Türk Basınından 2 Kovulma Hikayesi
Yeni Şafak gazetesi, ABD ve İsrail karşıtı yazılarıyla dikkat çeken Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli’’nin görevine son verdi. Hüsnü Mahalli, sorumluların ABD ve İsrail olduğunu kaydediyor. Aydın Doğan'a ait Radikal Gazetesi ise muhabir Ahmet Şık'ın işine Basın Özgürlüğü gününde tazminatını ödemeden son verdi. levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetessymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cena
Yeni Şafak gazetesi, ABD ve İsrail karşıtı yazılarıyla dikkat çeken Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli’’nin görevine son verdi. Hüsnü Mahalli, sorumluların ABD ve İsrail olduğunu kaydediyor.
20 Mart’tan bu yana Yeni Şafak’ta yazıları görünmeyen Hüsnü Mahalli,
iddia edildiği gibi izinli olmadığını, 20 Mart itibariyle görevine son verildiğini yaptığı yazılı açıklamayla bildirdi. Suriyeli yazar, görevine son verilmesinden ABD ve İsrail’’i sorumlu tuttu.
BBC’nin Ortadoğu muhabiri olarak görev yaptığı dönemde Dr. Hüsnü Mahalli, ABD’nin İran ve Suriye’yi tehdidini “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” atasözü ile değerlendirerek, hedefin Türkiye olduğuna dikkat çekmişti. Mahalli, Irak işgalini de sık sık “Haçlı Saldırısı” olarak nitelendiriyordu.
Hüsnü Mahalli, bu babta bir de açıklama yaptı. İşte o açıklama: “Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazılarıma 20 Mart’tan itibaren son verilmiştir.
Bu süre içinde konu ile ilgili olarak çeşitli gazete ve internet sitelerinde farklı haber ve yorumlar yayınlanmıştır.
Konu ile ilgili olarak beni arayan tüm meslektaşlarıma ‘bu aşamada yorum yapmak istemediğimi’ söyleyerek ‘Yeni Şafak yetkililerinden açıklama istemelerini’’ rica ettim. Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni ve 20 yıllık arkadaşım Selahattin Sadıkoğlu ise kendisini arayanlara ‘benim kendi isteğimle ayrıldığımı’ söylüyordu. Ancak son olarak 3 Mayıs’ta Evrensel gazetesine konuşan Sadıkoğlu “Bir Suriyeli olarak Türkiye’nin iç işlerine karışan bir yazdı. Yazıyı kullanmadığımız için gazeteden ayrıldı” demişti..
Bu arada değişik çevrelerde oldukça ilginç ve bir o kadar yanlış yorumlar ve hatta dedikodular yapılıyordu! Her koşulda doğruları söylemenin gereğine inanan ve bunun mücadelesini veren biri olarak olup bitenlerle ilgili bir açıklama yapmanın zamanı geldiğine inanıyorum.
Böylece konu ile ilgili tartışmalar son bulacak ve ben , beni arayan ve mail ile bana ulaşan tüm değerli okuyucularımın üzüntülü sorularını yanıtlamış olacağım. Ben 25 Şubat 2002 tarihinde, yani Tezkere oylamasından 5 gün önce değerli dostum Selahattin Sadıkoğlu’nun isteği üzerine ve diğer işlerimin çok yoğun olmasına rağmen Yeni Şafak’ta yazmaya başladım. Yazmamın nedeni ise o sırada yaklaşmakta olan Amerikan saldırısı ile ilgili olarak Türk kamuoyuna bir şeyler söylemekti. Gazetede yazdıklarım ise benim yıllardır Türk gazete, radyo ve televziyonlarında söylediklerimden pek farklı değildi.
Ancak daha ilk günlerden itibaren Yeni Şafak’taki yazılarım İsrail, Amerika ve onların Türkiye’deki dostlarını rahatsız etmeye başlamıştı.
Bu nedenle bu üç çevreden bana karşı sürekli bir kampanya söz konusuydı. Bu çevrelere yakın bazı köşe yazarı ile birlikte ABD ve İsrail resmi ve gayri resmi medya ve siteleri benim adımı vererek bu kampanyayı uzun süre devam ettirdiler. Amerikan ve İsrail büyükelçileri gazeteye gelerek benim ve benim gibi düşünen ve yazan arkaşların söylemlerinden ne kadar rahatsız olduklarını tekrarlayıp durdular.
Ve ben tüm bu süre içinde bir kaç kez dostum Sadıkoğlu’na “Bak Yeni Şafak’ta yazmak için gerçekten zamanım yok.. Eğer zor durumda kalıyorsanız bırakabilirim” dememe rağmen yazılarıma devam etmem isteniyordu. Tabi bu arada Sadıkoğlu’nun zaman zaman yazılarımı yumşatmamı istediğini de belirtmem gerekiyor. Bu ise bir Genel Yayın Yönetmeni olarak onun en doğal hakkı olduğunu ve bir çok gazetede bunun yapıldığını biliyorum.
Sonuç olarak 20 Mart’ta ben Suriye’den ‘ Herkes Sezer’i bekliyor’ başlıklı bir yazı gönderdiğimde bu yazının yayınlanmadığını gördüm.
İstanbul’a dönüp sorduğumda, Sadıkoğlu ‘bir süre yazmamamı ve istersem dışardan dizi ve röportajlar hazırlayabileceğimi’ söyledi.
Kararın gerekçesi ile ilgili olarak Sadıkoğlu’ndan açıklama istediğimde bir Genel Yayın Yönetmeni olarak kendince doğru ve haklı bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın içeriği ve detayları ile kararının gerçek nedenleri hakkında ben değil dostum Sadıkoğlu’nun bilgi vermesi gerektiğine inanıyorum. Özetle ve herkesin bildiği üzere ben ABD, İsrail ve onlara yakın çevre ve güçlerin hedefi haline gelmiştim.”
Onların yazılarımdan bu denli rahatsız olmaları ve belki de korkması beni sevindirmiştir.
Ama ilginç olan benim yazılarıma son verilme kararının zamanlamasıdır..
Karar tam da ABD Dışişleri Bakanlığınının Türkiye ile ilgili İnsan Hakları Raporunun açıklandığı günlere rastlamıştı..
Bu raporda ‘ifade özgürlüğüne saygı göstermediği için Türkiye eleştirilmekteydi’..
Bir kez daha konuya ilgi gösteren , beni arayarak ya da bana ulaşan başta değerli meslektaşlarım ve okuyucularım olmak üzere herkese içtenlikle teşekkür ediyorum.
Farklı zemin ve ortamlarda bildiklerimi söyleyeceğimden ve inandıklarımı hiç çekinmeden sonsuza dek savunacağımdan herkes emin olabilir.
Karardan dolayı sevinen bazı meslektaşlarımın tavrını anlayabilirim!
Ancak konu karşısında ilgisiz kalan basın kuruluş ve örgütlerinin yanı sıra diğer meslektaşlarımın tavrını üzüntüyle karşıladığımı belirtmek isterim.
Yoksa onların da mı ‘mesleksel ifade özgürlüğünün sınırlarını’ Amerikalılar belirliyor !
Aydın Doğan'a ait Radikal Gazetesi ise muhabir Ahmet Şık'ın işine Basın Özgürlüğü gününde tazminatını ödemeden son verdi. Ahmet Şık'ın konuyla ilgili internette yaptığı açıklama ise şöyle:"Bugün Basın Özgürlüğü günü işten atıldım.İşsiz kalmış bir gazeteci olarak yazıya, hele de neden ve nasıl atıldığıma ilişkin bir yazıya başlamak hayli zormuş.
Bilgisayar ekranının karşısında bir süredir oturup ne yazabilirim diye boş gözlerle bakıp duruyorum.
En iyisi bu anları anlatarak yazıya başlamak. 3 Mayıs bugün. Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kutlanması istenen günlerden biri. Sen kalk muhabir başına işverenini, 'çalışanlarının maaşlarının yarısını bordrolarda göstermemesine' karşın yine de son bir kaç yılın vergi şampiyonu olan Aydın Doğan'ı önce Çalışma Bölge Müdürlüğü'ne şikayet et (Bu arada üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine karşın halen bir müfettiş gelmemesi ya da geldiyse sonucunun ne olduğunu bildirilmemesi de ilginç).
Fazladan ödemesiz çalıştırma ve kreş
Sonra yetmezmiş gibi bir de dava aç. Şikayet konusuna bak: "Haftalık çalışma süremizden fazla çalıştırılıyormuşuz, bayramlarda resmi tatillerde çalıştırılıyormuşuz üstüne üstlük bunlar için hiç bir ödeme yapılmıyormuş.
Yasa işyerinde kreş açılsın demesine karşın, ne kreş açılıyormuş ne de çocukları kreşe gidenlere herhangi bir ödeme yapılıyormuş...".
Bu elbette ki hiç de alışık bir durum değildi. Zaten öyle olmadığını da açtığım davanın celbinin gazeteye ulaşmasından kısa süre sonra öğrendim.
Münir beyden önce sansür
Upuzun bir sıfatı, Doğan Gazetecilik İnsan Kaynaklarından Sorumlu İcra Kurulu Üyesi, olan Münir Cankurtaran beni odasına çağırdı.
Kendisiyle son bir yıldır çeşitli vesilelerle karşı karşıya geldiğimiz de olmuştu. Mesela çalıştığım, pardon atıldığım, gazetenin de içinde bulunduğu Doğan Medya Center (DMC) içinde kullanıma açık olan web sayfasında dava konusu olan taleplerimi sıraladığımda ya da kreş açmanın zorunlu olduğunu anlatan yasa maddelerini anlattığımda Cankurtaran'ın çözümü gönderdiğim yazıların web sayfasına girmesini sansürlemek olmuştu.
İnsan kaynakları ne yana düşer?
Sonra, çalışanlar için yeni hak gaspları getiren iş sözleşmelerini imzalatmak istediğimizde Cankurtaran yine karşımızda idi.
Kendisi insan kaynaklarından sorumlu idi ama sanırım görev tanımını çalışanların karşısında olmak diye belirlenmiş olmalı ki söz konusu sözleşmelerin imzalanması için hayli uğraşmıştı.
Ama son 10 yılda bir ilk gerçekleştirildi ve DMC'de çalışanlar birlikte hareket etmenin faydasını yeni hak gasplarını engelleyerek gördü.
Al parayı kapat işi
Bir de sendikal örgütlülük kavgasına girince bina da sabıka kaydımız hayli kabarmıştı birilerinin gözünde.
Her neyse dava ile ilgili ilk görüşmemize dönersek pekte iç açıcı konuşmalar olmadı.
Bay İcra Kurulu üyesi konuşmasına, "Mahkemeden ne kadar para almayı hesapladıysan o parayı ödeyip bu işi kapatalım" diyerek başladı.
Ne kadar para istiyorum?
Şaşırmadım dersem yalan olur. Doğal olarak bunun parasal bir mesele olmadığını, bir takım usulsüzlüklerin giderilmesi için açılan bir dava olduğunu anlatmaya çalıştım.
O ısrar etti. İlla da ne kadar para istiyorsun diyordu. Ben de, yolsuzluk yapan birinin haberini yaparken rüşvet teklif edilirse bunun kabul edilemeyecek bir hakaret olduğunu ve kendi teklifinin de bundan farklı olmadığını anlattım.
"Basın sektörünün yarısından çoğu Aydın beyin..."
Bu kez önümde en az 25 yıl ömrü olan, mesleğini layığıyla yapan iyi bir gazeteci olduğumu hem müdürlerimden hem de başkalarından duyduğunu belirtip, "Biz şirket olarak gerekli önlemleri alacağız. Burada rahat edemezsin. İşsiz kalman da kötü olur" deyiverdi.
Sonra da nasıl işsiz kalacağımı özetleyiverdi: "Basın sektörünün yarısından çoğu Aydın beyin oralarda işe alınmazsın. Geri kalanında da zaten biz seni çalıştırmayız".
"Güvenlikli" odada "performans"
İyi madem öyle olsun dedik. Görüşme bitti. Aradan üç hafta geçmişti ki 30 Nisan cumartesi günü önce maaşımın yatmadığını gördüm.
Kısa süre sonra da İnsan Kaynakları Müdürü arayarak acilen gazeteye gelmem gerektiğini Bay Cankurtaran'ın benimle görüşmek istediğini söyledi.
Görüşmeye gittiğimde Cankurtaran'ın odasının önünde güvenlik görevlisi karşıladı beni. Güldüm geçtim. Odada son aylarda performansımın düştüğü ve verim alınamadığı belirtilerek savunma yapmam istendi.
Savunma yetmedi, buyurun!
Avukatımla konuşup pazartesi size savunmamı veririm deyip çıktım.
Pazartesi olduğunda ise savunmama son günlerde yaptığım haberlerin dökümünü belirtip dava açmamın ardından performansımın düşük olduğuna yönelik savunma istemenin kötü niyetlilik göstergesi olduğunu belirtmeyi de ihmal etmedim.
Bir saat geçmişti ki insan kaynaklarından savunmamın yeterli bulunmayıp işime son verildiğini söylediler.
Tazminat "bordro"daki gibi
Bordroda görünen maaşım üzerinden tazminatımın ödendiğine dair hazırlanan ve imzalamadığım ibranamede bir de 'bayram ve resmi tatiller ile fazla çalışma mesailerimin ücretlerinin ödendiğini' eklemeyi de unutmamışlardı.
Uzun oldu ama. Atılmamın öyküsü böyle işte. İyi kötü sekiz yıl geçirdiğim bir gazete idi Radikal. Önemsenmeyecek işler yaptığımı düşünüyorum.
Hepimize "hayırlı olsun"
Hakkını yemek istemiyorum Radikal bu haberleri layığıyla duyurmayı ihmal etmedi. Sorunlar olmadı mı elbette oldu.
Ama haberci olarak, yaptığım işin kamusal önemini ön planda tutarak yaptığım haberleri n yayımlandığı Radikal'de yaşadığım pozitiflikler daha fazlaydı dersem yalan olmaz.
Bir de dünden bu yana herkes arayıp 'geçmiş olsun' diyor. Hayır arkadaşlar.
Hayırlı olsun, hem de hepimiz için. Bakarsınız bu davayla şu şirket politikalarına belki bir son veririz."