Siyaset15 Mayıs 2005 00:00

Batı Emperyalizminin Konu Mankeni Olmak ya da Olmamak: Türkiye Teslimiyete Topyekûn mu Hazırlanıyor? (II) SEMİH TEMİZYÜREK

Şu hakikatin altını ne yazık ki bir kez daha çizmek zorundayım: Türkiye’nin devlet, siyaset ve üniversiter kurumlarına hâkim olan gizli yahut açık Batı kompleksi/Batıcılık, inanılması güç boyutlara ve fonksiyonlara sahip. Osmanlı’nın çöküş dönemiyle birlikte zihinlere sirayet eden bu korkunç hastalık, her dönemde kendini yeniden üreten mekanizmalarıyla, güçlü cemaatiyle, milleti ve devleti esir alabilmektedir. Daha önceleri sivil ve askerî bürokrasi, şimdilerde büyük sermaye ve medya, bu hastalığa yataklık etmektedir. Vahim olan, millî şartlarda korkunç bir hastalığı işaret eden bu durumun, virüsün taşıyıcıları ve hastaları bakımından yegâne tedavi süreci olarak görülüyor olmasıdır. discount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

Gerçekten de,Batı’nın emperyal sömürü laboratuarlarında geliştirilen bu hastalığın, doktoru olarak da Batı’nın hâkim güçleri gösteriliyor. Tedavi reçetesinde doktorun kırk adından ve maharetinden bahsediliyor. Bazen ‘devlet politikası’, bazen ‘yarım asırlık müttefik’, bazen ‘stratejik ortak’, bazen ‘imtiyazlı ortaklık’, çoğu zaman da ‘gelişmenin ve medeniyetin kâbesi’ kılığında, vazgeçilmezliğini ve alternatifsizliğini daima muhafaza ediyor.

Bu ‘hastalık virüsü’ öyle menem şey ki, bulaşamadığı beyinleri/zihinleri, hasta ettiklerini saldırgan ve arsız hâle getirerek baskı altına almaya çalışıyor. Beyinlerin özellikle vizyon kısmına musallat olan bu düşünce polisi virüsü, sanal çoğulculuk imajı altında reel tekeller oluşturuyor. En önemlilerinden biri, millî ve ahlâkî hassasiyetleri ‘statükocu hayaletler’ olarak gösterip savaş açmak. Böylece, zihinlerde “Tek yol Batı” dışında farklı tahayyüllere ruhsat vermeyerek ‘biricikliğini’ (!) muhafaza ve müdafaa ediyor. 1990’lı yılların başında alt ettiği düşman ikiz kardeşi komünizmin sloganını da, cinsiyetiyle oynayıp kendisine mâl etmiş durumda. Yeni slogan şöyle değişmiş ve zenginleşmiş: “Tek yol Batı için devrim”.

Türkiye ‘Batı’nın tek yol olduğunu, -maalesef bu sloganlara ve sahte devrimlere bile gerek kalmadan-, ‘devlet’ ile onun düşmanı gibi gözüken entelektüel ve siyaset esnafının üstün katkılarıyla benimsemiş görünüyor. Tabiî Batıcılık hastalığına yakalanmış olanlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, kolektif hidayete ermenin böylece mümkün olduğuna inanıyorlar. Ama nerede; kolektif hidayete ermeleri ve efendilerinden cennetlerine kabul beratı alabilmeleri için daha yapmaları gereken çok işleri var.

Sözde (siyasî) iktidarlar, Batılı efendilerin sadece çıkarları için değil, işgâl kuvvetleri için de işe koşuluyorlar. Hem de ‘gelişim ve değişim’ gibi, yeni emperyalizme ait medyatik ‘halk marşı’nın eşliğinde. Bu da yetmiyor; her zaman bizim gibi, “düşünecek, üretecek ve inanacaksınız” diyorlar. Artık bu da yetmiyor; komşu olduğunuz coğrafyalarda size benzeyenleri de “kendinize”, yani bize benzeteceksiniz demeye başlıyorlar. “Bizler” de, biricik medeniyet önderimize ve örneğimize benzeyebilmek iştiyakıyla ve iştahıyla işe koyuluyoruz. Böylece efendilerin emperyal hayat alanlarının, ekonomik ve siyasî, bazen de askerî bekçiliğine soyunduruluyoruz.

“Bu kadar da olur mu?” diyenler için, bu bağlamda bir-iki kelâm daha etmeye devam ediyorum. Olur efendim, olur… Eğer küresel canavarın zihinlerde yaydığı korkuyu yenerseniz, ‘bu kadar’ın, hatta daha fazlasının olduğunu görür ve anlarsınız. Ama evvelâ, yaşanılan zamanın, parti ya da şahıs tabusu/taassubuyla hareket etme zamanı olmadığını bilmek ve kabul etmek lâzımdır. Böylesine önemli bir coğrafyada, böylesine kritik zamanda, iktidardan nemalanmak yahut particilik adına siyasî pozisyon belirlemek, Allah muhafaza millî ve manevî intihara tam teşebbüs demektir.

Bu gerekli ara hatırlatma ve uyarıdan sonra, tekrar “Türkiye’nin Batı’ya topyekûn mahkûmiyetine” ve “Batı’nın Türkiye mahkûmuna geleneksel yaklaşımına” dair isyanımıza geri dönebiliriz.

Biraz önce ne dediğimizi hatırlayalım. Emperyal zorbaların kitabına uydurarak söyledikleri, bazen de talimatlandırdıkları şu: “Bizim gibi düşünecek, üretecek ve inanacaksınız”; son zamanlarda da “benzerlerinizi bize benzeteceksiniz” diyorlar. Bunları nasıl yapıyorlar, dolayısıyla bizimkilere yaptırmış oluyorlar? Bazen ‘IMF sopası’nı kullanarak, bazen ‘Ermeni Soykırım Soytarılığına sahne aldırarak’, bazen ‘randevu vermeyerek’, bazen ‘çuval geçirerek’, bazen ‘İsrail’e yalakalık yaptırtarak’, bazen bölücü terörü azdırarak, bazen de ülke içinde konuşlanan medya ve sermayeyi ayaklandırarak yapacaklarını yapıyorlar.

Ya, ‘bizimkiler’(!) neler mi yapıyor? Ekonomiyi düzlüğe çıkarttık dedikten sonra, ağızlarından düşürmedikleri dar gelirlileri kazıklayan IMF anlaşmasını imzalıyor; İncirlik üssünü emperyalist yayılmacılığa peşkeş çekiyor; Cengiz Çandar gibi tescilli Batı hizmetkârını bile şaşırtan kırmızı telefon hattı kuruyor; Ermenistan ile onursuzca flört ediyor; Ata yadigârı Kıbrıs’ı pazarlıyor; Afganistan’daki kirli savaşa askerî destek sağlıyorlar… Daha sayayım mı?

Zannediyorum, buraya kadar sözü edilenlerde pek anlaşılmayacak bir taraf yok. Şimdi sıra, en azından birilerinin anlamakta zorlandığı yahut anlamak istemediği kısma gelmiş bulunuyor. Çünkü, millî intihar sürecinin bu boyutunu, AKP ya da Tayyip taassubu yüzünden anlamak istemeyenler, daha hâlâ ciddi bir yekûn oluşturuyor. Tahmin ettiğiniz üzere, meselemizin/mevzuumuzun “benzerlerinizi bize benzeteceksiniz” bölümüne geçiyoruz.

Şimdi hep birlikte düşünelim: Batılı egemenler, dünya olaylarına, hatta komşularımıza açtıkları kirli savaşa bile bizim gibi yaklaşacaksınız demediler mi, demiyorlar mı? Efendim? Evet, bal gibi diyorlar. Demekle kalmıyor; benimle savaşmak için tezkere çıkartın talimatı bile veriyorlar. Hangi ülke ile, hangi ölçüler içinde ilişkiye gireceğinizi belirlemiyorlar mı? Bal gibi belirliyorlar. Suriye ile komşuluk ilişkilerimizden dolayı Cumhurbaşkanını aforoz etme noktasına gelmediler mi? Efendim...?

İsterseniz bir soru da, üretim kısmıyla ilgili sorayım: Üretim, yani ekonomiyle ilgili olarak her milletin ve devletin eline tutuşturulan neoliberal evrensel reçete yok mu? IMF adındaki ‘ekonomik terör ve polis örgütü’ aracılığıyla, neyi, nasıl ve ne kadar üreteceğimizi ve satacağımızı tespit etmiyorlar mı? Ekonomik iradesi elinden alınan bir millet ve devletin, millî iradesi ve meclisi olur mu? Efendim? Tabiî ki olmaz!..

Hatırlatma ve uyarılarımızdan geriye “benim istediğim gibi inanacaksınız” bölümü kalmış bulunuyor. E ne yaparsınız; düşünme, yönetme ve üretme biçimlerinizi belirleyenler, artık nasıl inanmanız ve ibadet etmeniz gerektiğini de belirlemek istiyorlar. Hatta belirlemişler, uygulatmayı dayatıyorlar. Öyle öfleyip püflemeyin! Beyler, egemenleriniz niyetlerini ve maharetlerini, ‘kutsal kitap’ dizayn ederek, kilisede cuma namazı kıldırarak, Türkiye orijinli bir adamı papaz fakültesine dekan yaparak gösteriyorlar. Kısacası, Batı emperyalizmine, zihnî, siyasî ve iktisadî direniş yerine uyumu; küresel tahakküme karşı uysallığı vaaz eden “Batılı bir Müslümanlık dini” icat etmeye çalışıyorlar. Bunu da “Ilımlı İslâm” adı altında allayıp pullayıp empoze ediyorlar. Yanlış yahut yalan mı? Tabiî ki değil; bilâkis hepsi hakikat.

Millî ve ahlâkî vicdan adına gönüllü müdahil avukatlığını yaptığımız davanın, yani hatırlatma ve uyarının can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz.

Batılı efendilerin, son yıllarda Türkiye’ye yükledikleri ana misyonu, maalesef “bize benzeyenleri kendilerine benzetme misyonu” oluşturuyor. Anlayacağınız, siyasî, iktisadî ve askerî taşeronluktan sonra, ‘dinî taşeronluk’ rolü de biçiliyor.

Sık sık söylediğim gibi, gelişmeleri duyarlı ve ahlâkî bir pencereden dikkatlice takip ettiğinizde fotoğrafın karelerini tamamlayıp bütününü görmek zor değildir. Son yıllarda, Türkiye’nin statüko-demokrasi ikiliği üzerine klasik kalem oyunlarından usanmayanların, çok daha şümûllü ve şeytanî hâle gelmiş olan emperyal dayatmaları ısrarla ıskalaması, önümüzdeki mücadelenin daha zor geçeceğine ve emperyalist tablonun netleşmesinin zaman alacağına delâlettir. Biz yine de, en başta bu sağdan soldan devşirilip değişim ameliyesinden geçen profesör etiketli yahut köşe sahipli adamları kastederek uyarılarımıza devam edelim.

Şimdi hep birlikte, 1990’lı yılların başına giderek hafızalarımızı yoklayalım ve düşünelim. O yılların Batı menşeli ve güdümlü moda projesi “Türkiye modeli” değil miydi? Evet, öyleydi. Bu ‘model modası’nın (stratejisinin) mucidi, mâliki ve takipçisi yine ABD’ydi; ama modelin muhatapları ve hedef coğrafyası biraz farklıydı. O zamanlar Türkiye’ye, doğrudan Orta Asya’daki kardeş Türk cumhuriyetleri için modellik yaptırılıyordu. Yani 1990’lı yılların başında, özellikle kültürel/soy benzerlerimizi Batı’ya benzetmekle görevli ve yükümlü idik.

Şimdi yine ‘modeliz’; emperyalist modacımız yine ABD; ama bu kez modanın/modelin hedef kitlesi ırkdaşlarımız değil, dindaşlarımız! Birkaç yıldır, aynı inancı paylaştığımız dindaşlarımızı, Batılı egemenlerin beklediği/talep ettiği kıvama getirmekle görevlendirilmiş bulunuyoruz. Diğer bir deyişle, ‘Ilımlı İslâm’ modeline uygun bir idare ve ülke olarak; Orta Asya’dakiler yerine Orta Doğu’daki benzerlerimizi Batı’ya benzetmek gibi yüce emperyal bir misyona sahibiz.

Bu misyonu başarmak, Türkiye’nin Batılı egemenler karşısındaki kredisini de büyük ölçüde belirleyecektir. Aksi takdirde, yeni Batı emperyalizminin “gözde ülkesi” ya da “konu mankeni” olamayacaktır. Her normal beyni en azından karıncalandırmaya, her normal vicdanı kanatmaya yeterli olan bu “durum”, ne yazık ki gerçek. Bu gerçek, şimdi bütün boyutlarıyla idrak edilmeyi, dolayısıyla emperyalizmin kursağında bırakılmayı bekliyor.

Ey vatanperver AKP’liler, İslâmcılar, sosyal demokratlar ve milliyetçiler, kısacası Türkiye sevdasında samimi olanlar, daha ne düşünüyor ve bekliyorsunuz? El ve güç birliği yapmak için daha uygun ve gerekli bir zaman olabilir mi? Türkiye’ye, son onbeş yılda iki kere yazılan emperyalist modellik senaryosu ile biçilen roller yeterince açık ve uyarıcı değil mi? Biliniz ve unutmayınız ki, ülkemizin, yeni Batı emperyalizminin ‘konu mankeni’ olup olmaması, öncelikle sizlerin elinde!..