor. Derya Sazak’ın “Polis, yargı hükümet üçgenindeki savrulmayı” nihayet görebilmesi dört sene geç olsa da bir aşama sayılır. Hayırlı uğurlu olsun. ***** Başbakan’ın Hasan ağabeyi “Ragıp Zarakolu’nun gözaltını kınıyorum!” başlığını atıyor Milliyet Gazetesindeki köşesinde. “Komünizmle mücadele diyerek, irticayla mücadele diyerek, bölücülükle mücadele diyerek, terörle mücadele diyerek, bu ülkede özgürlükler ve insan hakları düzeni fena halde çiğnendi, bugün de çiğneniyor Ben bu yazıyı, KCK operasyonları çerçevesinde hafta sonu gözaltına alınan Ragıp Zarakolu için yazıyorum. Çünkü Ragıp Zarakolu, 1970’lerden beri bu ülkede demokrasinin canına okuyan bu maddelerle boğuşuyor. Yasaklarla, tabularla kavgası olan bir aydın Ragıp Zarakolu. Yıllardır öyle. Yaptığı yayınlarla, çıkardığı kitaplarla bu topraklarda çekilen acıların, demokrasiyi kuşa çeviren hoyratlıkların temellerine ışık tutan bir insan hakları aktivisti. Büşra Ersanlı’nın, Deniz Zarakolu’nun, Ragıp Zarakolu’nun gözaltına alınmalarını kınıyorum. Ve KCK operasyonlarıyla davasının baştan beri demokrasiye, barışa engel oluşturduğunu düşünüyorum.” Hasan Cemal “insan hakları düzeni fena halde çiğnendi, bugün de çiğneniyor” diyor. Çok haklı ama kendisi ucu KCK’lılara ya da Bekir Bozdağ’ın ifadesiyle PKK’lılara dokununca ancak bunun farkına varıyor. Hasan Cemal, Doğu Perinçek için ne düşünüyor acaba? Ragıp Zarakolu ile Doğu Perinçek’i ayrı ayrı bir değerlendirse kim ağır basardı acaba. Peki, Başbakan’ın Hasan Ağabeyi yıllardır bir Siyasi Partinin Genel Başkanı olarak tutuklu bulunan gerçek bir hukuk ve mücadele adamı için benzer bir yazı yazmış mıdır? Doğu Bey ile ilgili Hasan Cemal öyle bir yazı yazsaydı ben Doğu Perinçek ile ilgili bu denli müspet bir değerlendirme yapmazdım. İyi ki yazmadın “Hasan Ağabey” Mehmet Ali Birand, “KCK tutuklamaları, siyasi kapıları kapatıyor” başlığı altında;
|
|
***** Etyen
Mahçupyan – “Mukabil
intihar: KCK operasyonu”
başlığını
atıyor Zaman Gazetesindeki köşesinde KCK operasyonunu AKP’nin
yürüttüğünü ima ediyor. Başbakan’ın Çukurca da ki saldırıdan sonra
söylediği |
|
“Kısacası önyargı denen şeyin aslında bir 'kötü niyet' tutumu olması... Siyaset üretimi ile kötü niyetin buluşması ise, KCK operasyonunun AKP hükümeti tarafından yönlendirilen bir kasıtlı tahrik stratejisi olduğunu ima ediyor. (…) Bu operasyonlar hükümetin Kürt meselesindeki açılımcı tutumunu anlamsızlaştırma tehlikesi taşıyor ve AKP'nin eline geçmiş olan manevi üstünlüğü hızla eritiyor. PKK Silvan'da bir hamlede intihar etmişti.. ***** |
|
Hüseyin
Gülerce “KCK,
liberaller ve yol ayrımı...” |
“Görülüyor ki, KCK davası, Kürt meselesinde, bugüne kadar birbirine destek veren muhafazakâr demokrat ve liberal demokrat aydınları bir yol ayrımına getirdi. İlk ayrılık, bazı liberal arkadaşların, sadece KCK tutuklamalarını eleştirmeleri, PKK terörünün artan şiddetini görmezden gelmeleri ile başladı.
İkincisi, liberal demokrat bazı aydınlar, KCK'nın bir siyasi yapı olduğunu savunuyorlar. Sadece siyaset yapan KCK'lıların tutuklanmasına, fikir ve ifade hürriyeti açısından karşı çıkıyorlar. Fakat inandırıcı değiller. Çünkü karşımızda şiddeti ve ırkçılığı savunan bir yapı var. Bunu, iddianameye dayanarak değil, Cengiz Çandar'ın geçtiğimiz haziran sonu yayınlanan TESEV raporundaki ifadelerinden alarak söylüyorum:
Şimdi temsilen Sayın Hasan Cemal'e soralım; KCK ne? PKK ne? İkisinin de başında "önder Öcalan" var. Dağdaki PKK'lıların lideri de, KCK Yürütme Konseyi Başkanı da Murat Karayılan... PKK, Çukurca'ya saldırır, 24 askerimiz şehit edilirken, Murat Karayılan, KCK'nın başı olarak hangi fikir ve ifade hürriyetinin savunucusudur?”
Gülerce’ye
Hasan Cemal ya da Cengiz Çandar’ın Fetullah
Gülen Cemaatinin
Irak’ın Kuzeyinde nasıl faaliyet gösterebildiği konusunda bir soru
sormalarını beklerdim.
Ya da ben çok önceden sorduğum bir soruyu
yeniden sorayım. Fethullah
Gülen,
Usame Bin
Ladin
ile ilgili kurduğu lanetleme cümlelerini Katilbaşı Apo içinde kurabilir
mi? Haydi bu kadarını beklemeyelim kendisinden. “Abdullah
Öcalan katildir” diye bilir
mi?
Başbakan’ın
yeni demokrasi ve hukuk prenslerinden Osman Can “KCK davası ve siyasette
meşruiyet kaybı” başlıklı yazısında;
“Kürt
sorununu yaratan, bu ülkenin Anayasal düzeninin bizatihi kendisidir.”
diyerek başlıyor yazısına. Sonra sonuna kadar destek verdiği hükümetin “yargıyı ideolojik bir
silah” olarak kullandığını ifade ediyor.
“Devletin
tepesinde yer alan siyasal referansla uyumlu olmayacak her bir politik
tutumu kriminalize etmek ve ‘sonuna kadar gitmek’
olarak özetlenebilecek pratik değişmedi.”
Diye işi özetleyen Osman Can;
“Son KCK
operasyonları çerçevesinde, BDP siyasal kadrolarının büyük bir kısmının
tutukluluğuna ilaveten Prof. Büşra Ersanlı
ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanması,
‘kriminal’ ile ‘politik’ alan arasındaki
ayrımın kaybolduğu, siyasal muhalifliğin de ceza tehdidiyle
bastırıldığı izlenimini güçlendiriyor. PKK veya KCK’nın ne olduğu, bu
gerçeği de değiştirmiyor.”
diyerek iktidarın siyasi muhaliflerini hukuk eliyle
nasıl etkisiz hale getirdiğini keşfediyor.
“Günaydın” desek hatta “tünaydın” desek abartmış mı oluruz. Yok yok biz “iyi geceler” diyelim “yetmez ama evet” çilerin önde gidenine.
*****
İktidara en yakın gazetelerden biri olan Star’ın yazarı Ahmet Kekeç “İtirazım var” diyor yazısının başlığında.
“Terörle
mücadeleye evet.”
dediğini ama
“KCK operasyonlarına gelince, yekten ‘evet’
diyemiyorum kuşkularım var”
diyor Kekeç.
“Terör
örgütünün kurduğu korku imparatorluğunu ortadan kaldırmanın yolu, Kürt
Siyasal Hareketi’yle hasbelkader ünsiyeti bulunan ve “demokratik
çözümden” yana tavır koymuş herkesi KCK torbasına atmaktan mı
geçiyor?”
diyerek
bu işin hukuki olmadığını ima eden yazar KCK yargılamalarını Genel
Yayın Yönetmeninin arkasına saklanarak onun ifadeleri ile,
“Prof. Dr. Büşra Ersanlı, Ragıp
Zarakolu gibi isimlerin de içinde bulunduğu sansasyonel gözaltı ve
tutuklamaları dışarıda tutarak”
tartışmamız gerektiğini ifade ediyor.
“Ersanlı
ve Zarakolu’nun hiyerarşik PKK yapılanması içinde herhangi bir rol
üstlendiklerini düşünmüyorum.”
diyen Kekeç Bekir Bozdağ’ın KCK = PKK
denklemi kurduğunu bilmiyor ola bilir mi?
Hiç sanmıyorum. Kekeç yazısını
“Bu tutuklamalar, ‘Devlet, demokratik çözümden yana tavır
koyanlara bile tahammül edemiyor’
algısını güçlendirmekten ve bölgedeki ‘vesayet sistemine’
meşruiyet sağlamaktan öte bir işe yaramayacaktır. “
*****
Mustafa Karaalioğlu, “KCK meselesinin ‘aydın’ boyutu” başlıklı yazısında Başbakan’ı çok kızdıracak şu değerlendirmeyi yapıyor.
“Büşra
Ersanlı’yı
tanırım, Ragıp Zarakolu’yu da bilirim. İkisinin de
çözüm bahsinde çabalarının tanığıyım. Terör örgütü üyesi olarak
suçlanmaları sorunludur.”
diyerek “Ergenekon” ve Balyoz Davaları konusunda toz
kondurmadığı “Bağımsız
Yargı” ya inanmadığını ifade ediyor.
*****
|
Fethullah yazarlarından Şahin Alpay, “Büşra Ersanlı vakası” başlıklı yazısında; |
|
Şahin Alpay, Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın, Ragıp Zarakol'un KCK davası kapsamında gözaltına alındığı haberini aldığını belirttikten son “Bu haberler beni fazlasıyla şaşırttı ve kaygılandırdı.” Diyor. Şahin Alpay,
“Bu
tür gözaltına almalar bana, 12 Eylül askerî yönetimi dönemindeki (benim
de başıma gelen) gözaltına almaları andırıyor.”
Diyor ve ekliyor, Diyerek bu günkü yönetimi Askeri vesayet rejiminden bile geride gördüğünü açık açık ifade ediyor. ***** |
Ali Bayramoğlu, “Özgürlüklerin infazı” başlıklı yazısında;
“Bazı ‘siyasi’ durumlar vardır, kabul edilemezler, açıklanamazlar ve
sınırları aşarlar. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakol'un
KCK operasyonunda gözaltına alınmaları böyle bir duruma işaret ediyor.”
diyerek son KCK tutuklamalarının “sınırları aşan, açıklanamayan”
bir “siyasi”
davranış olduğunu yani hukuki değil siyasi bir dava ile karşı karşıya
olduğumuzu ifade ediyor.
“Türkiye'nin
önemli bir siyaset bilimcisi, önemli bir yayıncısının siyasi görüş ve
ilişkilerinden ötürü, terör örgütü üyesi ya da destekçisi olarak
gözaltına alınmasını nasıl açıklayacaksınız?”
Bu
soruya ben cevap vereyim. Prof. Dr. Mehmet
Haberal, Prof. Dr. Emin Gürses,
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek,
Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin her kademeden mensupları, gözaltına alınıp
tutuklandıklarında nasıl açıkladıysanız aynı şekilde açıklayın.
9 Milletvekilinin “Milletin iradesi” ile seçilip cezaevinde olduğu için TBMM’de seçmenlerini temsil edemediği gerçeğinin açıklana bilecek bir tarafı var mıdır?
“Terörle Mücadele Yasası'nın hukuk bilmez polis ve savcıların elinde, azan asayiş politikalarının gölgesinde tam baskı aracına dönmesini nasıl görmezden geleceksiniz?”
Süper bir değerlendirme.
Ama yine çok geç kaldınız Sayın Bayramoğlu. Keşke bu satırları dört yıl
önce bu hoyratlıklar başladığında yazsaydınız belkide “asayiş politikaları” bu kadar
azmazdı.
“12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta, hatta Susurluk döneminde de yaşananlar, ‘siyasetin infazı’ tekrarlanıyor, sistem keyfi seçimlerle, suçlu siyaset, suçlu kimlik, suçlu duruş üretiyor, o siyaset, kimlik ve duruşu yargılamaya, bastırmaya soyunuyor.”
“Bunların "marangoz hatası" olmaktan çıktığını, bugün bir sistem haline dönüşmeye başladığını görmek gerek...”
“Asker ya da polis bir düzendeki kolluk güçleri, hukuk güçlerinin öne geçer, onu yönlendirir, suç tanımı yapar, siyasi hedeflere yönelmeye kalkarsa, orada sorun git gide büyür.”
Pes doğrusu, dönüp dört yıldır yazdığım her yazıyı kontrol etmem lazım. Bu yukarıdaki üç paragrafı Ali Bayramoğlu değil, bundan dört yıl önce ben yazmış olabilirim.
*****
Fehmi Koru, “Yeniden ayar gerekiyor” başlıklı yazısında;
“Siyasi davalarda odaktan fazla uzaklaşma, yalnız adalete güveni eksiltmekle kalmaz, başlatılan süreci de olumsuz etkiler...” Ben buna “Ergenekon Balonunu bu kadar fazla şişirmeyin patlar” diyerek ifade etmiştim.
Yazı uzadı. Konu derinlemesine ele alınması gereken
bir konuydu. Bu nedenle bu yazı üzerinde iki gündür çalışıyorum. Ancak
iki gün önce yazdığım
“Başbakan size kızar, çiçekleri
böcekleri yazın”
dediğim çevrelere Başbakan bu gün uçaktan nasıl seslendi.
diye soran Başbakan Erdoğan ,
“Bu arkadaşlar bu konular üzerinde galiba ciddi araştırmalar yapmadılar. Arkadaşlarımızın tüm bunlar üzerinde durmaksızın bu işi sahiplenmeleri; ‘Nereye götürür? Ne olur?’ türünden ifadeler kullanmaları gerçekten üzücüdür. Bu iş İmralı'ya dayanıyor mu, dayanmıyor mu, ona bakılmalı.”
Yargı sürecinde her şeyin ortaya çıkacağını belirten Başbakan Erdoğan;
“Biz filancayı tanıyoruz; bu dava bizi kuşkulandırıyor” gibi yaklaşımlar sergilemeleri uygun değildir. Bu yapılanmanın dayandığı yer bellidir. Bunun PKK terör örgütüyle bir ilişkisi olmadığını mı iddia ediyorlar? İddianame yazıldığında her şey ortaya çıkacak." Dedi. (Kaynak: TRT HABER)
Haydi kazanız mübarek olsun..
-----------------------
(Açık İstihbarat: KCK süreci, "Ergenekon" ile PKK 'yı eşleştirme ve dolayısı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi paradigmasına "reset" attıracak büyük affın zemini hazırlama yolunda bizzat kurgulanan bir süreç olduğundan, bu süreci "Ergenekon" ile eşleştirecek değerlendirmeleri sakıncalı bulsak da; Bekir Öztürk'ün yukarıdaki yazısını , yaşanan süreçteki traji-komik dönüşleri , ilahi çelişkileri ve kendini "aydın" olarak pazarlayan iktidar işportacılarının zavallılığını net bir şekilde ortaya koymasından dolayı dikkatinize sunuyoruz.
Öztürk'ün orijinal yazısında KCK ibaresi tırnak içine alındığı halde, "Ergenekon" diye bir örgüt olmadığı ama "KCK" diye bir örgüt olduğu için KCK ibaresini başlıkta tırnak işareti olmaksızın sunuyoruz)
|
Açık
İstihbarat @ 2011
|