|

100. Yýl Mutabakatý
|
"Donsuz"
değildi aslında ama ramak kalmıştı.
Ayşe Arman tadı verme pahasına anlatayım hikayeyi de;
Erzurum'da "delikanlı" Başbakanımızın yüzüne baka baka hakaret eden
Yorgo Papandreou'yu biraz tanıyın.
Şaka değil, gerçek bir hikayedir.
....
Üniversite yıllarım. Yurtdışında (ABD) ekonomi okuyorum.
Okuduğum üniversite Benjamin Franklin tarafından kurulan ABD'nin en
eski üniversitelerinden. Hadi bir de, Pennsylvania'da olduğunu da
söyleyelim de; Benjamin Franklin tarafından mason ;
"Pennsylvania" tarafından Fetullahçı ilan edilelim. O zaman
"Gladio"'nun vaizi henüz intikal etmemişti ama kaç yazar.
Şüphe ile akıl arasındaki mesafe artığında her türlü lafa hazır olmalı
insan.
Konuyu dağıtmayayım.
Henüz ABD denilen ucubeyi tam kavrayamamışım ama o yapay toplumdaki
garip sentetik çürümüşlük kokusu hafiften rahatsız etmeye
başlamış beni.
İlk senem. Üniversitedeki yabancı öğrenciler yan gelip
yatıyoruz.
Neden mi?
Çünkü ABD'deki lise eğitim seviyesi o kadar düşük ki; ABD'liler ilk
sene üniversite seviyesinde matematik ve fizikle boğuşup
arayı kapatmaya çalışırken; ABD'lilerin
saatlerce çalışıp çaktıkları sınavlara, Hindistanlısından, Perulusuna biz "az gelişmişler" sabahlara kadar parti yapıp sarhoş
girip geçiyoruz.
Çılgın bir hayat anlayacağınız bizimkisi. O zaman "şarap değil, üzüm suyu için"
diye akıl verecek "delikanlı" Başbakanlar da yok
başımızda. "biz
Amerikadayken" cümlesinin hakkını vermek için partiden
partiye koşuyoruz.
Genetik okumak için gitmişim ABD'ye ama genetik okuduğum takdirde
Türkiye'ye dönemeyeceğimi anladığım noktada branşımı ekonomi olarak
değiştirmişim. "Türkiye'ye
niye döndün?" sorusundan gına gelmesine daha dört sene
var.
Ekonomi departmanındaki hocalarla aram iyi. Bir çoğu ile
arkadaş olmuşuz.
Birgün hocalardan biri ile oturup Türkiye hakkında sohbet
ederken , önüme çıkarıp Leman dergisini koyuyor.
"Bu
kapakta ne var , anlatsana diyor?"
Manzara şu :
Generaller tef çalarken Çiller ortada göbek atıyor.
Soruyorum; "sen nereden
buldun bu dergiyi?"
"Çiller
arkadaşımdı, burada hocalık yaptı" demesin mi?
"Buyur
buradan yak" dedikleri an bu olsa gerek.
Ülkenin başbakanına generallerin tef çalma durumunu anlatmak
zorunda kalmama mı yanayım ; ekonominin dibine kibrit suyu döken
Çiller'in bizim okulda ekonomi hocalığı yapmış olmasına mı?
Bizim ekonomi departmanının yumurtaya can, Tansu Çiller'e
ekonomi hocalığı verebilme yeteneği beni şaşırtmaya devam edecekti.
Departmanda çok sık görünmeyen bir hocanın kapısında "Yorgo Papandreou"
yazıyordu. İlk başlarda ihtimal vermediğim için isim benzerliğidir
deyip geçtim.
Sonra bir gün kapının önünden geçerken bir baktım içeride kelimtrak
uzun boylu bir adam oturuyor. Babası o sıralar meşhur sevgilisi ile sık
sık medyada boy gösterdiğinden , içerideki adamın babasına benzediğini
farketmem uzun sürmüyor. Bu
Andreas Papandreou'nun oğlu Yorgo Papandreou.
Rahat bir adam. Esprili. Kalkınma ekonomisi dersleri vermek için bir
dönemliğine bizim okula öğretmenliğe gelmiş. Erzurum'a gelip,
"delikanlı" Başbakanımızın yüzüne baka baka, "sizinkiler Kıbrıs'ı işgal etti,
bu işgal kalkmadıkça AB'ye giremezsiniz" diye küstahlık
etmesine , bizimkinin de tek bir laf karşılık verememesine 21
sene var.
Departmanda gözüktüğü zamanlarda kendisi ile sohbet etmeyi ihmal
etmiyorum. Hocam değil ama Türkiye ve Yunanistan'In geri kalmışlığı
üzerine sohbetlerimiz ilgimi çekiyor. Ben ona Stefanos Yerasimos'un "Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye"
kitabını veriyorum , o da bana Nicos P. Mouzelis 'in "Modern Greece Facets of
Underdevelopment" kitabını.
Sohbetlerimizden birinden sonra odasından çıkarken el sallar gibi
yapıyorum ama tek bir farkla, parmaklarımı hafifçe açarak. Gülümsüyor
ve
"sen o
hareketin Yunanistan'da ne anlama geldiğini biliyor musun?"
diye soruyor. Aslında biliyorum ama bilmeze yatıp, "hayır"
diyorum.
"O
işaretin anlamı ile, orta parmağınla yaptığın işaretin anlamı
aynı"
diye uyarıyor. İnadına, gülümseyerek, aynı hareketi tekrarlayarak,
"Görüşürüz
Yorgo" diyerek odasından ayrılıyorum.
Nereden bileyim Yorgo'nun 20 sene sonra Yunanistan Başbakanı olup,
bizim "delikanlı"
başbakana dadaşlar diyarında kafa tutacağını.
Ve
gelelim Yorgo ile teşrik-i mesaimin zirve noktasına....
Hani şu meşhur partili günlerimden sözetmiştim ya. Bir gün yine o
partilerden birinde, okuldaki yabancı öğrenciler iyice dağıtmışız.
Partide bir üzüm suyu eksik. Üç katlı bir villanın çeşitli noktalarda
herkes dans ediyor.
Ben de ortalıkta dolanıp insanlarla sohbet ederken kuytu bir köşede
kimi görüyorum...
Bildiniz...
Yorgo Papandreou....
Sahne aynen şöyle....
Üzerindekileri fora etmiş. Altında şortumsu bir şey var ve fora
edilmeye çoktan razı. Dansettiği hatunla sadece dansediyor dersem yalan
söylemiş olurum. Dans çoktan bir formaliteye dönüşmüş. Anlayacağınız; Yorgo
öğrencilerden biri ile yakınlığı bir hayli ilerletmiş.
Beni farketmesi uzun sürmüyor.
Gözgöze geldiğimizde;
"Yorgo
seni şu yarı çıplak halinle fotoğraflasam, bu fotoğraf bizim
orada çok para eder biliyorsun değil mi"
diyorum.
Gülümsüyor.
"Sen
iyi bir insansın. Yapmazsın"
"Ben
olsam emin olmazdım" diyerek gülümseyerek yanından
ayrılıyorum.
Bu ilginç sahneye şahit olmamın ertesinde Yorgo benle arasına mesafe
koyuyor ve zaten bir dönem sonra da okuldan ayrılıyor.
Sene 1991
Aradan 20 sene geçiyor. "Arkadaşım"
Yorgo , Erzurum'a geliyor ve kendisine "Arkadaşım" diye
hitap eden bizim "delikanlı" Başbakan'ın gözlerinin içine baka baka "Kıbrıs'I işgal ettiniz, o
yüzden AB'Ye giremezsiniz" diyor.
Kendi vatandaşına her türlü şekilde aslan kesilen Recep Bey, Yorgo
karşısında tek bir laf etmiyor. Çiftçiye "ananı da al git"
diyebilen Tayyip Bey, yüzüne karşı yapılan küstahlığı sineye
çekiyor.
Bu hikayeden bir ders çıkar mı...sanmam.
Yorgo'yu o küstahlığının hemen ertesinde bizimkinin yanında
görünce, Yorgo'ya hareket çektiğim ve "donsuz"
yakaladığım o günler canlandı gözümde.
O fotoğrafı çekmediğime bir kez daha pişman oldum.
"İşgal öyle
değil, böyle olur" başlığı ile yayınlayabilirdik fotoğrafı.
Recep Bey'in veremediği cevabı kısmen telafi etmiş olurduk belki.
B. G.
|