|
|
Günlerdir
dillendirilen ve merakla beklenen çılgın proje nihayet
27.04.2011’de Sayın Başbakan tarafından açıklandı. İstanbul Boğazı’na
paralel bir kanal ile İstanbul’a yeni bir çehre verecek kapsamlı bir
proje olarak görünüyor.
Sokollu’dan
beri…
Bugün takdim edilen proje geçmişten beri çeşitli kişilerce değişik
yerler için dile getirilmiş projelerden birisi olarak dikkat çekiyor.
Bizim en aşina
olduğumuz benzer proje ise Sokollu Mehmet Paşa’nın Don ve Volga
Irmaklarını bir kanal ile birleştirerek Rusların güneye inmesini
engellemeyi ve Hazar Denizi’ni de bir Türk Gölü yapmayı amaçlayan
projesidir.
Ayrıca Karadeniz’i Marmara Denizi’ne Gebze civarlarından kanalla
bağlamayı hedefleyen bir proje daha vardır. Bu tür projelerin dünyada
uygulanmış olan en önemli örnekleri ise Süveyş Kanalı, Panama Kanalı ve
Korinth Kanalı’dır.
Biz, bu projenin sosyo ekonomik boyutlarını TUSİAD, MÜSİAD gibi
rantiyerlere bırakarak Sokollu’nun rüyasından hareketle dış politika
açısından masaya yatıralım.
Yeni
Çarlık ve Putin-Dugin İkilisi
Beylik lafla başlayalım biz de…
Sovyetlerin yıkılması ile ortaya tek kutuplu yeni bir dünya düzeni
çıktı ve adını “Baba Bush” Yeni Dünya Düzeni olarak koydu. Yeni düzenin
bir gereği olarak da çok geçmeden ABD, bir leş kargası gibi Sovyetlerin
boşalttığı Ortadoğu’ya çullandı. Ardından da 10 yıl gibi kısa bir
sürede Rusya çarlığı ayaklarının üstüne doğrulmaya başladı.
Bu ayağa kalkışta hiç kuşkusuz en büyük pay Vladimir Putin ve onun akıl
hocalarından birisi olduğu ileri sürülen Aleksandr Dugin’indir.
Dugin’in Avrasyacılık diye tabir edilen görüşüne göre Rusya bir Avrasya
devletidir ve Avrasya’da kuracağı egemenlik daha önemlidir. Bu yüzden
Rusya, tarihten beri arka bahçesi olan Orta Asya’daki denetimini
artırmalıdır. Ayrıca günün koşullarına uygun olarak ABD’nin bölgeye
girişinin de önüne geçilmelidir.
Bir
Deli’nin Vasiyeti…
Rusların tarihi emelleri bilinir, sıcak denizlere (Hint Okyanusu ve
Akdeniz) doğrudan inebilmek. Bu emelleri doğrultusunda sürekli güneye
doğru ilerleyen Rusya’nın batıda Baltık denizine doğuda ise Japon
denizine ulaşarak steplere sıkışmış bir devlet olmaktan kurtulmaya
çalıştığını da görürüz.
Diğer yandan Orta Asya’da kalıcı bir hakimiyet kurarak büyük bir kara
devleti niteliğine sahip olmaya çalıştığını da görmekteyiz. Bu yönüyle
Dugin’in bakışı geçmişin güncellenmesi gibidir.
Aynı zamanda
Rusya’nın Mac Kinder’in Pivot Area (merkezi bölge) ve Spykman’ın
Rimland’ını (Kenar Kuşak) gözettiği de görülmektedir. Diğer yandan doğuda, batıda,
kuzeyde ve güneyde denizlere nüfuz etme çabası da Deniz Hakimiyet
Teorisini yabana atmadığını göstermektedir. Netice olarak
Rusya’nın stratejisi hem kendi koşullarının yanında rakiplerinin de
ataklarını karşılama kapasitesine ulaşmak üzerinedir.
Rus dış politikasının son 10 yıldaki fenomenlerinden birisi olan Dugin,
gerek Rusya’da gerekse birçok ülkede bir ekoldür, O, ABD karşıtlığının
da sembol ismi olarak sahiplenilir hep. Bizim ülkemizde de ABD dışı
alternatiflerin ne olduğunu merak eden herkesin az çok sempati duyduğu
bir isimdir. Hatta şu an Silivri’de tutuklu bulunan siyasi mahkûmların
önemli bir kısmı Avrasyacılıkla ve Dugincilikle itham edilirler.
Rusların siyasi ideolojisi Kazan Hanlığı’nı yıktıkları günden beri
değişmemiştir. Her ne kadar bunu Petro II, “sıcak denizlere inmek”
şeklinde formüle dönüştürmüş ve bir vasiyetname ile siyasi mirasa
dönüştürmüşse de her Rus yönetici doğal olarak bu düşüncenin
mahkûmiyeti altındadır. Çünkü Rus jeopolitiği hangi devirde olursa
olsun kaçınılmaz bir şekilde böyle davranmayı emreder.
Hazar
Petrolleri ve “Yeni Büyük Oyun”…
Yeni Dünya Düzeni düsturu doğrultusunda 11 Eylül Saldırılarının
yarattığı psikolojik destekle de Avrasya’ya hızlı bir giriş yapmaya
çalışan ABD’nin bölgedeki ilk işi Afganistan’a girmek ve birçok Orta
Asya Türk Cumhuriyeti’nde askeri üsler elde etmek olmuştur.
Bu politikasında epey mesafe kaydeden ABD, temeli 1996’da atılan
“Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ)” çabalarıyla 2004-2006’larda Orta
Asya’dan çıkartılmıştır.
ŞİÖ’nün bu hamlesine ABD, Rusya’nın arka bahçesi olarak bilinen
ülkelerde renkli devrimleri organize ederek karşılık verdi. Rusya bu
atakların önemli bir kısmını başarı ile atlatırken ABD’ye en büyük
darbeyi, ABD’nin bölgedeki müttefiki Gürcistan’ı 2008’de alenen
çiğneyerek vurmuştur.
Bütün bu olanlar, daha yüzyıl önce İngiltere ile Rusya arasında yaşanan
ve Büyük Oyun diye adlandırılan Avrasya’daki güç mücadelesinin,
ABD-Rusya ikilisi tarafından yeniden dünya siyaset sahnesine servis
edilmesidir.
Bu oyunun asıl büyük potansiyel oyuncularından birisi olmasına karşın
Çin henüz oyuna girmiş değil. Çin, henüz kendi gelişmesiyle ve yakın
çevresindeki sorunlarla ilgilenmektedir. Şu an çekişme Rusya-ABD
arasında yaşanmakta ve AB de modern batının bir parçası olarak
istikrarsız hareket etse de bu oyunun bir parçası.
Rusya dışındaki oyuncuları dışarıdan ithal olan bu oyunun bölgede yer
alan önemli oyuncuları da vardır. İran, Türkiye, Türk Cumhuriyetleri,
Pakistan, Hindistan gibi bölge ülkeleri de bu oyunun henüz oyun kurucu
seviyesinde olmasalar da önemli oyuncularıdır.
BTC’nin
Güç Mücadelesindeki Yeri
Türkiye, Baku-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı sayesinde bu oyunda de
facto olarak önemli bir oyuncu konumuna yükselmiştir. Çünkü Türkiye’nin
potansiyeli yüksek olsa da mevcut güç parametreleri bu oyunun
ağırlığını kaldırmaya müsait değildir.
Lübnan Savaşı, Kosova’nın bağımsız olması, Füze Kalkanı, NATO’ya
sekreter seçimi, Gürcistan Savaşı, Akdeniz İsyanları gibi olayların
hepsinde bu yetersizlik defalarca ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin çok
arzulu olmasına karşın bölgesel ve küresel oyunlarda dominant bir
karakter sergilemesi henüz mümkün görünmüyor. Bir istisna
olarak BTC ile yeniden şekillenen Hazar Petropolitiğinde Türkiye bu
niteliği de facto olarak elde etmiştir.
Türkiye’nin Hazar’da bu şekilde önemli bir hale gelmesinin temel nedeni
de ABD’nin bölgeyle ilgili tercihleridir. Normalde BTC emsallerine göre
dünyanın en maliyetli petrol boru hatlarından birisidir. Ayrıca
alternatif hatlar çok kısa iken BTC çok uzun (1.774 km) bir hattır.
Normalde Hazar Petrolleri için en uygun güzergahlar sırasıyla;
Hazar-İran, Hazar-Hint Denizi ve Hazar-Karadeniz güzergahlarıdır.
Bunlardan birincisi İran faktörü dolayısıyla ABD tarafından veto
edilmiştir. İkinci hat, Afganistan’dan geçecek bir hat olup fiziksel
güvenlik sorunu çok yüksektir. Son hat ise Hazar Petrolleri’ni tamamen
Rusya’nın denetimine bırakacak bir hat olduğu için yine ABD tarafından
veto edilmiştir.
BTC’nin
Önemi
Sovyetler
sonrasında Orta Asya’da ortaya çıkan jeopolitik boşluğu hızlı bir
şekilde doldurmaya çalışan ABD için BTC’nin ekonomikten ziyade politik
önemi vardır. Bu hattın Türkiye için önemi ise, bu hat
sayesinde Azerbaycan üzerinden önce Kazakistan ardından Türkmenistan ve
diğer Türk ve Müslüman cumhuriyetlerle tarihi bağların tekrar
canlandırılarak Türkiye için bir “jeopolitik
ve jeokültürel hareket alanı” yaratılmasıdır.
Mevcut durumu ile BTC, Rusya’nın haklı muhalefetine rağmen Türkiye’nin
gerçekten de bölgeyle olan en önemli somut bağıdır. Aynı zamanda bölge
petrollerinin Türkiye üzerinden realize edilmesinin çeşitli yan
etkileri ve faydaları da vardır.
Rusya bu hatta sürekli karşı çıkmıştır. Ancak Türkiye de bu hattın bir
zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Rusya’nın savı daha kısa olan
Baku-Novosibyrsk hattı üzerinden Karadeniz’e taşınacak petrolün Türk
Boğazları üzerinden dünya piyasalarına aktarılması şeklindedir.
BTC,
Boğazlar ve Montrö
BTC ile önemli avantajlar elde eden Türkiye’nin Rusya karşısına
çıkardığı temel gerekçe ise Boğazların fiziksel kapasitesinin mevcut
durumu bile kaldırmaya yeterli olmadığı şeklindedir. Bunun yanında
Montrö Antlaşması’nın getirdiği sınırlamalar da diğer önemli gerekçedir.
Ki Türkiye, sık sık Montrö’nün koşullarının Türkiye lehine
değiştirilmesi talebini dile getirdiği de görülmektedir. Mevcut
durumdan kerhen de olsa memnun olan Rusya bu avantajını kaybetmemek
için Türkiye’nin bu önerilerine; “Türkiye,
Boğazlardan çok BTC’yi kurtarmayı amaçlıyor” şeklinde
cevap vermektedir.
Gerçekten de Türkiye’nin boğazlar konusunda bu kadar ayak diremesinin
temel nedeni bölge petrollerinin Türkiye üzerinden aktarılmasını
sağlayacak alternatif projelerin de Türkiye üzerinden geçirilerek
Türkiye’nin konumunun pekiştirmektir.
Her ne kadar Rusya petrolünü taşıyan Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı,
BTC’nin önemini biraz azaltmışsa da şu an için Hazar Petrolleri için
Türkiye’den başka seçenek yoktur.
Dünya güç mücadelesinin ağırlığını Hazar’a doğru kaydırdığı bir dönemde
Hazar enerji kaynaklarının Türkiye’yi ilgilendiren çözümlerle dünya
piyasasına sürülmesi Türkiye’ye kaçınılmaz bir şekilde güç
kazandırmaktadır. Ayrıca son yıllarda Hazar’daki mücadeleye bağlı
olarak Karadeniz üzerinde çeşitli girişimlerin olduğu gözlenmektedir.
Daha 1 Mart Tezkeresi’nde Türkiye’den Trabzon Limanı’nı askeri
amaçlarla isteyen ABD, buna önemli bir örnektir. Diğer yandan dünyanın
öbür ucundaki bir ülke olan Çin’in bile Moldova ile geliştirmeye
çalıştığı ilişkiler üzerinden Karadeniz’de etkinlik kazanmaya çalışması
bu konuya daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Çin Faktörü
Enerji kaynakları konusunda Hazar ve Rusya’ya çok önemli bağımlılığı
olan Çin’in gelecekteki rolü de çok önemlidir bu mücadele bakımından.
Çin, geçmişte çevre kavramını sadece kendi sınırlarındaki kabileler
şeklinde tanımlamaktaydı.
Ancak ekonomisinin gelişmesine ve ihtiyaçlarına uygun olarak Çin’in
2000’li yıllarda yeni bir konsept geliştirerek, İpek Yolu ülkelerini
öne çıkardığı görülmektedir. Çin’in
bu bakış açısıyla “Stratejik Çevre” kavramını geliştirerek Türkiye’yi
de yakın çevresine dahil etmesi, Türkiye’nin gelecekteki politikaları
açısından önem arz etmektedir.
Kanal
İstanbul ve Riskler
Bugünkü kanal projesine dönecek olursak;
Günümüzde boğazların petrol taşımacılığındaki fiziki kapasitesi
bellidir. Bu yüzden Rusya, elindeki enerji kaynaklarının nakledilmesi
konusunda Türkiye’ye önemli ölçüde bağımlıdır.
Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Rusya’nın önemli nefes borularından
birisidir. Bu yüzden Türkiye üzerinden hem de Rusya’nın cebinden tek
kuruş çıkmayacak kanal ve benzeri projeler Rusya’nın gücüne güç katacak
projelerdir.
Hem bu proje ile akla takılan birçok soru vardır. İlk akla gelenleri;
Yeni kanalın statüsü ne olacaktır?
Bu kanaldan hangi tür, boy ve ağırlıkta gemiler hangi statüye göre
geçeceklerdir?
Bu kanalın kontrolü kime ait olacak?
Montrö’ye mi tabi olacak yoksa başka bir statü mü yaratılacak?
Yıllık nakil kapasitesi ne olacak?
Hangi tür yükler taşınacak?
Olası bir savaş durumunda iki kanal ya da boğazın savunması hangi
kapasite ile mümkün olacak?
Şeklinde sıralamak mümkündür.
Ayrıca petrol tankerlerinin kanaldan geçişi ile ilgili hukuki bir sorun
da var.
Bu konuda Prof. Erhan;
“Montrö ortadayken
siz kimseyi Boğaz’ı bırak kanaldan geç diye zorlayamazsın”
diyor.
Buna bağlı olarak da risksiz gemiler kanaldan geçerken risk yaratan
tankerler mecburen Boğazdan geçmeye devam edebilecektir. Ki bu kanal
için ileri sürülen en büyük gerekçe boğazdaki petrol tankeri trafiğinin
yarattığı tehditlerdir. Ancak Erhan’ın bu izahı gösteriyor ki petrol
gemileri istediği müddetçe Boğaz’dan istediği şekilde geçebilecektir.
Karadeniz de Çin’in bile gözü varken askeri gemilerin geçişini
kısıtlayan Montrö de facto bir şekilde devre dışı kalırsa Karadeniz’de
kimlerin nasıl cirit atacağının hesaplanması gerekmektedir.
Son söz;
Ülke içi ekonomik
etkileri bir yana İstanbul’a ikinci bir kanal-boğaz inşası demek
Rusya’yı hapsolduğu coğrafi mekandan kurtarmaktır.
Hazar enerji kaynakları konusunda kendisine “Enerji Geçiş Ülkesi”
misyonunu biçen Türkiye’nin Rusya’yı elinden kaçıracak böyle bir
projeyi uygulamaya koymak için gerçekten çıldırmış olması gerekir.
Ruslara petrol nakli konusunda büyük bir nefes aldıracak olan bu
kanalın yapılması demek Türkiye’nin navlun parasına Rus petrolünün
hamallığına soyunmasından başka bir şey değildir.
|