|
|
Siyaset alanı, 12 Haziran'dan sonra iyiden iyiye kontrol altına alınmış görünüyor. Yeni anayasa hazırlıkları için yeter çoğunluğa ulaşamayacağını anlayan AKP; yeni dönemde muhalefetin desteğiyle çoğunluğu tamamlama hesaplarını yaptığı görülmektedir.
MHP, özel yaşamları hakkında yayınlanan kasetlerden sonra budanmış, koşullandırılmış ve uzlaştırılmış biçimde meclise girdi, yeni-CHP Avrupa kentlerinden yükselen sesiyle “laiklik tehlikede değil” duyurularını yapmış, Güneydoğu Anadolu'da “özerklik” tartışmalarına katılmış, liberal-muhafazakar sentezin tornası haliyle ikinci cumhuriyetçi, liberal takım kadrolarından devşirdiği siyaset erbaplarıyla AKP seviciliğiyle başarı(!) elde etmiştir.
Bağımsız adaylar ve BDP'liler Başbakan'ın, “Kürtlerin Zerdüşt dini” açılımlarıyla yedeklenen halk oyunu elde etmiş, Ertuğrul Kürkçü'nün AB'den fonlanmış “solcu” imgesi Mersin'nin kurtarılmış(!) olduğunu ortaya koymuştur. ABD'nin ve AB'nin gereken kadroları sonuç olarak oluşmuş durumdadır.
AKP'nin Arap baharı sonrası Türkiye'de bir “bahar havası” estirme koşullarını olgunlaştırırken, muhalefet mutalizmi (doğada birbirine bağımlı yaşam) siyaseti, emperyal merkezlere bağımlı kukla yönetim olarak ne kadar iyi yönetilebileceğinin örneklerini vermektedir.
Daha önceki “Türkiye’de Ayaklanma Koşulları Oluşturulurken” başlıklı yazımda, Arap rüzgarının nasıl oluşturulduğunu, Libya sürecini, Suriye'ye yansımalarını ve Türkiye'yi bekleyen tehditleri irdelemiştim. Yazıda, Türkiye'deki iliştirilmiş yazar ve yöneticilerin söylem ve eylemlerinden örnekler vererek şunları yazmıştım:
“Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da gerçekleşen halk hareketlerine karşı İsrail merkezli bakış açısına sahip olan Gül’ün, Türkiye’yi bekleyen tehlike konusundaki endişelerinin odak noktası da ayrıca merak konusudur. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları yorumlayabilme yetisi ancak ‘ithal tehdit algılamaları’yla olanaklı olan bir kişi için merak duyma gereksinimi de abartılı görünebilir. Örneğin, “Diyarbakır’da halk, Mısır’daki gibi günlerce sokaklardan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse, işte o zaman barış gelir, bakın bakalım o zaman AKP kalır mı kalmaz mı, işte o zaman Erdoğan’ın kendisi bu sorunun çözümünü talep edecektir.” sözleriyle Öcalan’ı nasıl yorumlayacaktır? Ya da Öcalan’ın sözlerine: “Mısır’da olup bitenlerin Kürt siyasi hareketine de ilham vereceğine, belki bu mücadelenin pratiğinde temel bir karakter değişikliğine yol açacağına dair düşüncelerin halı altına süpürülmesi imkânı kalmadı”[1] olarak ekleme yapan Taraf’ın güngörmüş Alper Görmüş’ünü ne tarafından duyacaktır? Ortadoğu’da yaşananları “Prag baharı” olarak niteleyen ve Türkiye Ortadoğu’daki isyanları üstlendi ve yönlendirdi diyen ve bu isyanların Türkiye’ye de sıçraması arzusunu ağzından “Türkiye baharı desek çok mu ileri gideriz”[2] olarak kaçıran Hasan Bülent Kahraman’ı nasıl okuyacaktır?”
Tüm bu gelişmelerle, yazılarla ve tek düze yayınlanan televizyon taarruzuyla, kamuoyu, Suriye'ye karşı yeni bir savaşa, “demokratik özerklik” merkezli iç savaş ve iç çatışma senaryolarıyla gerçekleştirilmek istenen, yeni Ortadoğu projesine eklemlemek üzere propaganda altında ezilmektedir.
Türkiye'de hazırlanan ayaklanma koşulları; BDP'lilerin, TBMM'yi, YSK'yı ve diğer tüm kamu kurum ve kuruluşlarını tanımamaya kadar vardırılan süreçte, bazı aklı evvellerin Türkiye'yi ayakta tutacağını savladığı ortamda, bırakın ayakta kalmasını tam anlamıyla emperyalizmin koşulsuz, ilkesiz ve güdümlü tam boy işbirlikçisi konumuna sokacaktır ve de sokmuştur. Kaldı ki AKP iktidarı sürecinde siyasal alan, yüksek yargı organları, TSK zapturapt altına alınmış ve herkesin sesi soluğu kesilmiştir. İzleme, dinleme, teknik takip olanaklarıyla beslenen Emniyet, alternatif silahlı güç olarak tasarlanarak, “polis devletinin” temelleri atılmıştır. Böylesine “faşizmin” hüküm sürdüğü bir düzende, neyi düzeltmeye çalışsanız eliniz kolunuz bağlanmıştır.
Türkiye'ye faşist bir yönetimin iktidarını kurduğunu söylemek için tüm koşullar tamamlanmıştır. Galip Munzam'ın aktarmasıyla; Nicos Poulantzas'ın, Faşizm ve Diktatörlük’ün devlet aygıtı içinde faşizmin nasıl yükseldiğine ilişkin saptamaları şu şekildedir:
1. Faşizm, iktidara tam manasıyla anayasal yoldan gelir.
2. Faşizm, iktidara Devlet aygıtı ile bir kaynaşma neticesinde gelir. Devlet aygıtının desteği olmaksızın faşizmin iktidara gelmesi mümkün değildir. Şekil açısından Devlet aygıtının dışında da yer alsa başlangıcında faşizm bu aygıta sızar, bu aygıtı dışarıdan ele geçirir ve geri dönülmesinin imkansız olduğu noktada, Devlet aygıtı içinde kendisine düşman unsurları ortadan kaldırır.
3. Devlet içindeki gerçek ve biçimsel iktidar arasındaki açı ortadan kalkar.
Poulantzas'ın belirlemelerine bir eğretileme yapacak olursak;
1. AKP, tam anlamıyla anayasal yollardan, muhalefetin de desteğini alarak iktidara gelmiştir.
2. AKP, MİT, TSK öncelikli olmak üzere, tüm kamu kurum ve kuruluşlarına sızmış, devlet aygıtını içten fethetmiştir. İçeriden ele geçirmiştir. Erdoğan, kendi derin devletini kuruyor saptamaları bu noktada anlam kazanmış, Amerikan taşeronluğunda seyreden siyasal çizgisini koruyarak, dış istihbaratla ortak operasyonlar sonucu, düşman görünen Kemalist, Milliyetçi ve anti-emperyalist nitelikleriyle devleti ve ulusu yaşatacak kişi ve kurumlarda suikast, intihar süsü verilmiş cinayetler, Türk aydınını hapsedildiği Ergenekon operasyonları, Kemal'in askerlerinin hapsedildiği Balyoz vs. operasyonlarla temizlik çalışmalarını sürdürmektedir.
3. Devleti oluşturan temel aygıtları içten ele geçiren, baskılarla sindiren AKP diktatoryası, devlet aygıtıyla arasındaki açı açılmış ve AKP tüm yapılara hükmeder konuma gelmiştir.
AKP hegemonyadan, diktatoryaya; diktatoryadan faşizme çıkan bir yolun siyaset anlaşıyının tercümesi ve teslim edilecek bir örneğidir. Bu faşizm teoriğine birebir oturan AKP siyasal çizgisinin koşulsuz destekçileri de süreci “ileri demokratik” ölçütlerle sağlamlaştırmaya, halkı “faşizme” tabii kılmaya devam etmektedir.
Suriye'de yaşanan olaylara paralel olarak Cengiz Çandar, savaş çığırtkanlığında sınır tanımamaktadır. “Türkiye'nin Suriye Belası” yazısında Çandar, AKP'yi, Suriye'deki Amerikan destekli ayaklanmalar yanında, Esad karşıtlarının yanında mevzilenmesini öğütlemekteydi:
“Bu yapı, Türkiye’nin isteklerini, yani reformların vakit geçirmeden uygulamaya geçirilmesi ve şiddet ortamının son bulmasını, yerine getiremez. (…) Elini halkının kanına bulamış, uluslararası tecritten ötürü ekonomisi de allak bullak olmaya başlayan rejimin geleceği de yok. Yüzde 50’lik seçmen gücüyle iktidar olan ve yukarıdaki gözleme ilham veren Tayyip Erdoğan hükümeti, zalim bir diktatörlüğü gözler önüne seren Baasçı Suriye’ye karşı ne tavır takınabilir ki?” Bir gün sonraki yazısında da Çandar: “Türkiye sürece dahil olmazsa içeride henüz çözemediği Alevi ve Kürt sorunu yüzünden sıkıntıya düşer... Bu uygulamanın Türkiye’ye gönderdiği sinyallere dikkat etmekte yarar var. Suriye’nin resmi olarak üzerinde hak iddia etmekten vazgeçmediği Hatay ilinin tüm çevresinin Alevi-Nusayri azınlığı ile çevrelenmek istendiği göze çarpıyor. Sınırın Türkiye tarafında, Hatay ilimizde ise 300–400 bin olarak tahmin edilen Alevi-Nusayri vatandaşlarımız yaşıyor. Suriye’deki olayların önü alınamazsa, Türkiye-Suriye ortak sınırının diğer köşesinde (Suriye’nin kuzeydoğusu, Türkiye’nin güneydoğusu) yaşayan Suriye Kürtlerini de içine alacak gelişmeler ihtimal dâhilinde... aksi halde Suriye’de yaşanacak gelişmelerin Türkiye’ye yansıması engellenemez” Çandar, diğer bir yazısında da: “Türkiye’nin karar vericilerinin, Suriye rejiminin yapısını bir nebze serinkanlılıkla değerlendirdiklerinde bu taleplerin yerine getirilemeyeceğini bilmediklerine de inanamam. O nedenle, bu iddialar gerçek ise bunu, Türkiye’nin bundan sonra Suriye’ye karşı atacağı adımların meşruiyet zeminini hazırlama olarak görmekte yarar var.”
Cengiz Çandar, AKP yandaşlığıyla bilinen ve başbakanın “kalemşörlerim” olarak ifade ettiği tiplemelerden biri olarak, eğer Türkiye, Kürtlerin özerklik taleplerini karşılama noktasında sorun yaşamak istemiyorsa, Suriye'ye vereceği destekle bunun meşruiyetini sağlayacağını söylemek mi istiyor? Bu gayet açık da; Çandar'ın, Suriye'nin Kuzeydoğusu, Türkiye'nin Güneydoğusu olarak saptadığı bölgede, Suriye Kürtleriyle, Türkiye'de yaşayan Kürt kökenli yurttaşların ortak bir çatı altında ayaklanmasının işten bile olamayacağını yazdığı kesin.
Bu ayaklanma provaları Türkiye'nin dört bir tarafında sürerken, son örneği PKK militanlarının Erzincan'da yol kesip kimlik kontrolü yapmak istemesi, sürekli ifade edilen çatı örgütünün liderliğini kimin yapacağı? sorusu çerçevesinde dönen tartışmalarda dikkat çeken şey eli kanlı Amerikan piyonu Abdullah Öcalan'ın “doğal liderliği” gündeme getirilmektedir. Hem de, yönticisi Ergenekon'dan tutuklu bulunan OdaTv aracılığıyla... Diyet ödercesine... Uzlaşma sinyalleri sezinletircesine... OdaTv'nin satış anlaşması yapılmışcasına, görücüye çıkarılmışcasına...
Ali İhsan Gürcihan'ın yazısında yer alan şu örnek sürecin analizi açısından önem taşımaktadır:
“Haber Türk denen televizyonda. “Türkiye’nin Nabzı” proğramında, Avni Özgürel diye biri çıkmış diyor ki : “Kürt sorununda çözülmesi gereken 100 konu varsa bunlardan biri de Öcalan’ın İmralı’dan çıkarılmasıdır. Sorunların 99’unu çözseniz bile eğer Öcalan İmralı’da kalırsa bu iş bitmez.” Bu dediği yetmiyormuş gibi küstahça devam ediyor; ”Öcalan’la birlikte Kandil’dekileri de unutmamak lazım,belki bu işi Silivri’deki Ergenekon tutukluları ile dengelemek gerekir.”
İşte Öcalan'ın zamanında neden Türkiye'ye teslim edildiğinin, Öcalan'ı sorgulayan Albay Hasan Atilla Uğur'un neden safsata iddianamelerle parmaklıklar ardında olduğunun kanıtı ve anlamı!
OdaTv konusuna gelince, Açık İstihbarat sitesi yazarları Fatma Sibel Yüksek, Behiç Gürcihan gerekenleri yazdı.
Yazılara ekleyeceklerim var, insanın kanını donduran, “Allah'ım aklıma mukayet ol!” dedirten, o OdaTv haberini okuduğumda yok hissettim, kendimi hiçlik içinde duyumsadım. Okuyularının tepkileriyle karşılaşan OdaTv haberinin bir bölümü şöyleydi:
“Sol kültürün temelinde olan “Birleşik Cephe” olgusu yeniden gündemdedir. Kim ne derse desin bunun doğal lideri Öcalan’dır! Kılıçdaroğlu’nun rakibi Baykal değildir. Baykal bitmiştir. Kılıçdaroğlu’nun soldaki rakibi 68 kuşağından sosyalist Öcalan’dır.” deniyordu.
Bunun üzerine Eren Erdem ve Sinan Meydan sitede yazmayacaklarını bildirdiler.
Açık İstihbarat, konu üzerine çözümleyici yazılarla bu işin kim tarafından yapıldığını sorguladı ve Mümtaz İdil'in izini buldu. OdaTv bunun üzerine Açık İstihbarat'ı hedef alan yazılar yayınladı. Bu yazılardan birinde:
“Öcalan olgudur. Kabul edip etmeme değildir mesele; meclise giren 36 milletvekilinin doğal lideridir ve kurulacak "Birleşik Cephe", "Sol Çatı" partisinin de doğal lideri olacaktır.”
gibi ifadelerle dediğim dedik biçiminde havaya üflemeye devam etti.
Baş aktör Mümtaz İdil, idil nehri gibi uzadı, evrildi, çevrildi ama bir türlü kaçamadı üstüne yapışanlardan. O, “yazmadım” diyor, “her türlü eleştiri yayınlanabilir” diyor, “gelin edebiyat tartışın benimle” diyor. Tam bir suçluluk psikolojisi midir, değil midir, konunun uzmanları bizi aydınlatabilir, İdil'i çözümleyebilirler mi, çözümleyemezler mi?
Bunları bilemiyorum ama, Aydınlık'ın yazarlarından Kurtul Altuğ'un,
“İşte asıl amaç: Apo’lu bir CHP!”
yazısına yanıt olarak kaleme alınan, “Kılıçdaroğlu'nun rakibi tartışmasına devam ediyoruz” yazısında dikkat çeken bir ifade vardı:
“Kılıçdaroğlu’nun rakibi Baykal değil, sosyalist solun doğal lideri yapılacak Öcalan’dır. Bunu zaman gösterecek. Öncü olmak, bir hakikati ilk yazmak, ilk tespit etmek zordur.”
İfade aynen bu. OdaTv neyin öncüsü olmuştu, bir hakikati ilk kez yazmak ne demektir?
Birileri OdaTV üzerinden, ulusal duyarlıkları olan yurttaşlar üzerinde, toplum mühendisliğiyle tezgah mı hazırlamış oluyor?
Seçimlerin hemen ardından; OdaTv, hangi uzlaşmaların, hangi çıkarların, hangi yandaşlığın eseri olmaya aday oluyor?
Öcalan'ı Kürt ayaklanmasının susturucusu, dizginleyicisi rolüyle sahneye çıkmasını tasarlayanların öncelikli müttefikleri yandaş medya vardı da, OdaTv neyin nesi oluyor da böyle bir olguyu sahiplenip, “doğallık”, “sol” gibi kavramların yanına terörist Öcalan'ı yerleştirebiliyor? OdaTv, hangi uzlaşmanın ağırlığını yüklendi ki altında ezilip yok olmayı kabullendi?
Hani bağımsız habercilik, korkusuzluk, cesaret, şeref ve gazetecilik ilkeleri? Burada kimse yok!
OdaTv ne hikmetse aynı gün “Zaman Gazetesi Aydınlık'tan niye çok başarılı” diye garipsenen bir yazıyla yine “görev uğruna”, gazetelerin mizanpaj karşılaştırmasını yaptı.
Zaman'dan beklenen garip propagandif bir haber!
Aydınlık'ı eleştirmek, Zaman Gazetesi'yle karşılaştırmayla mı yapılır?
Aydınlık'ı kaç kişi ne kadar sermayeyle çıkarmaya çalışıyor, Zaman'ın arkasında kimler var, cemaat ne taklalar atarak bu şişirme satış rakamlarını istatistiklere yansıtıyor. Karşılaştırılacak daha nice konu varken, mizanpaj çerçevesinde yapılacak bir karşılaştırma için Türkiye'yi yabancılara pazarlamakla görevlilerin, İslamiyeti İsevileştirme çabalarında olan batı destekli irtica yayın organından başkaca bir yayın bulamadınız mı? Amaç nedir, ulaşılmak istenen sonuçta hangi çıkar ilişkileri, hangi diyetler ödenecektir?
Demokratik Toplum Kongresi'nin, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşmesi üzerine yaptığı toplantı sonucu açıkladığı sonuç bildirgesi, OdaTv'nin öncü olduğu, bir hakikat olanı ilk kez yazmakla övündüğü Öcalan'ın “doğal liderliği” çerçevesinde yorumlandığında ortaya ilginç bir manzara çıkmaktadır.
Önce DTK'nın sonuç bildirgesinden küçük bir alıntı:
"Daimi meclisimiz, YSK tarafından verilen kararın sayın Dicle şahsında, halkımızın demokratik yollarla çözümü sağlamaya dönük verdiği olağanüstü çaba ve gayretlere karşı, hiçbir hukuki izahının olmadığı yüzde yüz bir tasfiye ve sindirme kararı olduğu, Halkımızın iradesini yok sayan bu kararı tanımadığımızı ve meşru görmediğimizi, bu kararın, salt YSK tarafından verilmemiş olup devletin ve hükümetin bir bütün olarak Kürt soruna yaklaşımının açık bir ifadesi olduğu, AKP hükümetinin bu sonuçtan doğacak her türlü kaostan doğrudan sorumlu olacağı, genel seçimler öncesinde zaten yapılan ve sonrasında da hız kesmeden devam eden siyasi tutuklama operasyonlarından da bu tavrın net olarak belli olduğunu vurgulamıştır... Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni duruma acilen el koymaya ve demokratik yolları açmaya davet ediyoruz. Bu kararın, acilen geri alınması ve sayın Hatip Dicle şahsında halkımızın demokratik temsiliyetinin önünün açılması için, tüm halkımızı sivil-demokratik eylemlerini en üst düzeyde yurtsever seferberlik ruhuyla, bulunduğu her yerde en görkemli bir şekilde ortaya koymaya çağırır. Kürdistan’ın en büyük sivil ve siyasi çatısı olarak kongremiz, tüm bileşenlerinin-kurum ve kuruluşlarının-sivil toplum örgütlerinin-şahsiyet ve kanaat önderlerinin, bu faşizan karara karşı en net tavırlarını göstermeye, demokratik etkinliklerini yapmaya çağırır. Aynı şekilde, seçim sonuçlarıyla onaylanan halkımızın çözüm projesi olan demokratik özerkliği, tüm kurumlarıyla sahiplenmeye ve inşa sürecini ilan da dahil olmak üzere tüm boyutlarıyla tamamlamaya çağırır.”
Devletin kurumlarını tanımayan bir oluşum, resmen tüm odaklarını eylemleriyle, “demokratik özerkliğin” ilanını tanınmasının sağlanması için seferber olmasını emretmektedir. Ve hala tüm bu kaotik ortam tribünden seyredilmektedir.
OdaTv, terörist Öcalan'ı “sosyalist solun doğal lideri” olarak nitelemiş ve yandaş medya yazarlarının, televizyonlarının kamuoyunu koşulladığı bir ortamda, hazırlanan Kürt ayaklanmasının susturucusu, dizginleyicisi olarak gündeme getirmiştir. Gerisi ayrıntıdan ibaret olarak kalmaktadır. Allah, Türk Ulusu'nun yardımcısı olsun!
|