|
|
Liberal muhafazakâr
ittifak olarak andığımız
emperyalist ortaklığın, Amerikan siyasetine bu denli bağımlılık ve
minnet
duyması zaman zaman şaşkınlıkla karşılanıyor. İşbirlikçilik olgusuna
atfedilen
değerler, emperyalizmin çıplak güç savaşının en açık göstergelerinden
oluşuyor.
Şaşkınlığın nedeni de burada yatıyor: emperyal merkezlerden alınan
paralar,
hibeler açık, ilişkiler açık, faaliyetler ve amaçlanan emperyal düzen
siyaseti
açık…
Durumun, bu kadar açık ve görülebilir olmasının sonucu olarak, düzeni
meşrulaştıran güçlerin, işbirlikçiliğe teşne yapılar ve kişilerle
kurduğu
ortaklık çerçevesinde düşünüldüğünde gamsız ve dolaysız kimliklere
bürünmelerini sağlıyor.
Bunun, Zaman’da İhsan
Dağı’nın yazısını okuyunca; ne kadar haklı bir saptama
olduğunu görmek güç
değil. Metropol şirketinin, aralık ayında yaptığı kamuoyu yoklamasından
söz
ediyor:
“Türkiye'ye yönelik en büyük
tehdit hangi ülkeden geliyor?' sorusuna halkın yarıya yakını, % 43'ü,
ABD
diyor. Büyük Türkiye'nin karşısında 'süper devlet Amerika'... Tehdit
sıralamasında ikincilik, % 24'lük oranla İsrail'in” ve
ekliyor: “PKK sorununun çözümünde, AB'ye
katılım
sürecinde, Türkiye'yi bölgesel bir enerji dağıtım merkezi yapma
çabasında ve
hepsinden de öte bu ülkenin savunmasında, ordusunun teçhizatında
desteğine
ihtiyaç duyuyor muyuz ABD'nin, duymuyor muyuz?
Bu sorulara mantıklı cevaplar
verip, ona göre bir kamu diplomasisi izlemek şart. Toplum 'ulusalcı'
eğilimler
göstermeye başlamışken başka yönde bir dış politika çizgisi sürdürmek
kalıcı
olmaz. Halkın yarısının 'tehdit' olarak gördüğü ABD ile
işbirliği
ilişkilerini hükümet nasıl açıklayabilir, meşrulaştırabilir?
Kısaca,
kamuoyuna yayılan yüksel dozda 'korku', 'şüphe' ve 'düşmanlık algısı' dış
politikada hedeflenen barış kurucu, istikrar yaratıcı, işbirliğini esas
alıcı
ve arabulucu yaklaşımı zora sokabileceği gibi, iç siyasette de
'ulusalcı'
kesimleri güçlendirebilir.”
Dağı’nın
yazısında açığa çıkan şey “aman
Amerika’yla aramız bozulmasın”
temennisinden başka bir şey değildir. Liberal muhafazakârların sözünü
ettiği gerçeklik
olgusu, sahip oldukları “misyon
yaparlığın”, “batı
vizyon arayışının” dışında
ve ötesinde değildir. Bu
doğrultuda ürettikleri siyaset, kendi varoluşları için
koşuldur. Öncelikle de Türkiye’deki, Amerikan hakimiyet
stratejisinin basit bir
gereğidir. Herkesin görevinin başında olduğunu söylemek gerçeklerden
uzaklaşmak
anlamına gelmez, bu durumda.
Görevinin
başında olanlardan biri de Graham Fuller.
Dünyadaki İslamî akımlarla ilişkileri olan, onları ılımlılaştırarak
Amerikan
operasyonlarının figürleri olarak tasarlayarak, CIA’nın toplum
mühendisliği
çalışmalarında öncü bir ajan.
Yeşil Kuşak Projesi’nin de mimarlarından. Fuller,
Eski MİT’çi Osman Nuri Gündeş’in, “İhtilaller ve Anarşinin Yakın Tanığı”
kitabıyla, Fethullah Gülen’in ve
okullarının CIA tarafından desteklendiği yönündeki iddialarına
geçtiğimiz
günlerde Washington Post Gazetesi’nde eleştirmiş ve şunları söylemişti:
“Gülen okullarında 130 CIA ajanı olduğuna
ilişkin hikâye bayağı vahşi”
Zaman’da yer alan bu haberde[1],
Gülen’e kefil olacaklar
arasında yer
almasıyla, Amerika’da Yeşil Kart sahibi olması arasındaki bağlantıya da
vurgu
yapılmış ve sözleri şöyle yer almıştı:
“Benim
yaptığım, 2006'nın başlarında, Gülen'in düşmanları ABD'den Türkiye'ye
iadesi
için bastırırken FBI'ya bir mektup yazmaktı. 11 Eylül sonrası ortamda
tehlikeli
bir radikal olduğu yönünde söylentiler yaymaya başlamışlardı. FBI'ya
yazdığım
açıklamada görüşlerimi bildirdim. Gülen'in
ABD'ye hiçbir şekilde güvenlik tehdidi teşkil etmediğini söyledim.
Hâlâ
da buna inanıyorum. Tıpkı günümüz İslam'ı konusunda çalışan ilim
adamlarının
geniş bir kesimi gibi.”
Fuller,
Washington Post aracılığıyla, Gülen’e
misyonunu da unutmaması için vurgu yapıyordu:
“Onun hareketi belki İslami,
siyasi ve sosyal düşünüşün tekâmülü noktasında en ümit verici olandır.”
Gülen’in
tekâmülü, Fuller’le
1998’de[2]
görüşmüş ve okullarında nasıl eğitim verildiğini sormasıyla başlamıştı.
2003
yılında da, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Michigan
Üniversitesi’nin
Ankara’da düzenlediği, “3’ncü Avrasya
Konferansı”nda tebliğ sunan Fuller,
Gülen’in radikal İslamcı
olduğu
görüşüne katılmadığını söylemişti[3].
Aynı
dönemde Fuller, Amerikan
hakimiyetinin unsurlarını sıralıyordu:
“Kemalizm bitti; Dünyadaki bütün
liderler gibi o da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil
ve
Kur’ân hâlâ veriyor.[4]
Bu nedenle, kendisine entelektüel güven duyan Türkiye, İslamın günlük
yaşamdaki
yerini almasını yeniden düşünmelidir.”
Ulusal değerlerin ülke yönetiminde belirleyen
olarak yer almasının
önüne geçmenin en doğrudan yolu, Kemalist devrimi hiçleştirmek ve
yerine karşı
devrimi oturtmaktı. Fuller’in “Yeni
Türkiye Cumhuriyeti” kitabında, 1924
yılında Atatürk’ün halifeliği
kaldırmasının
‘İslamın bugünkü zayıflığının ve
bölünmüşlüğünün üzerinde ciddi etkisi
olduğunun birçok kişi tarafından kabul edildiğini’
öne sürmesi de, karşı
devrim ikâme çabasının besleyen unsuru olduğu gün gibi aşikârdır. Aynı
isimli
kitabında, Fuller:
“Türkiye sadece kendisi için değil, çağdaş
İslam dünyası için de çok önemli olan iki dinamik İslami hareket
üretmiştir;
bunlardan ilki siyasi alanda AK Parti, öteki ise çok daha büyük ve
apolitik bir
toplumsal hareket olarak Gülen Hareketi’dir.”
demektedir.
Dünden
bugüne, Fuller’in misyonuyla ve
fethullahçıların çabasıyla koşut Türkiye emperyalizmin önünde diz
çöktürülmüştür. Fuller’in bu
süreçte, siyasete, AKP’ye ve diğer işbirlikçilere yüklediği görev, 2008
yılı
sonunda BBC Türkçe Servisi’ne verdiği röportajda olduğu gibidir:
“Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı
çıkabilmesi için Irak’ın kuzeyindeki
yapıya karşı çıkmamalı”
Bunu yapacak olan Türk Dış İşleri hakkında, Davutoğlu
özelindeki görüşlerini şöyle
sıralamaktadır:
“Birleşik
Devletler’deki
bazı gözlemciler Davutoğlu’nu Amerikan karşıtı olarak suçlamışlardır…
Davutoğlu’nun herhangi bir biçimde anti Amerikan olarak
nitelendirilmesi
saflıktır. Dahası bu niteleme kendisinin Türkiye’nin
Müslüman dünyada ve başka
yerlerde yokluğu sorununun tamir edilmesini haklılaştırmak üzere ileri
sürdüğü
geniş bir dizi sofistike ve arayış içindeki argümanlarını görmezden
gelmektir.
Davutoğlu’nun stratejik vizyonu AKP dış politikası üzerinde büyük bir
etki
yaratmıştır. AKP dışındaki düşünürlerden direniş görmektedir, bunların
arasında
dış politikada benzer bir maksimum esneklik ve bağımsızlık görmek
isteyen
Kemalistler ve solcular vardır.”[5]
Türkiye’ye
biçilen rolün,
Kürdistan’ın inşası için gereken desteği vermesiyle koşut, bölgesel güç
haline
gelmesine olanak tanınması düzeyindedir. Emperyalizm, Türk Ulusu’nu
dayattığı
koşulsuz teslimiyet rolüne soyundurabilecek kadar güç ilişkisi
kurmuştur. CIA
ajanı Fuller:
“AKP, siyasi düşmanlarını, özellikle de Kemalistleri ve orduyu kenarda
tutabilmek için Washington’la iyi ilişkilere sahip olmak istemektedir.
ABD ve
AB’nin Türkiye’de demokratikleşme ve liberalleşmeye destek vermesi,
Türk
siyasetinde İslamcıların konumunu doğrudan sağlamlaştırmaktadır… AKP
İslamcıları Washington’ın politikalarına karşı taktiksel açıdan.. öteki
grupların çoğundan daha hoşgörülüdürler.”
Derken, son derece açık bir
siyasal işbirliğini deşifre etmekte ve görev dağılımını, dış politik,
iç
politik reaksiyonları ve gündemi belirleme misyonunu yürütmektedir.
Pekiyi, bu
görev dağılımında rol alanların, bu siyasal tornadan geçenlerin; Fuller’in tüm bu işlerde “görevli”
olduğunu, CIA ajanının “görevini” yaptığını bilmemesi, bildiğini
görmezden
gelmesi ya da safça küreselleşmenin akademik taşıyıcılığını yapmaları,
onların
“görevli” olduğunu göstermezse neyi gösterir?
[2]
Nasuhi Güngör, Yeni Şafak, 23.09.1998, “Diyarbakır'da kendisiyle
görüştüğümüzde
Fuller'e "Türkiye'de kimlerle görüşeceksiniz" sorusunu da yönelttik.
"Kesinleşmiş bir programım yok. Ama mesela Fethullah Gülen'le görüşmek
isterdim" demişti.Fuller'in bu arzusu gerçekleşmiş ve Fethullah Gülen
Hoca
ile görüşmüşler. özellikle Orta Asya'daki ve dünyanın çeşitli
bölgelerinde
açılan okullarda nasıl bir eğitimin verildiği konusunda soruları olmuş
Fuller'in.”
[4]Bayram Küçükoğlu, Türk Dünyasında
Misyoner
Faaliyetleri, IQ Yayınevi, İstanbul, 2003.
[5] Hayati Özcan, Koçbaşı Misyonuna
Davutoğlu Vizyonu,
Aydınlık, 10.05.2009.
|