|
|
“Savaşmadan yenilmek” ne anlama gelir?
Bir ülkenin güvenliğinden,
ulusal bütünlüğünden ve ulusun yaşamından sorumlu olan ordunun ‘savaş’ algılaması nedir?
Peki ya bu
ordu için ‘yenilmek’ nedir?
Ordunun
mensupları (muvazzaf ya da emekli) ordunun bağımsızlık ruhundan
bağımsız bir
ruha sahip olabilir mi? Emperyalizmin hizmetkârı olan “ayrıksı
ot”ları dışında hemen tamamı ülkesi ve ulusu için
bedenini, beynini, ailesini, ruhunu vermeye hazır olan kurtuluş savaşı
ordusu,
o koşullarda teslim olmadığı kuvayi inzibatiyeye şimdi mi teslim oldu?
Bunun
anlamı nedir?
Arkasında hangi akıl, hangi mantık, hangi ruh hali, hangi sıfat
vardır? Gücünü halkından alan, tekalif-i milliye emirleriyle beslenen
bu ordu
nasıl oluyor da her şeyini teslim ediyor?
Genç subaylar, komutanlarından
kurtuldukları için mi rahatsız değiller artık? O genç subaylar,
koğuşlarda,
odalarında, eğitim alanlarında, görevlerinde, tüm yaşam alanlarında
nasıl bir
ruh hali içindeler? İleri demokrasi olarak adlandırılan ‘faşizm’in
etkisine karşı tepkileri neden sıfır noktasında? Bu
nasıl bir karmaşadır? Bu nasıl bir ülkedir? Tükeniyoruz…
29
Temmuz’da yaşanan, Jandarma Genel Komutanı Necdet
Özel dışındaki tüm kuvvet komutanları ve Genelkurmay
Başkanı’nın istifa
etmesi olayı herkes tarafından, demokratik koşullar çerçevesinde, ileri
demokratik gerekler çerçevesinde değerlendirildi!
Yine tabii ki birkaç
gerçekleri görebilen yazar dışında! Peki gerçekten neler oluyor!
“Türkiye Baharı” Yaşatmak İçin Düğmeye Kimler
Basıyor!
Ortadoğu’da
yaşanan ‘Arap Baharı’ olarak
nitelenen süreç, Türkiye’de Öcalan
dahil bir çok PKK üst yöneticisi tarafından dikkatle izlendi ve
Türkiye’ye
karşı, Kürtlerin demokratik özerklik talebinin karşılanmaması halinde
böyle bir
ayaklanma olabileceği tehditleriyle kamuoyu sürece hazırlandı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün
eylemci genç
muhaliflerle buluşarak sürece destek verdiğini göstermesi ve AKP’nin
Hatay’da
Suriyeli muhaliflere kucak açması; Türkiye’yi, yeniden yapılandırılan
Ortadoğu’da çıplak güç ilişkilerinde, oyun kurucu Amerikan-İsrail
tarafında
olmaya itmiştir. Antalya’da toplanan Suriyeli muhaliflerin, somut öneri
olarak
Suriye'nin Türkiye'yle sınırına yakın bölgede "kurtarılmış
bölge" yaratma ve buraya Suriye silahlı
kuvvetlerini sokmama önerisinde bulunmaları,
demokratik açılımın bir göstergesi olarak değerlendiriliyordu. Dış
politikada
AKP’nin Amerikan yörüngesinde seyretmesi, Amerikan merkezli demokratik
açılımın
ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir gereği olarak dikkat çekiyordu.
Mart
ayında CIA başkanı Leon Panetta,
Ankara’ya geldiği, ve MİT Müsteşarı Hakan
Fidan’la, hükümet yetkilileriyle ve Genelkurmay
yetkilileriyle bir araya
geldiği, tüm ortadoğu karmaşası yaşanırken gündeme bomba gibi
düşüyordu.
Toplantıda,
Suriye’nin ‘kritik
eşik’te olduğu, Suriye’de rejim değişikliği
olacağı,
Türkiye İsrail ilişkileri, Türkiye, ABD ve Irak arasında istihbarat
paylaşımı
yapılacağı, PKK’nın faaliyetleri değerlendirilmişti.
Leon Panetta aslında sadece Türk
yetkililerle görüşmemişti. ABD’nin Ankara büyükelçiliğinde, Suriye
muhalefetinden 8 temsilciyle toplantı yapmıştı.
Suriye Müslüman Kardeşler
lideri Ali El Beyanuni, Gazeteci Ali Ferzat, Doktor Ömer
Ebu Seyid, Hafız Esad’ın
sürgündeki kardeşi Rıfat Esad, Riyad El Türk, Suriye İnsan Hakları
örgütü Başkanı Amar Kureybi, Suriye
Reform Partisi adına Ferit El Gadiri,
Suriye Kürt topluluğu adına Viyan
Muhammed Shafia, Suriye Ulema Heyeti Başkanı Şeyh
Afif El Nabilsi’nin temsilcisi.
Toplantıda,
“sivillere sihal dağıtılacak, zorunlu
hallerde kullanılacak. Suriye ordusuyla el altından yakınlık kurulacak.
Cuma
namazlarına büyük kitlelerin katılması sağlacak. Bu konuda bütün
muhalif güçlerin
işbirliği yapması”kararlaştırılıyordu.
Avrupa’nın bu sürece desteği de gün yüzüne çıkmıştı. Almanya’nın
Dortmund
kentinde bir araya gelen Suriye’de faaliyet gösteren Kürt partileri,
ortak
hareket etme kararı aldı. 11 parti temsilcisinin katıldığı 2 günlük
konferansın
ardından “Suriye Kürt
Partileri Koalisyonu” adıyla çatı örgüt kuruldu.
Konferansta
Suriye’deki gelişmelerin yanı sıra Arap, Durzi, Ermeni, Türkmen, Asuri
ve
Çerkes halklarının da örgütlenerek ayaklanmaya katkıları konusunda
istişarelerde bulunuldu. Ortadoğu’da salt bir Kürt-Arap ayaklanması
değil, tüm
etnik unsurların taleplerini karşılayabilecek emperyalist kukla bir
yönetim
gereksinimi açıktan açığa olmasa da talep edilmekteydi.
Amerikan
Bürokrasisi ve Ajanları Türkiye’de Cirit Atıyor!
Temmuz
ayında yaşanan Amerikan bürokratik çevreleri (CIA ajanları olarak
anlayın) Türkiye’ye
bir çok ziyaretler gerçekleştirmişti.
Bilinen isimlerse şöyle: Dışişleri Bakanı
Hillary Clinton, CIA Başkanı David Petraeus, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Türk-Amerikan Konseyi
Başkanı emekli büyükelçi Richard
Armitage, Amerika Genelkurmay 2. Başkanı James
Cartwright, Amerikan senatörleri John
McCain, Joe Lieberman
ve Graham Lindse..
İkili
gizli görüşmeler, yapılan toplantılar, perde arkası
anlaşmalar/uzlaşmalar neye
işaret etmekteydi ve amaçlananlar nelerdi? Bunları, Libya’daki NATO
müdahalesine
destek veren bir Türkiye’de başkaca ‘ayarlar’
mı gerekiyordu.
Elbette ki, Suriye’nin durumu, iç kargaşayı örgütleyen Soros’un
patronlarının amacı,
Türkiye-Suriye arasındaki tampon bölgenin oluşturulmasını sağlayarak,
Suriye
güvenliğini tehdit eden halk ayaklanmasının örgütlenmesinde mülteci
sığınmalarında öncü olacaktı. Mülteci, ayaklanmacı, demokrasi talebiyle
tüm
dünya kamuoyunu ilgilendiren bu süreçte, Türkiye bu yapay eylemcilerin
örgütleyicileriyle, ilkin İstanbul’da ve son olarak da Antalya’da bir
dizi
görüşmeler yapmışlardı.
Toplantıların sonuç bildirgesinde şiddetin sona
ermesini isteyen isyancılar, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi
istiyorlardı. Emperyal merkezlerin güdümünde bir Ortadoğu için halk
galeyana
getirilmiş ve gündem bu emperyal hesaplar üzerinden belirlenmekteydi.
Türkiye’de
yapılan seçimlerin ardından, DTP/DTK/PKK gibi bölücü örgütler, “demokratik özerkliklerini” ilân edecek
denli, ileri demokratik amaçlara bürünmüşlerdi. 31 yıl sonra Türkiye’ye
dönen,
AKP’nin KCK operasyonlarıyla ehlileştirmeye çalıştığı PKK ve DTP
yöneticilerinde etkisini oluşturabilecek birini, Kemal
Burkay’ı getirmeyi başarmıştı. İmralı’daki Öcalan
da, “artık benim yapacaklarım tükendi”
demekteydi. Kemal Burkay, ülkeye
gelir gelmez AKP kadrolarıyla samimi anlar
yaşadı ve yüklenen misyonun gerekleri için hazırlıklarına başladı.
Türkiye’de
seçim sonrası çok tartışılan ve Türk Devlet yapısını, erkler
ayrılığını, TSK’yı
ve Cumhuriyet değerlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan “sivil
anayasa” çalışmalarım üzerine yapılan Amerikan
temsilcilerinin ziyaretleri ayrıca anlam kazanmakta. AKP’yle,
muhalefetle,
siyasilerle, askeri yetkililerle yapılan görüşmeler dikkatleri Amerikan
demokrasisine hazırlanan bir Türkiye profilinin tasarımı olarak
değerlendirilmelidir.
NATO’nun kara operasyonlarını, istihbaratını yöneteceği
merkezi İzmir’e taşıyacak olmasına bağlı olarak, füze kalkanı projesi,
KKTC’den
Türk Askerinin çıkarılması ve Türk liman ve hava alanlarının Rumlara
açılması
ve Türkiye’nin Irak işgalinde, PKK teröründe ne gibi taktik ve
stratejiler
izleyeceği gibi konuların tartışıldığı da kamuoyunun dikkatinde.
Bu
koşullarda, Abdullah Gül, Soros’un finansmanını sağladığı “25 Ocak Tahrir Gençlik Liderleri”ni
Tarabya Köşkü’nün bahçesinde, zafer işretleriyle poz veren örgütlü
gençlik
karşısında beyaz barış gülleriyle poz vermekteydi.
Rol
alanı genişlemişti. Bu arada Erbil’de toplanması kararlaştırılan Kürt
Ulusal
Konferansı’nın hedefi “4
parça 1 çatı” olarak
açıklanmaktaydı. DTK Eşbaşkanı Ahmet
Türk, BDP Eşbaşkanı Hamit Geylani,
HAKPAR Genel Başkanı Bayram Bozyel,
KADEP eski Genel Başkanı Şerafettin Elçi
ve beraberindeki heyetle Mesut Barzani
ve Başbakan Behram Salih’le
görüşmeler yapılmış ve amaç “AKP
himayesinde Kürdistan”
tartışmalarını yaratmıştır.
Suriyeli
muhalifler,
Soros ayaklanmacıları
Ortadoğu’da
emperyalizmin taleplerini dillendirirken, PKK cephesi de boş durmuyor,
yeni
düzenlemede Irak’ın kuzeyine, Barzani’ye selam gönderiyordu. Karayılan, Neçirvan
Barzani’nin tavrının olumlu olduğunu düşündüğünü
vurguluyordu.
Neçirvan Barzani, Hasan Cemal aracılığıyla Türkiye’ye şu
önerileri getirmekteydi:
"Artık Ankara’nın
‘PKK realitesini görerek, bu realiteyi kabul ederek barışı planlaması,
Ankara’da devletin çok değil, bu gün artık ‘tek başlı’ davranması,
PKK’nın esas
liderinin İmralı’da hapis bulunduğu gerçeğinin bir an bile gözden
kaçırılmaması, Öcalan’ın İmralı koşullarının barış kapısının
açılmasındaki
büyük önemine göre kısa vadeli adımlar atılması, orta ve uzun vadenin
planlanması, Elbette Hatip Dicle’nin, KCK tutuklusu bağımsız
milletvekillerinin
durumu ve genel olarak KCK tutukluları konusunda olumlu gelişmeler
kaydedilmesi, 10 bin kişinin yaşadığı Mahmur Kampı’yla ilgili olarak
“iyi niyet
gösterisi” yapılması, Ankara’nın PKK’yla arasındaki güven bunalımını
zamanla
giderecek adımların mutlaka düşünülmesi…”
Genel
seçimlerinden ardından yaşanan yemin krizi CHP tarafıyla ve MHP
tarafıyla
aşılmış ancak BDP’li milletvekilleri bu krizi, lehlerinde “demokratik özerklik” çerçevesine
oturtmaya çalışmışlardı. Diyarbakır’da
alternatif toplantılar gibi çalışmalarla, özerk bir karar alma
mekanizması
oluşturdukları izlenimiyle, Ankara’yı etkilemeye ve taleplerini
karşılayacak
yumuşak demokrasiyi oluşturmaya çabalıyorlardı.
Diyarbakır’da Temmuz başında
yapılan mitingde, “Barış kapılarını
kapatırsanız Kürtler alternatifsiz değildir, Kürdistan Meclisi’ni
kuracağız”
demişti.
BDP Eşbaşkanı Filiz Koçali
de, “Meclis’i açık tutun. Öcalan’ın
sunduğu protokolleri
konuşalım. Çözüme bir adım daha yaklaşalım” demekteydi.
Yani AKP’nin, MİT
Müsteşarlığı aracılığıyla, İmralı’da yaptığı pazarlıklar ve Öcalan
faktörü
dışlanmadan verilen protokollerin uygulanarak, Öcalan’ın
siyasal muhatap olarak kabul edilmesini istiyordu.
Türk Askeri’ni Tasfiye Süreci ve Askeri “Savaş
Suçlusu” İlân Etmek
Teröristlere
laf söyletmeyen yandaş basın erbapları, PKK’yla savaşan Türk askerini
resmen “demokratik açılımı”
engelleyen unsur
olarak gördü ve bunun propagandasını her fırsatta yaptı.
AKP, askeri vesayet
dedi, asker kışlasında kalsın, askeri konular dışında konuşmasın dedi,
aydınlanmanın ve tarihte halk hareketlerinin öncüsü olmuş Türk askerini
rejim
değişimi tornasında biçimlendirmeye kararlıydı ve yandaş basını,
yargısı,
ekonomisiyle askerin elini kolunu bağladı. Dolmabahçe’de varılan
mutabakatlar,
şiir gibi anlaşmalar, CIA’nın isteklerini karşılama doğrultusunda Deniz
Saha
Komutanlıklarında aramalar ve yapay gerekçelerde tutuklamalar, askeri
istihbaratın çekirdeğini emperyalizmin yeni düzen oluşturma Silivri
kampında,
Hasdal kampında ehlileştirme çabaları gibi bir çok eylemleriyle
hukuksal
normları hiçe sayarak diktatörce tutumu, tüm bu koşulların oluşmasında
belirleyen oldu.
Taraf
Gazetesi’nin polis şefi Emre Uslu’nun,
Şırnak Uludere’de 12 PKK’lının öldürülmesinin cunta olduğunu yazması,
AKP ve
Gülen’i Bitirme Planı’nı hazırlayanlardan olan Tümgeneral Mustafa Bakıcı’nın bizzat operasyonu
yaptığını ifade etmesi dikkat
çeken konulardandı.
Ahmet Altan,
Tunceli’de 7 PKK’lının öldürülmesiniyse ‘durduk
yere’ olarak yorumladı.
Cengiz
Çandar da, Radikal Gazetesi’nde 12 Eylül referandumuna günler
kala, “Hakkari’deki mağaralara dalıp
‘eylemsizlik’
halindeki 7 PKK’lıyı kim öldürttü, bir bakıverin” dedi.
Silvan’da meydana
gelen saldırıda 13 askerin şehit edilmesi olayıyla ilgili, İç İşleri
Bakanı İdris Naim Şahin, “Tabur ve Bölük komutanı düzeyinde görevden almalar
olabilir”
açıklamasında bulundu.
Bu da askerin suçlu olduğu izlenimini vermesi açısından
kamuoyunu yanıltan bir stratejik çıkış olduğu tartışmasını başlattı.
Askere
saldırılar peşi sıra geliyordu.
Özgür Gündem Gazetesi, “Sivas Katliamını Biz
Yaptık” manşetiyle yaptığı haberde,
Özel
Harp Dairesi’nin Sivas Katliamını bizzat gerçekleştirdiğine ilişkin,
tutarsız,
çelişkili bir söyleşi yaptı.
Üsteğmen H.Ç. ile yaptıkları röportajda Madımak
olaylarını organize edenin bizzat Özel Harp Dairesi olduğunu vurguladı.
İrticai
ve bölücü faaliyetlere uzanarak, onlara her türlü lojistik, taktik ve
istihbarî
desteği veren Alman istihbaratının Madımak’taki olaylarla ilgili rolünü
bilmelerine karşın, Özal Harp Dairesi’ni, kısaca TSK’yı suçlu ilan
etmek daha
kolaydı. Hayata Dönüş Operasyonu’yla ilgili ANF’ye konuşan Uzman
Jandarma Çavuş
olarak görevli olan Altan Sabsız,
Jandarma Genel Komutanlığı’nın katliamı 30 erin üzerine nasıl yıktığını
anlatmaktaydı.
Tam da AKP diktatoryası,
Jandarma’yı İçişleri Bakanlığı’na bağlaması konusundaki tartışmaların
üzerine,
bu röportaj tuz biber olmuş ve kamuoyunda Jandarma’nın dizginlenmesi
gereken
bir yapılanma olduğu kanaatinin yerleşmesinin sağlanması yönünde etken
olmuştu.
Terörle Mücadelede Ak
Dönem: Asker Yerine AK Polis
Cumhuriyet
kurumlarına karşı kinlerini gizlemeyen ve açık açık mücadele sürecini
her
boyutuyla başlatan AKP iktidarı, iktidarının 9’uncu senesinde;
Türkiye’yi
anti-emperyalist kadrolardan ve aydınlardan temizleme yolunda ilerlemiş
ve
türlü safsatalarla iddianameler düzenleyerek Türkiye’nin Atlantik
karşıtı
duvarlarına zarar vermiştir. Atlantik ötesinden gelen talepleri
karşılayabilmek
için düzenlenen tertipler kamuoyunun tepkisi çekmiş ve onlarca insan ya
intihar
etmiş ya hastalıklarından ötürü ölmüş ya da gerçek dışı ithamlar
karşısında
psikiyatrik rahatsızlıklarla baş başa kalmıştır.
Fethullahçı Hüseyin Gülerce,
yapılanların tertip
olmadığını, ülkenin demokrasi tacı taktığını savlayarak bu konuda şöyle
demektedir:
“Devlet içindeki hukuk dışı yapılarla
mücadelede ilk dönüm noktası,
Danıştay saldırısının Ergenekon davasıyla birleştirmesi olmuştur. Laik
kesimin
ezberlerinin ilk bozulduğu yerdir bu bağlantı. Sivas’ta Madımak
Oteli’nin
yakılmasının, Gazi olaylarının, Alevi kesiminin önde gelenlerine
suikast
planlarının, Ergenekon davası içinde yer alması da Alevi kesimin
ezberlerini
bozmuştur. Vesayetin tutunduğu zemin birden kaymaya başlamıştır. CHP’de
bir
kaset olayıyla lider değişimi ve Ergenekon sanıklarının CHP tarafından
aday
yapılmaları; aslında, Alevi ve laik kesimlerin yeniden kazanılması,
kayan
zemine yeniden tutunma çabalarıdır.”
Gülerce, Cumhuriyet’in
dayandığı temel
zemini vesayetten kurtuluş olarak niteleyerek, aslında vesayetin
dayanaklarını
yani halk iktidarını, halk kurum ve kuruluşlarının tasfiyesini ortaya
koyduklarının resmini yapmaktadır.
Gülerce,
“Terörle Mücadele, neden farklı olacak?”
başlıklı bir başka yazısında da:
“Terörle mücadelede artık yeni, yepyeni bir
dönem var. Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. Bu defa yetki,
sorumluluk, inisiyatif sivil hükümette olacak”
demekteydi. 12 Eylül
darbesinde askerin arkasında olan cemaat, günümüzde, emniyetin ve özel
harekat
timlerinin arkasında destek propagandası yapmaktadır. Gülerce,
yazısında:
“Gulyabaniler,
çeteler, karanlık odaklar kontrolünü kaybedecek. Terörle ilk defa,
“Büyük
Türkiye”ye yaraşır bir mücadele verilecek. Devletin gücünü zaafa
uğratanlar
devre dışı kalınca, sivil iradenin kontrolündeki polisin, jandarmanın,
özel
askeri birliklerin ahenkli çalışmalarıyla neler yapılacağını dost
düşman herkes
görecek…”
diye de eklemişti. Sivil iradenin kontrolü, tamlaması bu noktada
önemli. AKP kendi derin devletini yaratıyor saptamalarına, AKP kendi
ordusunu
da yaratıyor olacağı kaçınılmazdır!
Keza, Tayyip
Erdoğan, 2009 yılında Davutpaşa’da yaptığı konuşmada:
“Emniyet
teşkilatı, rejimin
güvencesidir.”
sözünü etmişti. Ayrıca Erdoğan, “İç güvenlikte asker
yerine polisin kullanılmasına
yönelik çalışmalar var” demiş ve Silvan saldırısı
sonrası verdiğimiz 13
şehidin “kırılma noktası” olduğu
mesajını vermişti.
Tayyip bey ve
şürekâsının ailecek oturmadıkları kaldıkları Yüksek Askerî Şûra’da da
en önemli
konunun hudut birlikleri olacağını söylemişti. Kuvvet komutanlarının
istifasının ardından, bunlar konuşuldu mu, bilinmez ama, sınır
güvenliğinin
sivil güçlere devredileceğinin de tartışıldığı bir ortamda, Kara
Kuvvetleri
Komutanlığı’ndan görevi alarak, 3,7 milyar Euro’luk projeyle 2014
yılına kadar,
sınır güvenliğinin “sınır
polisi”ne verilecek olması tartışmaları dikkat
çekiyordu.
AKP
analistlerinden Sedat Laçiner,
“Terörle
mücadele ordunun elinden alınıp polise verilmeli”
demişti.
Amerikalarının ilginç ziyaretleri devam ederken, Clinton,
BDP’li Selahattin
Demirtaş’la görüşüyor ve Demirtaş’a,
IRA’yı örnek gösteriyordu. Sinn Fein’in
IRA’yı reddettiğini ve böylelikle siyasi güç kazandığını söylüyordu.
Kısaca
PKK’yla, BDP arasının açılarak, yeni yapılanmaların gündeme
getirilmesini
projesinin fitilini ateşlemiş oluyordu. BDP yerine başka bir örgütlenme
ya da
AKP’lileştirilmiş bir BDP…
“Terör örgütü
elemanları kendilerini dağ şartlarında daha da iyi yetiştiriyor.”
diyen Mehmet Ali Şahin, terörle
mücadelede
yeni aktör emniyeti işaret ediyor ve asker terör örgütü elemanlarına
karşı
yetersiz olduğu algısını tartışmaya açıyordu.
Bu
gelişmeler olurken, yoğun diplomatik ilişkiler seyrederken; Emniyet’e
ve özel
harekâta ağır silah alınmasının yolu açılıyordu.
Cobra, Akrep, Şortland ve
TOMA’ların aralarında bulunduğu 200 adet zırhlı araç da Emniyet genel
bütçesinden ve Başbakanlık’tan sağlanacak örtülü ödenekle finanse
edileceği
duyuruluyordu. Başbakan yardımcılarından Beşir
Atalay,
“sadece güvenlik değil, çok
boyutlu bir çalışma yapıldığını” belirtiyor ve “çok
görüşmelerimiz var, kendi aramızda farklı analizlerimiz var. Bu
hem güvenlik boyutuyla ilgili, hem milli birlik, kardeşilik projesi.
Ekonomik
boyutuyla ilgili, hem milli birlik, kardeşlik projesi. Ekonomik boyutu
demokratitleşme, insan hakları boyutu..”
olarak açıklıyordu. İçişleri
Bakanı olan İdris Naim Şahin de,
asker dışlanmıyor, şartlara göre vaziyet alıyoruz diyordu. Şahin’in bu açıklamalarını, askere yeni
Türkiye’de, ileri demokrasi
gereği vaziyet aldırıyoruz olarak da okumakta yarar var. Şahin,
şunları da söylüyor:
“polisin
de askerin de jandarmanın da yaptığı çalışmaların ortak amacı birlik
beraberliği sağlamaktır. Dolayısıyla amaca uygun olarak nerede ne
zaman, hangi
birimin etkin rol alacağı yönetim tarafından kararlaştırılır. Bu
alanlar
vazgeçilmez çizgilerle ve mekânlarla birbirinden ayrılmış değildir.”
Yani
artık Jandarma bölgesi, Polis bölgesi olmayacak. Jandarma’nın hareket
alanı
daraltılıp, yetki paylaşımı ilkesiyle polis kırsal alanda Jandarma’yla
ortak,
emperyalizme göbekten bağlı siyasi iktidarların emirlerini yerine
getirecektir.
Necdet Özel Kimin
Komutanı: Kalemşorlardan “İleri Demokrasi” Dersleri
Yandaş
kalemlerden, yeni ordu, terörle mücadelede yeni dönemle ilgili
yazılanlara
bakmak, Erdoğan’ın “kalemşorlarım”
olarak nitelediği, yazar-kasaların söylemlerine değinmek; siyasi
iktidarın
propagandalarını üstlenmeleri gereği önem taşımaktadır.
“Yeni proje, asker sayısının azaltılması, Genelkurmay’ın yetkilerinin
kısılmasını ve askerin sivil yönetimin emrine girmesi gibi konularda
eskiden
hayal bile edilemeyen bir tablo”
sağlayabileceğinden söz eden Oral
Çalışlar, böylelikle ‘özgürlükleri derinleştirebileceğimizi’
imliyor.
Yüksek
Askerî
Şûra toplantısına iki gün kala, kuvvet komutanlarının istifa etmesinin
yankıları sürmekteydi. Televizyon kanallarında komutanların istifa
haberleri
geçerken, kanalların alt haber bantlarında: “Jandarma
Genel Komutanı Necdet Özel, Başbakanlık’ta!” yazısı
dikkati çekmekteydi.
O arada başka kanallarda Bekir Bozdağ,
askerlik süresinin kısalmasıyla ilgili gülücüklü
demeçler vermekteydi. Anlam verilemeyen bir süreç işliyordu. Kimileri
komutanlar geç kaldı ya da zamansız bir hareketti diye yorumlar
yapıyorlardı.
Ama Kuvvet Komutanı deyince Jandarma Komutanı’nın bundan nasıl bağımsız
olabileceğini düşündürten o alt bant yazıları, birden tüm ekranları
kapladı ve
yeni Genelkurmay Başkanı’mız görevi önce basın tarafından verildi.
Tahmin
edilebilen yandaş ve her dönemin liberal kalemşorları, Necdet
Özel’i doruklara taşımışlardı.
Zaman yazarlarından Ali Bulaç:
“Komutanların emekliye ayrıldıkları haberini ilk öğrendiğimde
tereddütsüz şunu düşündüm: ‘Hamdolsun normalleşiyoruz’. Yedi saat
boyunca canlı
telefonla bağlandığım altı televizyon kanalında aynı şeyleri söyledim:
bu bir
normalleşme göstergesidir. Asker veya sivil bürokrat, kim siyasi
otoritenin
karar ve icraatlarını benimsemiyorsa- bu onun doğal hakkıdır- yapması
gereken, görevden
çekilmesidir. Bu bir haktır ve kimse bundan dolayı yadırganamaz. Gerçi
eski
medya mensupları olayı “kriz” olarak yorumlamak istediler, ama bizler,
olayın
normalleşme göstergesi olduğunu söyledik. Teamüller değil, kurallar
işleyecektir. Emekliye ayrılanların yerine başkaları atanacaktır.”
diyerek,
ileri demokratik normalleşmenin gerçekleştiğini, sanki bilinen ve
senaryosunu
önceden okuyup değerlendirdiği bir filmi anlatıyordu. Siyasi
otoritenin, hem de
SEÇSİS denen güvenilirliğini yitirmiş bir seçim sistemi yazılımıyla ve
meclis
aritmetiğiyle alınan oy arasındaki dengesizlikten ötürü güç elde eden
siyasi
otoriteydi bahsedilen ve buna uymayan develer bu diyardan gidecekti ve ‘ayrıksı otlar’ temizlenecekti.
Bu tezi
doğrulayan kalemşorlardan biri de Ekrem
Dumanlı’ydı:
“Endişeye gerek yok.
Türk demokrasisi bu hadiseden güçlenerek çıktı. Siyasî iradenin YAŞ’ta
sembolik
olmadığı ispatlanmış oldu. İstifa eden paşalar hata yaptı ama farkına
varmadan
doğru bir sürecin başlatıcısı oldu.”
demekteydi. Başlatılan doğru süreç
neydi ve komutanların istifası aslında AKP-ABD projesinin ortak sonucu
varılmış
bir uzlaşma mıydı?
Star yazarı Ahmet
Kekeç de, kamuoyunun, komutanların istifasını “askerlik
işini başaramadılar, emekliliklerini istediler” rahatlığı
içinde bakıyor artık olaylara..” demekteydi.
Yine Star’dan Mustafa Karaalioğlu
da:
“29 Temmuz 2011 Türkiye siyasal tarihi
için
önemli bir günün adı olarak anılacaktır.. “Yeni Türkiye” felsefesinin
derinlikli ve önemli kazanımlarından birisi tahakkuk etmiştir. Sivil
bürokrasi
ve yargıdan sonra askeri vesayetin de fiilen bittiği bir ana tanıklık
etmiş
bulunuyoruz. 12 Eylül referandumu ne anlama geliyorsa, 29 Temmuz ancak
bununla
kıyaslanabilecek değerde bir demokrasi günüdür.”
diyerek, zafer
sarhoşluğunu yaşamaktaydı. Yargıdan sonra askeri vesayet bitirilmiş,
yani
AKP’nin yargı vesayeti oluşturulmuş ve AKP’nin vesayetinde bir yeni
ordu
tasarımı devreye girmişti. Zaman yazarlarından
Mümtaz’er Türköne de, askerin siyasi arenada yenildiğinin
göstergesi olarak okuyordu yaşananları:
“..Ordumuz,
27 Mayıs darbesinden bu yana sürdürdüğü siyaset savaşını kaybetti. Işık
Koşaner
Paşa istifa ederek, bu savaşı yürüten ordunun komutanı
sıfatıyla taşıdığı
siyaset kılıcını onurlu biçimde teslim ediyor. Kime, demokratik siyasi
iktidara.”
Taraf
yazarlarından Namık Çınar, devre
arkadaşı olduğunu belirttiği Necdet Özel’e
yazdığı açık mektupta:
“İstemeseler yahut
farkında olmasalar da, TSK’daki geleneksel anlayışlarla sürdürdükleri
dirençlerini iki sene erkene alarak tamamlayanlar, çok önemli bulduğum ‘yeni anayasal sürecin’ önünü, inanılmaz
bir şekilde, ‘ordu reformları’ için de açmış oldular.”
demekteydi. Namık Çınar 9 Ağustos
günü yazdığı bir
başka yazıda da, Necdet Özel’e
‘görevler yüklüyordu’:
“..reformlarıyla
ordusunu AB standartlarındaki bir çizgiye taşıyacak olan general,
Türkiye’nin
demokrasi tarihine altın harflerle yazılacaktır. Olumsuzluklarda adı
hiç
anılmayan, ilk gençliğinden beri en çalışkan, en vakur ve en alçak
gönüllü..
dilerim önümüzdeki dönemlerde Genelkurmay Başkanı olur, ben de övünür
ve
sevinirim.. Bugüne kadar hiçbir zamanda ve hiçbir zeminde politik bir
duruş
sergilememiş, burnunu siyasete sokmayı marifet sanan generallerden
olmamıştır.”
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün
olayları:
“yaşananlar kendi çağında bir olağanüstü durumdur ama her şey mecrasına
girmiştir, yörüngesine girmiştir.”
olarak yorumlaması, Necdet Özel’in “burnunu siyasete sokmayı marifet sanan
generallerden” olmadığının
da bir kanıtı olarak anlaşılabilir. Aslında AKP mecrasına ve tam boy
emperyalizm
yörüngesine giren bir TSK’dan söz edilmekteydi.
Almanya’dan AKP’ye
Övgü, TSK’ya “Savaş Suçlusu” Muamelesi?
Yaşanan
istifaların ardından, Almanya’dan ilginç çıkışlar dikkat çekmekteydi. Der Spiegel:
“Erdoğan, ordunun omurgasını
kırmayı başardı. Ordu, iktidardaki AKP’ye teslim oldu.
Artık cuma
akşamından sonra TSK’nın konumu, yaklaşık 100 yıllık bir sürede olduğu
gibi
kalmayacak.”
Diyordu. Almanya’nın bir diğer dergisi Focus
da, ‘Erdoğan’ın Büyük
Şansı’ başlıklı bir haber analiz yayımladı. Yapılan
değerlendirmelerde,
Erdoğan’ın artık kendi partisine yakınlık duyan komutanları belirli
kademelere
yerleştirme şansını yakaladığı iddia edildi.
PKK’ya
yakın
haber ajansı ANF’nin haberleri de Almanya’nın farklı bir siyasal hesap
içinde
olduğunu ortaya koyuyordu. İlgili haberlerde,
Necdet Özel’in 1999’da
kimyasal silah
kullandığı iddiasıydı:
“11 Mayıs 1999
günü Şırnak'ın Silopi İlçesi'ne bağlı Ballıkaya (Bilika) Köyü
yakınlarında 20
teröristin kimyasal silahlarla hayatını kaybettiği operasyonun Necdet
Özel
tarafından komuta edildiği Roj TV ve ANF’de yer alan görüntülerle
ortaya çıktı.
Savaş suçunu ortaya koyan görüntülerin yayınlanması ardından geçen
hafta Alman
Sol Parti harekete geçmişti. Bu kez bir grup parlamenter, akademisyen
ve
hukukçu, Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü’nün (OPCW) devreye girmesi
için
Alman hükümetine açık mektup yazdı.
Aralarında 5 Federal
Meclis üyesinin de bulunduğu bir grup Sol Partili başbakan Erdoğan’a
“Savaş
suçu işlediği iddia edilen bir generalle Kürt sorunu çözülmez” çağrısı
yapmıştı. “kararlı bir biçimde savaş suçu işleyen birinin” Genelkurmay
Başkanı
olmasının Türkiye’nin demokratikleşmesi ve barışçıl gelişmelerin
yaşanmasının
önünde ciddi bir engel olduğuna vurgu yapıyorlar.”
Bu aslında
emperyalizmin istediği bir TSK’nın oluştuğunun kanıtı olarak kayıtlara
geçmiştir. Almanya’nın dış politikadaki hesapları, PKK’ya her türlü
lojistik,
psikolojik, sığınma desteğini vermesi açısından düşünüldüğünde; Necdet Özel olmasa bile onunla birlikte
anılacak askeri personelin “savaş suçu”
nedeniyle hukuksal süreçle kendilerine tertip hazırlıklarının bir
nüvesi olarak
nitelenebilir mi? Bilinmiyor ama TSK hem yeniden tasarlanıyor, hem de
içindeki
batı karşıtı unsurlar tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bu sürecin, TSK’yı
suç
ordusu haline getirmesi kaçınılmaz olacaktır.
“TSK’yı yeniden yapılandırmanın önünün
açılması, Türkiye’nin ulusal,
bölgesel ve uluslararası plandaki pozisyon değişikliklerine uygun bir
şekilde
ilerliyor. TSK, “yükselen Türkiye” modeli ile bölgedeki ABD ve NATO
operasyonlarında daha aktif, daha operasyonel bir rol oynamaya
hazırlanıyor.”
Olayları,
“darbe heveslileri TSK’dan temizlenmeli”
olarak yorumlayan MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli;
“Verin teklifi
destekleyelim. Genelkurmay’ı Savunma’ya bağlayalım” ve “İstifalar ordunun demokrasiye bağlılığını da
gösterdi. Bunu kimse
tartışmamalı. Türkiye’de darbe döneminin bittiği bir kez daha görüldü.
Yaşananlar, siyasi otorite ile uyuşmazlık çıktığında kişilerin
görevlerinden
ayrılabileceğini gösterdi. Bu bir süreçtir ve süreç içinde gelinen
nokta
demokrasiye bağlılığın gayet net ortaya koyduğudur.”
diyen Yeni CHP’nin
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu…
Muhalefetin, istifalar karşısında, TSK’nın yeniden tasarlanması
karşısındaki
tutumları, AKP’lileşmiş bir muhalefetin izlerini yansıtmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri,
yeniden
düzenleniyor. Emperyalizmin beklentileri ve Türkiye’ye verdiği ama
iplerini
elinde tuttuğu operasyonel üstünlük çerçevesinde bakıldığında yine
kirli bir
oyun oynanıyor.
Derin devletini yaratan, Türkiye’yi türlü komplolarla aydınından
ve antiemperyalist askerlerinden uzaklaştıran AKP; TSK’yı küçültüp,
Başkent’ten
uzaklaştırma planları yapmaktadır.
Atatürk Orman Çiftliği’ni “İslam Müzesi”
yapma projesi gibi, Atatürk’ün ordusunu da, “cemaat ordusu” yapma
projesi devreye
sokulmuş görünüyor.
|