19. yüzyıl başlarından günümüze kadar
devam eden Kürt meselesi, Kerkük konusuyla birlikte yeni bir şekil
almaya başladı. Bir Kürt isyanı neticesinde terk etmeye mecbur
kaldığımız Kerkük-Musul bölgesinin Irak’a ait olduğunu 1926 Ankara
Antlaşmasıyla onayladık.
Bu durumda Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu için zaten Türk
Devleti’nin bir parçası olan Kerkük-Musul, eğer Irak parçalanırsa Türk
Devleti’ne ilhak edilmelidir.
Ülkemizde de Türk Devleti’ni bölmeyi, Türk
Milleti’ni bir iç savaşa sürüklemeyi hedefleyen Kürtçülük faaliyetleri
bilindiği gibi 1980’li yılların başlarından itibaren gerekli ve yeterli
tedbirler alınmaması sebebiyle azgınlaşmış ve mevcut durumda neredeyse
terörist başının affedilme ihtimaline kadar uzanmıştır.
Bunları hamasi duygularla söylemiyorum. Bizim (!) televizyon
kanallarının ısrarla gündeme getirmediği haberlere bakılırsa Avrupa’nın
bir çok merkezlerinde terör örgütünün siyasallaşması ve terörist
başının affedilmesi için yoğun propagandalar yapıldığı, açlık grevleri
düzenlendiği, mitingler ve yürüyüşler tertip edildiği görülecektir.
İşin daha da ilginci Avrupa ülkelerinin üst düzey yetkililerinin de bu tip organizasyonlara katılarak,
mesela 3 saatlik sembolik açlık grevi yapmaları gibi, destek
vermeleridir. Bizim (!) siyasilerimiz ise, adı-sanı yada partisi her
neyse birbirlerinden pek farkları yok, Türk Milleti’nin karşısına çıkıp
kendi siyasi çıkarları için Avrupa Birliğine girme yalanını söylemeye
devam etmektedirler.
Kürt meselesini Türk Devleti’nin başına
bela etmek isteyen ve dış mihraklar tarafından desteklenen Kürtçüler,
tarihlerinin çok eski olduğunu (15.000
rakamı telaffuz ediliyor ki bu onların akıldan izandan nasıl
çıktıklarını gösterebilir), insanlık tarihindeki önemli
buluşların hemen tamamının Kürtler tarafından icat edildiğini ve (bu
safsatalar bir kenara bırakılırsa) Anadolu’da Türklerden önce var
olduklarını iddia etmektedirler. Bu iddialarını desteklemek için insanı
hayrete düşürecek yalanlara başvurmaktadırlar. Bir Cemşid Bender var ki
evlere şenlik. Moralinizin bozuk olduğu zamanlarda okumanızı tavsiye
ederim. Gülmekten yerlere yatırıyor. Mehr Dad Izady ise Kürtler adlı
kitabında ortaya attığı iddiasına yine aynı kitabının başka bir
sayfasını delil olarak göstermekle tarihe geçecektir.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu
her bölücü unsur gibi Kürtçülerin de Kürt nüfusunu gerçeklerin çok
üstünde gösterme çabalarıdır.
Nüfus sayımlarına filan değinmeyeceğim, çünkü bununla ilgili çok
yazıldı, çizildi. Asıl
vurgulamak istediğim nokta Kürtçü çevrelerin bilinçli ve ısrarlı bir
şekilde bir çok aşiret, kabile yada sülaleyi Kürt olarak ilan
etmeleridir.
Bu amaçla gerek internet üzerinden gerekse kitap, dergi vs ile sıkı bir
propaganda yapmaktadırlar. Birilerinin
iddia ettiği gibi Türkiye’de bir Türkleştirme politikası yoktur, aksine
bilinçli bir Kürtleştirme politikası vardır. Ve bu
politikalarını hayasızca sürdürmektedirler. Bu işe önce doğudan
başladılar. Onlara göre doğu tamamen Kürt’tür. Maalesef bu
propagandalara kendisini vatanperver olarak adlandıran kişilerin de
kandıklarını çıktıkları tv programlarındaki yada yazdıkları
makalelerdeki söylemlerinde üzülerek görüyoruz.
Doğu denince herkesin aklına artık Kürt geliyor. Doğuyu hallettiler
şimdi sıra orta ve batı Anadolu’ya geldi. Şu sıralar bu bölgelerimizin
Kürt olduğuna ilişkin harıl harıl çalışıyorlar ve bir sürü ipe sapa
gelmez yalanlar uyduruyorlar.
Kozanoğullarının dahi Kürt olduğunu yazmadılar mı? Yarın bir gün sizin
de mensup olduğunuz boy, oba ve sülaleye bir yerlerde Kürt diye
rastlarsanız şaşırmayın, çünkü iş zıvanadan çıkmış durumda.
Sözgelimi
Afganistan ve Türkmenistan’da yaşayan Mukriler, Türk olup Türkçe
konuşmaktadırlar. Fakat İran ve Türkiye’dekiler Kurmançça konuşmaktadır.
Sayın Ahsen Batur göstermiştir ki Mukriler, Türgişlerin iki ana
kolundan biridir. Yine bunun gibi Türk boyu olan Urfa’daki
Karakeçililer ve Döğerler ısrarla Kürt yapılmaya çalışılmaktadır.
Beydili Türkmenlerinin bakiyesi olan Badıllılar da bu kıskacın
pençesindedir.
Bu toplulukların
Kürtçe konuşmaları bir şey değiştirmez, çünkü dil tek başına milliyet
tayini yapamaz. Dersim yöresindeki aşiretler de Kürtçülerin eskiden
beri propaganda yaptıkları bir alandır. Bu yöremizde benim
de mensubu olduğum Avşar Türklerinin soyundan gelen Karabaşlı,
Maksutlu, Balabanlı gibi aşiretler vardır.
Hakkari’deki araştırmalarım esnasında tanık olduğum bir olayı
anlatayım.
Minibüsle Hakkari’den Van’a giderken yanımda oturan amcayla sohbete
başladık. Küresinli aşiretinden olduğunu söyleyince İran’dan gelme bir
Türk aşireti olduklarını duyduğumu söyledim. Önce bu bilgiyi doğruladı
ancak şoförün keskin bir bakış fırlatması üzerine lafı değiştirip aslen
Kürt oldukları söyledi ve mecbur kalmadıkça bir daha konuşmadı. Mola
verdiğimiz bir yerde başka bir arabaya binerek gitti. İstanbul’da,
Ankara’da, Mersin’de vs. Kürt’üm diye özgürce gezen bu insanlar doğuda
Türk’üm denilmesine asla müsamaha göstermiyorlar.
Daha onlarca örnek verilebilir, ama ben
daha yeni bir örnek vermek istiyorum.
Yakın zamanlarda incelediğim bir kitapta (İç Toroslarda Kürt Aşiretleri
– Mehmet Bayrak) Sinemilli aşireti başta olmak üzere bölgedeki
aşiretlerin Kürtlüğüne vurgu yapılmaktadır. Kendisi de bir Sinemilli
olan yazar, 19. yüzyıl başlarında Anadolu’da gözlemlerde bulunan ve
bunu hatıralarında dile getiren Moltke’nin eserinde “Sinemilli, Atmalı ve Kılıçlı
aşiretlerinin Türkmen olduğu” bilgisine itiraz ederek
Moltke’nin yanıldığını söylemektedir.
Halbuki Moltke, eserinde “buradaki
Kürt aşiretlerinin tedip edilmesi üzerine bu Türkmen aşiretleri devlete
boyun eğmişlerdi” demek suretiyle bunların Türklüğünü net
bir şekilde belirtmiş ve Kürt ile Türkmen arasındaki farkı bildiğini de
ortaya koymuştur.
Ayrıca Bayrak, eserinde İç Toroslardaki Alevi Ozanlar başlığı ile ince
bir siyaset izliyor. Kürt aşiretlerini anlattığı (!) kitapta Alevi
ozanlar köşesini okuyanlar, burada adı geçen herkesin Kürt olduğu
zannına kapılacaklardır. Merak ettim baktım, ünlü halk ozanı Mahzuni
Şerif de Kürt kökenli olarak geçiyor. Kaynağı merak ediyorsanız
söyleyeyim: “kişisel kaynak”.
Halbuki Mahzuni Şerif, bizzat kendi kaleminden asıllarının Cerit
Türkmenlerinden Cırıklı obasından olduklarını yazmıştır. Ben bizzat
Afşın’da Berçenek köyünde Mahzuni’nin Kürt olduğunu duymadım. Görüyor
musunuz propagandayı.
Sayın Macit Gürbüz, yakınlarda çıkan “Kürtleşen
Türkler” adlı kitabında Kürtçülerin hangi mantıkla
çalıştıklarını bizzat onların ağzından yazıyor. Noktasına, virgülüne
dokunmadan alıyorum:
“Biz,
yazdıklarımızın doğru olmadığını biliyoruz, ancak inat ve ısrarla
yazıyoruz. Biz sizin gibi aptal değiliz. Biz eğer Kürt tarihini kendimiz
yazsaydık, kendi çocuklarımız bile bize inanmazdı. O yüzden biz önce
Fransa ve İngiltere’ye bilgi verdik. Sonra onlara yazdırdık. Arkasından
bu yazılanları Türkçe’ye çevirdik ve çocuklarımıza okuttuk. Çünkü
Avrupalı yazınca herkes gerçek zannediyor. Çünkü Türkiye’de böyle bir
kompleks var ve biz bundan olabildiğince faydalanıyoruz. Yazılanların
doğru olması da gerekmiyor. Özellikle de tarih konusunda.
Biz iki nesil sonrasını düşünüyoruz. Böylece onlar tamamen Kürt
olduklarına inanacaklar. Nitekim bir çok Ülkücü Kürt bu yayınlardan
sonra bize döndüler. Yani amaca ulaştık, ulaşmaya da yılmadan bıkmadan
devam edeceğiz.”
Siyasi Kürtçülerin bu propagandaları
yapmak için tuttukları yol “zulüm” ve “cehalet” yoludur.
“Gerçeği gizlemek,
gerçeklerin ortaya çıkmasını önlemek, karartmak”
anlamına gelen zulüm, bu tiplerin günümüzde özellikle baş vurdukları
bir yöntemdir.
Ortalığı bir bilgi
çöplüğüne çevirdikleri iddiaları ile her önüne geleni Kürt yapmaya
çalışmakta ve ulaşabildikleri her boy, oba veya sülaleyi Kürtleştirmeye
çalışmaktadırlar.
Doğu yörelerimizde
yaşayan Türkler’ya baskılar neticesi batıya doğru göç etmişler yada
bölücülüğe teslim olarak Kürtçe konuşmaya ve Kürt olduklarını söylemeye
başlamışlardır. Irak’ta geçmiş dönemlerde bir çok Türkmen
obasının baskılar neticesi nüfus kayıtlarına Kürt olarak kaydedildiği
ve bunların zamanla Kürtçe konuşmaya başladıkları bilinen bir gerçek.
Hadi Irak’ta sahipsiz bırakılan Türkmen’in başına bu geliyor da
Türkiye’de buna nasıl izin veriliyor anlamak mümkün değil. Selçuklu ve
Osmanlı döneminde kaybedilen gitti ama bu sürecin milli bir devlet olan
günümüz Türkiye’sinde de devam ediyor olması acı verici.
“Gerçeği
gizlenmesiyle ortaya çıkan bilgisizlik” olan cehalet,
“anarşi” kavramını da içinde taşımaktadır. Böylece siyasi Kürtçüler,
bir taraftan gerçekleri çarpıtarak, doğruları gizleyerek bilinçli bir
Kürtleştirme politikası yapmakta, bir taraftan da cehaleti körükleyerek
güzel yurdumuzda anarşiyi, iç savaşı teşvik etmektedirler.
Fakat henüz “ayranı kabarmamış” olan Türk Milleti ile siyasi
Kürtçülerin oyununa kanmamış olan sağduyulu Kürtler, bu oyunu
bozmaktadırlar.
Peki, çözüm ne?
Gayet açık. Zulüm
ve cehaleti yok etmek. Zalimi engellemek, cahili aydınlatmak.
Bunu başarmak için ise “sonunda
katlanmayacak acılara mahkum olmamak için önceden her türlü kötülüğe
karşı göğü germek” anlamına gelen “sabır” ile mücadele
edilmelidir.
Bıkmadan, usanmadan, yılmadan… ama onların seviyesine düşmeden
bilimsellikle, doğruluk ve dürüstlükle, namuslu bir şekilde.