|
|
İç siyasette
AKP hegemonyasına koşut hareketlilik devam ediyor. Şifreli olduğu
ortaya çıkan
YGS için umut bağlayan gençlerin düş kırıklıklıkları, Yüksek Seçim
Kurulu’nun
12 Haziran seçimlerine ilişkin hazırlıkları, bağımsız adayların
adaylıklarını
engelleme girişimleri, Ergenekon davasından tutuklu olan aydınların
siyasete
girmelerinin önüne engeller yığılması planlamaları, anayasanın ilk üç
maddesinin ortadan kaldırılmasına dönük ifadelerin açıkça ifade
edilerek
devleti yok hükmünde kılmanın koşullarının hazırlanması gibi bir çok
çetrefilli
konuyla boğuşan Türkiye’de her şey alt üst durumda.
Asıl
tehlike
son haftalarda ortaya çıkmaya başladı. Güneydoğu’daki illerde yaşanan
gerginliğin temelleri çoktan atılmıştı ki, ‘Yeni
Osmanlı Misyonuyla Kürdistan İnşaası Ergenekon ve Fethullah’ kitabımda;
Ortadoğu’da Türkiye’ye koçbaşı işlevi verildiğini, BDP’nin ve AKP’li
olmayan
özellikle Güneydoğu’da etkinliği olan şeyh, ağa gibi feodal unsurların
AKP’lileştirilmesi, muhafazakâr demokrat kimlikle bütünleşmelerinin
sağlanmasına dönük ipuçlarına yer vermiştim.
Bu süreç hızla ilerledi. Bununla
birlikte Ortadoğu’da ‘diktatörlüklerden
kurtulması’, ‘demokratik
yönetim anlayışının yerleştirilmesi’, ‘dışa açılması’, ‘petrol için
değil
insanlık refahı için demokrasi açılımları’ gibi
Sorosvari tanıdık
kavram karmaşalarıyla olaylar yaşanmaya, Arap ayaklanmaları gündemi
meşgul
etmeye başladı.
Milyonlarca insan batı ittifakının bombaları altında yine ve
yeniden can verdi, yaralandı, yurdu işgal edildi. Bu faşist işgal
politikasına,
mevcut batı ittifakı, demokratik açılım adını verdi ve halkların en
kutsal hak
olan yaşamda kalım haklarını ellerinden aldı. Halbuki muhalif hareket
fonlanmış
örgütleriyle, Amerikan dış politika araçları olan dernek, vakıf ve
araştırma
merkezleriyle bağlantılı toplumsal hareketleriyle, medya olanaklarıyla
hazırlanmış ve ‘demokratik
bomba’ siyaseti bataklığına saplanmıştı.
Çarpık
ilişkiler olarak yansıyan, kafamızı bulandıran “acaba
hangisi gerçekten muhalif”, “acaba hangisi diktatoryaya
gerçekten hayır diyor”, “hangi hareket batının organizasyonu”
gibi soru
işaretleri ortaya çıkıyor. ‘Bazı rejimlerin devrilmesine atlantik
ötesinden,
Avrupa’dan çok büyük destek var. Hatta istihbarat organları ve özel
birlikler
bu rejimlerin devrilmesi için yoğun operasyonlar yürütüyor.
Ama aynı güçler,
devrilmesi istenenler kadar zorba, baskıcı bazı rejimleri daha da
güçlendirmek
hatta onların eliyle aynı hak ve özgürlük talepleri için sokaklara
çıkanları
ezmek için kullanıyor’
Bu
nasıl ilişkiler ağı derseniz, batı demokrasisi, özgürlük anlayışı, batı
emperyalizminin çıkarlarıyla, sermayenin ihtiyaçlarıyla birlikte
anılıyor da
ondan yanıtını vermelisiniz.
Kaldı ki George
Soros’la beraber anılan “R2P (Responsibility to Protect) Koruma
Sorumluluğu doktirinine göre uluslararası arenada
bağımsızlık, köleci
ve feodal dönemlerden kalma arkaik bir terim ve günümüzde karmaşık
çağrışımları
olan bir kavram. İnsan hakları gibi temel hukuk normları, hukukun bu
iradesi
kendinden menkul kurucu nesnesinden daha önemli ve insan haklarını
koruyamadığı
oranda kendisine her türlü müdahale meşru.
Dünyaca ünlü banker ve spekülatör George Soros’un
öncülüğünü yaptığı ve
bugün de belli başlı bütün batı ülkelerinin takip ettiği bu doktrin
uyarınca
artık dünya aynı çarklar içinde dönen bir sistemin parçasıdır ve bu
sistemi
sorunsuz olarak devam ettirmekse uluslararası hukukun en önemli
görevidir.”
Uluslararası
hukukun bu işgal yöntemi, Tunus’ta 4 Ocak’tan itibaren, Mısır’da 25
Ocak’tan
itibaren halk ayaklanmasını belirledi. Ardından Libya ve son olarak
Suriye’de
yaşananlar, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesine oturan ve Condoleezza
Rice’ın
bu projeyle “Türkiye
dahil 22 ülkenin sınırları değişecek” açıklamalarına
koşut düşünüldüğünde tam da rayına oturuyor.
Peki bu sınır değişimi, özgürlük
ve demokrasi nakli ortadoğu coğrafyasında nasıl uygulanacak. Onu da
Amerikan
dış siyasetinin belirleyici isimlerinden Zbigniew
Brzezinski’nin 2008 yılındaki açıklamalarıyla anlamak
olanaklı:
“Önceleri bir milyon
kişiyi kontrol etmek,
bir milyon kişiyi fiziksel olarak öldürmekten kolaydı. Bugün, bir
milyon kişiyi
öldürmek, bir milyon kişiyi kontrol etmekten son derece daha kolaydır.”
Bu
kadar basit, demokratik hareketlere, bombalar yağdırılacak. Batı
ittifakı yanında
yer alan diktatörlere karşı ayaklanmış halk; yoksulluk, işsizlik, anti
emperyalist bir blok kurma istenciyle bir araya getirilip, yeni bir
işbirlikçi
oligarşiyi iktidara taşıyacak. Halkın talepleri normal, koşullar tamam
geriye
ne kalıyor; halkın gerçek taleplerini törpüleyip (bunu halkı bombalarla
yok
etmek olarak okumalı), batı ittifakının gereksinim ve çıkarlarını hakim
ve esas
kılmak.
Libya’ya
ilişkin küçük anımsatma bu süreci anlamayı kolaylaştıracaktır. Libya’da
petrol
millileştirilmiş; Kaddafi
üniversiteler kurdurmuş ve sanayiyi geliştirmişti ve çölün kumlarında
gelişmekte
olan bir tarımı yaratmıştı, yüz binlerce vatandaş ilk defa layık olduğu
konutlarda
yaşama hakkına sahip olmuştu. Ta
ki, Lockerbie faciası yaşanana kadar!
Pan
Amerikan Havayolları'na ait Boeing 747 tipi uçak, içine bomba konması
sonrası,
21 Aralık 1988'te İskoçya'nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak
etmiş, 270
kişi ölmüştü. Abdül Basit el Megrahi, 1988 yılında Amerika'ya giden Pan
Am
Havayolları'na ait yolcu uçağına bomba yerleştirmekten suçlu bulunup
ömür boyu
hapis cezasına çarptırılmıştı. 189'u Amerikalı 270 kişinin ölümüne
neden
olmaktan hüküm giyen ve kanserli olan eski Libya ajanı, sadece üç aylık
ömrü
kaldığı gerekçesiyle serbest bırakılmıştı.
Lockerbie faciasını bahane eden Amerika’nın baskısıyla sağlanan
uluslararası
ambargoyla, Libya’nın kalkınma hamlesine darbe vuruldu. Ardından
2003’te
ABD’nin Irak’a fiili müdahalesi Kaddafi üzerinde korku yarattı. Bu
korkuyla
ekonomik ve siyasi tavizler verdi. Ekonomiyi yabancı banka ve
şirketlere açtı.
IMF taleplerini kabul etti. Pek çok devlet şirketini özelleştirdi. Gıda
ve
benzin gibi temel maddelere subvansiyonu kesti. Bu yükselen fiyatlar
geçim
şartlarını zorlaştırdı ve işsizliği artırdı.
Amerika, Kaddafi’yi diyalog
kurulacak bir lider olarak görmeye başladı. Özel
onurla Avrupa’ya kabul edildi. Sarkozy,
Berlusconi ve Brown
hükümetleriyle muhteşem sözleşmeler imzaladı. Kaddafi’den
ödünler koparmak, küresel sistemin doyumsuz aktörlerine
yetmedi.”
Bombalarla ortadoğu ülkeleri tehdit edildi, yaratılan halk hareketi
baskılanarak iktidara, küresel faşizmin yeni piyonları yerleştirilmek
üzere tüm
sistem alt üst edildi. Bunu en somut örneğini de, McCain’in Bingazi’de
göstericilerle karşılaşmasında yaşadık. 2000 ve 2008 ABD Başkanlık
Seçimi
Cumhuriyetçi adayı, savaş yanlısı bir neo-con ve Yahudi lobisi ilişkisi
güçlü
olan John McCain’i, Bingazi’de
göstericiler ellerinde Amerikan bayrakları ve ‘yaşasın Amerika’ diye
bağırararak karşıladı.
McCain,
Amerika’nın Kaddafi’nin yıkılması için daha fazla işler yapması
gerektiğini
savundu. Obama’nın, “Libya’da kara
hareketı yapmama” kararını destekleyen ama “direnişçilere daha fazla silah
ve eğitim verilmesi gerekiyor” bir ABD senatörüyle
karşı karşıya
kalmıştır.
Eli
silahlı demokrasi yanlılarının kimlerce hangi amaçlar için
örgütlendirildiğini
açıkça görmekteydik.
Libya gibi,
Suriye’nin de bu halk hareketi dalgasında sürüklenmesine tanık
oluyoruz.
Suriye’yi, ilk aşamada kışkırtıcı eylemlerle gündem belirlendiği,
ardından ordu
ve siyasetin bölüneceği ve emperyalizmin kuracağı yeni iktidarın ABD,
İngiltere
ve Arabistan tarafından tanınarak; işgalin meşruiyetinin sağlanması
planı
yavaş
yavaş işliyor.
Bu sürecin nasıl işletileceğine ilişkin ayrıntılar da Wikileaks’te
yayınlanan ve The Washington Post
gazetesinde haber
olan belgede yer alıyor.
Gazete, Suriye’de yayın yapan Barada TV’nin
kışkırtmaların hazırlık aşamasında 2009 Nisan ayında kurulduğunu ve
olayların
başlamasıyla birlikte uydu ve internet üzerinden daha etkin bir rol
oynamaya
başladığını yazdı. Gazete, kanalın uzun vadede Beşar
El Esad’ı devirmeyi hedeflediğini belirtti.
Obama, Suriye cumhurbaşkanı
Esad’la
ilişkileri normalleştirip 6 yıl aradan sonra 2011 Ocak ayında Robert Ford’u Şam büyükelçisi olarak
atamasına rağmen, yıkıcı faaliyetlere para aktarmaya devam etmiş, Wikileaks belgesinde yer alan kriptoya
göre:
“Suriyeli yetkililer,
ABD’nin
illegal siyasi gruplara gönderdiği para yardımını, kuşkusuz rejimi
değiştirmeyi
desteklemekle eş değer görüyorlar. Suriye’nin içinde ve
dışında uygulanan
karşıt grupları destekleme programının yeniden gözden geçirilmesi
faydalı
olabilir…2006 Şubat ayında, Bush yönetimi; Suriye’de reformcuların
çalışmasını
güçlendirmek için 5 milyon dolar aktaracaklarını bildirmişti. Aynı
dönem içinde
‘sürgündeki Suriyeliler’ Avrupa’da ‘Adalet ve Kalkınma Hareketi’ni
kurdu.
Hareket açıkça Beşar el Esad’ın gitmesini istedi ve Suriye’de
yasaklandı. ABD
diplomatik kaynakları, Adalet ve Kalkınma Hareketi’ni ‘Müslüman
Kardeşlerden
ayrılmış, liberal ve ılımlı islamcı’ olarak tanımlıyor.
Adalet ve Kalkınma Hareketi kanalı Barada TV’ye giden paralar, ABD Los
Angeles
merkezli “Democracy Council”den
gönderilmişti.
Suriye’nin BM Daimi
Temsilcisi Beşar Caferi:
“Olup bitenlerden kaygı duyuyoruz. Ancak, bu
şiddet eylemlerinin gizli bir proje olduğu, dış güçlerin Suriye’yi
istikrarsızlaştırmaya çalıştığı gerçeğini anlamalısınız.”
ifadelerine karşın, Tayyip Erdoğan,
suriye’deki OHAL’in kaldırılmasının yetersiz olduğunu,
demokratikleşmenin devam
etmesi için hızlı adımlar atılması gerektiği
yönündeki açıklamalarıyla Amerikan seviciliğini gösteriyordu. Obama’yla görüşen ve görüşme sonrası
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre:
“Obama
ve Erdoğan, Suriye vatandaşlarının demokratik arzularını yansıtan
anlamlı
reformları derhal hayata geçirmesi gerektiği yönünde de anlaştılar.”
El
Cezire’nin yorumu da, Amerikan misyonunun taşıyıcılığını
yapmanın farklı
bir penceresini göstermekteydi:
“Esad’ın
istifa etmekle ilgili herhangi bir düşünceyi reddettiği, olağanüstü hal
yasalarının teoride kaldırılması ötesine geçen her türlü reformu
benimsemeyi
reddettiği fazlasıyla açıktır. Bunun yerine muhalefeti hainlikle,
yabancı
güçlerle işbirliği yapmakla ve devlete karşı silahlı ayaklanma
yürütmekle
suçladı.”
Halbuki Esad’ın suçlamaları haklı
ve gerçeği
ifade ediyordu. Suriyeli stratejist yazar Talib
İbrahim’in Anadolu Ajans’ıyla
yaptığı söyleşide, Suriye’nin bazı kentlerinde yüklü miktarda silah ele
geçirildiğini ve bazı göstericilerin silah kullandığını hatırlatarak,
“Keskin nişancı tüfekleriyle bıçaklarla
güvenlik güçlerine saldırılar yapılıyor, protestocular etrafa ateş
açıyor,
şiddetin kendiliğinden oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar”
diyordu.
İbrahim şöyle devam ediyordu:
“Bu çalışmalar sonucunda her şehir için
gruplar oluşturuldu. Bunlar bir merkeze bağlı değil, bir lidere bağlı
değiller.
Duma’da peçe sorununu öne çıkarıyorlar. Dera’da vali ve bazı güvenlik
müdürlerinin kötü uygulamaları, yolsuzlukları vardı. Buradan yola
çıkarak
karışıklık yaratmaya çalıştılar. Lazkiye’deyse her şey çok iyiydi, vali
görevini
iyi yapıyordu. Orada da mezhep çatışması çıkarmaya çalıştırlar. Çünkü
güvenlik
güçlerini şaşırtmaya çalıştılar.”
Tüm
bunlar olurken, Kuzey Irak, PKK ve Güneydoğu çevresinde hareketlenmeler
başlamıştı.
Suriye’de 13 Kürt partisinden 9’unun bir araya gelerek siyasi
meclis adı altında kurduğu ittifak, Karayılan’la
görüşmek üzere bir heyet gönderdi. Kürt Sol Partisi sözcüsü Şellal Gedo, Teyyar El Mustakbel-Kurden
Suriye Sözcüsü Mihemed Hemo, El
Parti sözcüsü Behçet Beşir’den
oluşan heyet, 21 Nisan günü KCK Yürütme Konseyi başkanı Murat
Karayılan’la görüştü.
Ortadoğu ve Suriye’deki halk
ayaklanmaları değerlendirilerek, Suriye’deki Kürtlerin koordineli ve
tek ses
halinde hareket etmesi gerektiği söylenmekteydi.
Bu
arada, Karayılan, oğul Esad’a, Saddam’ı
örnek olarak göstererek, Saddam’ın
Kürtlerle birlikte hareket etmediği için sonunun ölüm
olduğunu belirtmiş ve Esad’ı da
aynı
tutumda ısrar etmemesi uyarısıyla, bu kargaşadan tek çıkış yolunun “Kürtlerin
Demokratik Özerklik” haklarının verilmesi olduğunu
ileri sürmüştü.
Amerika’nın
bu süreçte, Suriye’de Esad sonrası
süreci hazırladığı ve bunu AKP üzerinden yapabileceğinin ipuçları
yansıyordu.
Bu AKP’nin, Suriyeli Kürtlerin ılımlı ve liberal islam projesine
taşınması
yönünde tezahür edecekti. Bu da Amerikan misyonerliğinin gereklerinden
biriydi.
Kuzey Irak’taki fiili duruma destek olabilecek, nüfuz edilmiş Kürt
siyasetini
eklemlemenin ön koşuluydu.
Ayrılıkçı
Kürt hareketi PKK ve siyasi uzantısı BDP tarafından yürütülen ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri
Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde en önemli piyonlardandı. Bu sürece
dahil
edilmeleri, görevleri gereğiydi. KCK’yla görüşen Suriye Kürt
hareketinin ve
Irak’taki Kürt örgütlerinin birlikte hareket etmesi ne anlama
geliyordu?
Bu
soruya, PKK’ya yakın bir yayın organında yanıt verilmekteydi. Kürt
hareketinin
birlikte hareketi:
“Kürdistan’ın
her parçası için en uygun çözümü dayanışma içinde hayata
geçirmek anlamına geliyor. Kuzeyde özerk, güneyde bağımsız Kürdistan
talebi bu
nedenle yükseliyor. Kuzeydeki demokratik Türkiye, özerk Kürdistan
talebiyle,
güneydeki bağımsızlık talebi de hem örtüşüyor hem de birbirini
güçlendiriyor.
Kuzeydeki mücadele güneydeki çözümü, güneydeki ilerleme de bölgesel
çözümü
yakınlaştırıyor. Bu iran ve Suriye Kürtlerinin de kısa erimde esaretten
kurtulacakları anlamına geliyor.”
Suriye’deki
rejim karşıtlığı “Kürt” kökenli başlayıp devam ederken, Türkiye’de de
BDP ve
KCK’nın güdümünde “sivil itaatsizlik”
adı altında yeni bir oyun sahleniyordu.
Aydınlık’ın
haberine göre “sivil
itaatsizlik”
eylemlerinin örgütlenmesinde özellikle Avrupa’dan getirilen
CIA’ya bağlı 150 Kürt kökenli elemanın etkin rol oynamıştı. 6 aydır
Türkiye’de
olan bu elemanlar Güneydoğu’da görevlendirilerek, halkın Amerikan
karşıtlığını
önleyecek tedbirler kapsamında kullanılıyordu.
Sivil
itaatsizlik
eylemleri öncesi son bir haftada PKK faaliyetleri; Kutlu Doğum Haftası,
Ermeni
soykırım yalanlarının yıldönümü pasif propagandaya yönelik eylemler
olarak
ortaya çıktı. KCK tutuklularının yargılanması, örgüt talimatıyla
kendisini
yakan bir kurbanla şiddet eylemlerinde ölen bir başka gencin cenazesi,
YSK’nın
kararı şiddet eylemlerinin bahanesi oldu. Bu arada doğrudan olmasa da
dolaylı
olarak PKK’ya hizmet eden bir sokak gösterisine daha tanık olduk.
Bu “Çerkes Hakları İnisiyatifi” örgütlülüğü
altında Çerkesler adına hareket ettiğini ileri sürenlerin açık hava
gösterisiydi. Birbirinden ayrı gibi görünen bölücülüğün
ortak uluslararası
boyutunu ortaya koyan bir gelişmeyle KCK adına konuşan Mustafa
Karasu:
‘Kürtler,
Lazlar, Çerkezler, Sosyalistler, İslamcılar ve toplumun doğal önderleri
Birinci
Meclis’in oluşturulmasında önemli bir rol oynadı”
sözleriyle amaçlarının
göründüğünden çok daha ileride olduğunu ortaya koydu. Bu sözlerle
anlatılan;
meclisi etnik grupların temsil edildiği bir çatı haline getirmek ve bu
çatının
altında toplayacakları gruplarla ülkeyi etnisiteye dayalı bir
federasyona
dönüştürmekti.”
Ve sivil itaatsizlikle, kırsaldaki
eylemlerle eşgüdümlü olarak
kentlerde de ‘sivil itaatsizlik’
eylemleri sırasında kışkırtılan kitle, güvenlik güçleriyle çatışmaya ve
devleti
temsil eden kurumlara saldırmaya zorlanıyor. Verilen eğitim sayesinde
sokaklarda, meydanlarda kitleyi ustalıkla sevk ve idare edebiliyorlar.
Kalabalıkların arasında gizledikleri militanların havai fişek ve
molotof
saldırılarıyla güvenlik güçleri müdahaleye zorlanıyor. Yapılan
müdahalelerse,
halka karşı yapılmış gibi gösteriliyor.
Halkta örgütün gücünün devletin gücüne
eş olduğu, devletin yaptırım gücünün kalmadığı izlenimi ve hemen
ardından da
özgüven duygusunun yaratılması amacıyla şal-şepikli adeta askeri
disiplin
içerisinde hareket eden militanları sergiliyor. Bu konuda da göze
çarpan bir
nokta olarak belirtmek gereklidir ki; şal-şepikli militanların
gösterisi de bir
Filistin taklitidir.”
PKK, güney
komşularımızdaki Kürtçü hareketleri dikkatle izliyor. Bölgesel Kürt
Yönetimi’ndeki ve Suriye’deki hareketlerle bağını koparmıyor. Irak’ın
kuzeyindeki uzantısı olan Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi
aracılığıyla
Süleymaniye ve Erbil’deki ayaklanmalara katılıyor. Suriye’deki kolu
olan
Demokratik Birlik Partisi’yse, benzer bir tutumla Şam yönetimine karşı
büyüyen
başkaldırı hareketinde yer alıyor. PJAK’ın İran yönetimiyle
mücadelesiyse zaten
bilinen bir gerçektir…
PKK’nın bölgemizdeki olaylara nasıl baktığı ve
gelişmelerden nasıl bir beklenti içerisinde olduğu Karayılan’ın
sözlerinden
kolayca anlaşılıyor. Demokratik Barış çadırlarından ve İmralı’dan
savrulan,
“biz Kürtler
Araplara benzemeyiz” tehditlerine o da aynı sözlerle
katılıyor.
Ve
bölgenin önemli günlerden geçtiği, değişimler olacağını ve bu
değişimlerin
etkisiyle “Kürdistan” halkının
özgürleşeceğini iddia ediyor. Dönemin devrim dönemi olduğunun üzerine
basarak, “Kürdistan özgürlük gerillalarının”
hazırlıklı olmaları gerektiği çağrısını yapıyor. Sivil itaatsizlik
eylemlerinin
çok yakın bir gelecekte, şimdilik yetinilen kontrollü şiddet dozunun
çok daha
yükseltilecektir. Daha da önemlisi PKK tarafından bölgenin tümündeki
hareketlerle eklemlenerek güç alacaktır.
Emperyalizmin
yeni işgal örgütleri NGO’ların, insan hakları ihlalleri üzerine
çeşitlemeleriyle dolu bildirileri bu süreçte hızla yayılmaktaydı. New
York
merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü,
“barışçıl eylemlere karşı geniş baskıya
son vermeye” çağrı yapıyordu. Merkezi Paris’te bulunan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü,
uluslararası toplumu ihlallerin
son bulması için Kürdistan Bölge hükümeti üzerinde baskı oluşturmaya
çağırmaktaydı.
Washington’da
bulunan International
Republican Institute
tarafından aralık ayında yapılan ankete dikkat
çekiliyor ve Süleymaniye’de ankete katılanların yüzde 62’si
milletvekillerinin
halkın taleplerini görmezden geldiğini söylerken, yüzde 35’i
Kürdistan’daki
durumun “kötü” veya “çok kötü” olduğunu belirttiği ilân
ediliyordu.
İşgal örgütleri bu
açıklamaları yaparken, Barzani,
Selahattin kentinde Amerikan Kongre üyesi Robert
Felner’le bir araya gelmişti. Görüşmede, ABD’nin çekilmesi
sonrası Irak’ın
durumuyla demokrasi üzerinde tartışıldığı ve Felner’in,
Kürdistan Bölgesi’ndeki yeniden yapılanma ve kalkınmayı
överek, Ortadoğu’da örnek teşkil edecek düzeyde gelişmeler yaşandığını
dile
getirilmekteydi.
Mart
ayında
CIA başkanı Leon Panetta, Ankara’ya
geldiği, ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la,
hükümet yetkilileriyle ve Genelkurmay yetkilileriyle bir araya geldiği,
tüm
ortadoğu karmaşası yaşanırken gündeme bomba gibi düşüyordu.
Toplantıda,
Suriye’nin ‘kritik
eşik’te olduğu, Suriye’de rejim değişikliği
olacağı,
Türkiye İsrail ilişkileri, Türkiye, ABD ve Irak arasında istihbarat
paylaşımı
yapılacağı, PKK’nın faaliyetleri değerlendirilmişti.
Leon Panetta aslında sadece Türk
yetkililerle görüşmemişti. ABD’nin Ankara büyükelçiliğinde, Suriye
muhalefetinden 8 temsilciyle toplantı yapmıştı.
Suriye Müslüman Kardeşler
lideri Ali El Beyanuni, Gazeteci Ali Ferzat, Doktor Ömer
Ebu Seyid, Hafız Esad’ın
sürgündeki kardeşi Rıfat Esad, Riyad El Türk, Suriye İnsan Hakları
örgütü Başkanı Amar Kureybi, Suriye
Reform Partisi adına Ferit El Gadiri,
Suriye Kürt topluluğu adına Viyan
Muhammed Shafia, Suriye Ulema Heyeti Başkanı Şeyh
Afif El Nabilsi’nin temsilcisi.
Toplantıda,
“sivillere sihal dağıtılacak, zorunlu
hallerde kullanılacak. Suriye ordusuyla el altından yakınlık kurulacak.
Cuma
namazlarına büyük kitlelerin katılması sağlacak. Bu konuda bütün
muhalif güçler
işbirliği yapacak.”
CIA
başkanın Türkiye temaslarını değerlendiren Sabahattin
Önkibar, şu başlıkların görüşüldüğünü yazdı:
“Suriye’de Esad’ın devrilmesi için Ankara’nın ikna edilmesi, İran
bankalarının Türkiye’yle ilişkilerinin kesilmesi ve enerji işbirliğinde
Türkiye’nin İran’ı dışlaması, Kuzey Irak’da ilanı an meselesi olan
Kürdistan’ın
Ankara tarafından tanınacağının garantisi, Kürdistan’ın kuruluşunda
Türkiye’nin
garantör olması ve güvenliğine somut katkı sunması, Türkiye üzerinden
bölgeye
ajan ihracı zeminlerinin inşası.”
DTK
Eş Başkanı Aysel Tuğluk’a göreyse:
“CIA
başkanı gelip burada beş gün boşu boşuna kalmadı, en önemli gelişme
budur. Öyle
anlaşılıyor ki, Türkiye ve Amerika gizli bir anlaşma yaptı. Bu
anlaşmaya göre
Amerika’nın Suriye, İran ve Libya politikalarını Türkiye alttan
destekleyecek.
Kürtlere istediği gibi yönelecektir.”
Türkiye Ortadoğu’da
ayaklanmalar yaşanırken sağlıklı bir politika izleyemedi.
İran’da rejim
karşıtlarına karşı Ahmedinecad’ı
tutan, sandık sonuçları kesinleşmeden onu tebrik eden, Lübnan’da
Hizbullah’ın
hükümetten çekilmesiyle doğan hükümet bunalımında devreye girerek
Hariri
başkanlığında kurulacak hükümeti Hizbullah’ın desteklemesini isteyen,
Nasrallah’ın sığınağına gidecek kadar sürece müdahil olan, Irak’ta
hükümetin
kurulması sırasında devreye giren Türkiye, “tribünden
seyretmeyiz” demesine karşın, aktif tavır almamıştır.
AKP’nin
aktifliği, Amerikan siyaset sahnesinde iplerini sukûtla bırakmasından
kaynaklanmaktadır. Ortadoğu’da Amerikan misyonuna eklemli dış politik
manevralarıyla, ABD’nin dış politik aktörü ve taşeronudur, öz olarak.
Arap
ayaklanmalarına ilişkin AKP’nin Cumhurbaşkanı ünvanını kazanan Abdullah Gül, 5 Nisan’da Endonezya
ziyareti sırasında, Libya hakkında yaptığı:
“Akdeniz
kıyısında kapalı rejimlere artık yer yok. Demokrasi bütün bölgede
gerçekleşecektir.”
yorumuyla, küresel faşizmin demokrasi taleplerinin meşruluğuna yönelik
dikkat
çekmişti. Ardından Abdullah Gül,
New
York Times’a yazdığı makalede, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki isyan
hareketlerini ‘bölgenin
yeniden düzenlenmesi’ ve ‘İsrail’in bekasının temin edilmesi’
arasındaki ilişkiyle açıklamıştı.
Gül şunları söylemişti:
“İsrail’in bölgedeki yeni siyasi ortama
uyum
sağlamaya diğer bütün ülkelerden daha fazla ihtiyacı var. Ancak
İsraillilerin
korkmasına gerek yok. Etrafında demokratik ülkelerin oluşması,
İsrail’in
güvenliğinin nihai teminatıdır.”
Gül’ün
makalesi, ABD çekirdekli, İsrail merkezli yeni ortadoğu
demokrasilerinin adı
olan Büyük Ortadoğu Stratejisi’nin gereğini de ifade etmekteydi.
Aslında Gül, iç ve dış politikada
Amerikan
hegemonyasının gereği kalem oynatmıştı. Türkiye’ye biçilen rolün ve
oyuncunun
kulağına fısıldananların ötesinde değildi, yazdıkları.
Ortadoğu’da
ve
Kuzey Afrika’da gerçekleşen halk hareketlerine karşı İsrail merkezli
bakış
açısına sahip olan Gül’ün,
Türkiye’yi bekleyen tehlike konusundaki endişelerinin odak noktası da
ayrıca
merak konusudur.
Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları yorumlayabilme yetisi
ancak ‘ithal tehdit
algılamaları’yla olanaklı olan bir kişi için
merak duyma gereksinimi de abartılı görünebilir.
Örneğin,
“Diyarbakır’da
halk, Mısır’daki
gibi günlerce sokaklardan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse, işte
o zaman
barış gelir, bakın bakalım
o
zaman AKP kalır mı kalmaz mı, işte o zaman Erdoğan’ın kendisi bu
sorunun
çözümünü talep edecektir.”
sözleriyle Öcalan’ı
nasıl yorumlayacaktır?
Ya da Öcalan’ın
sözlerine:
“Mısır’da olup bitenlerin Kürt
siyasi hareketine de ilham vereceğine, belki bu mücadelenin pratiğinde
temel
bir karakter değişikliğine yol açacağına dair düşüncelerin halı altına
süpürülmesi imkânı kalmadı”
olarak
ekleme yapan Taraf’ın güngörmüş Alper Görmüş’ünü ne tarafından
duyacaktır?
Ortadoğu’da yaşananları “Prag
baharı” olarak niteleyen ve Türkiye Ortadoğu’daki isyanları
üstlendi ve
yönlendirdi diyen ve bu isyanların Türkiye’ye de sıçraması arzusunu
ağzından
“Türkiye
baharı desek çok mu ileri gideriz”
olarak kaçıran Hasan Bülent Kahraman’ı
nasıl okuyacaktır?
Ortadoğu
uzmanı Bernard Lewis, 2 Nisan’da
Wall Street Journal’a şunu söylemişti:
“Ortadoğu
ülkelerinde diktatörlükler sona erecek” ve Lewis, Türkiye’yle
ilgili
olarak:
“Türkiye’de hareket giderek daha hızlı ilerliyor ve islamlaşıyor.
Hükümet gayet akıllıca kurumları birbiri peşinden teslim alıyor.
Ekonomi iş
dünyası akademik camia ve medya.. Şimdi de geçmişte Cumhuriyetçi
rejimin
kalelerinden biri olan yargıyı da devralıyorlar.”
Amerikan
neo-conlarının kurguladığı Türkiye’nin inşaası sürüyor. AKP, 12 Haziran
seçimleri için iktidara gelmeye kesin gözüyle bakıyor.
Yeni CHP, her
hareketiyle AKP’yi besliyor ve MHP kirli kaset siyasetine boğuluyor.
Siyasetin
aşağılık hareketler dizisi haline dönüştüğü ortamda; öte yandan Türkiye
etnik
boğuşmalara hazırlanıyor. Amerikan ve İsrail emperyalist siyaseti
tarafından
nüfuz altına alınmış olunan Irak’taki, Suriye’deki, Türkiye’deki Kürt
hareketi
özerk bir yapılanmayla kuklalaştırılmış devlet projesiyle,
birleştirilmeye
çalışılıyor.
Aydınları, Ergenekon operasyonuyla Silivri’ye hapsedilmiş Türkiye,
geleceğini prangalarla bağlıyor. Yaşamda ve siyasette bağımsızlık
duruşu
törpülenerek hiçleştirilmiş ve kaynakları sömürgeleştirilmiş, halkı
aydınsız
bırakılarak, dizilerle uyuşturulan Türkiye, emperyalizm için en
elverişli
konumda dizginlenmiştir.
Birileri yeniden “Birinci Meclis”i gündeme getirip,
çıkarlarına alet edebiliyorsa; o zaman gerçekten “Birinci Meclis”
koşullarını
gündeme getirip, harekete geçmenin zamanı gelmiş demektir!
|