Dış Politika2 Kasım 2010 00:00

Derinin Rengi, Paranın Rengi-Dr. Barış Doster

“Değişim” kelimesi, ABD karşıtlığının tavan yaptığı ülkelerde, ABD adına lobicilik yapan çevrelere malzeme olabilir. Obama’nın baba tarafından geçmişi psikolojik savaş unsuru olarak kullanılabilir. Ama ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarları değişmediği için, Obama da gerektiğinde Bush’un kullandığı araçları kullanmaktan vazgeçmez. coupons for cialis 2016 blog.nvcoin.com prescription drug cardsdiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

Teninin rengi ne olursa olsun o, ne antikapitalist, ne antiemperyalist, ne de mazlum milletlerden yana!

ABD’de başkanlık seçimlerini Demokratların adayı Obama’nın kazanması, Türkiye’de ve dünyada önemli bir sevinç dalgası yaratmıştı. Koyun kurban ederek bu zaferi selamlayan yoksul Anadolu köylüsünden, babasının kökeni ve derisinin rengi nedeniyle onu kurtarıcı olarak selamlayan İranlılara dünyanın farklı yerlerinde Obama fırtınası esmişti. Hem de öylesine kuvvetli esmişti ki, Obama’nın kökeni ve derisinin renginin, ABD’nin politikalarını değiştiremeyeceğini anlatanların sesini bastırmıştı.

Öylesine kuvvetli esmişti ki, Obama’nın o noktaya gelmek için ABD’de her türlü sınavdan geçtiğini, gerekli sözleri verdiğini, bağlılık yeminlerini ettiğini, binlerce kez test edilip, onaylandığını, sistem dışı davranmasının olanaksız olduğunu belirtenlerin sesleri pek az duyulmuştu.

Öylesine kuvvetli esmişti ki, ABD’de Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti arasındaki farkın Coca-Cola ile Pepsi cola arasındaki fark kadar olduğunu söyleyenlerin öne çıkmasını engellemişti.

Öylesine kuvvetli esmişti ki, Obama’nın kökeni ve rengi üzerinden ABD’nin son yıllarda hayli kırıp, döktüğü Müslümanlar, mazlum milletler, Doğu- Asya halkları üzerinde müthiş halkla ilişkiler ve reklam kampanyası, başarılı bir pazarlama ve imaj tazeleme çalışması yaptığını vurgulayanlar “komplo teorisi yazmakla” suçlanmışlardı.

Obama’nın zaferi sonrasında, Bush ile olan yakınlığı nedeniyle Türkiye’de hükümetin biraz zorlanacağını ifade edenler olmuştu. Seçim sonuçları açıklandıktan sonra daha iyimser uyandığını söyleyen “sosyalistler” bile görülmüştü. Çünkü Obama, insan hakları, hukuk devleti, özgürlükler, sivil toplum, demokrasi şampiyonu olarak pazarlanmıştı. O kadar ki Türkiye’de nasıl bir hükümetle yola devam edip etmeyeceği bile konuşulmuştu. ABD’nin “ılımlı İslam” projesini sürdürüp sürdürmeyeceği, kimi deliğe süpürüp, kimi kullanacağı, Büyük Ortadoğu Projesi‘nde ne kadar tamirat- tadilat yapacağı üzerinde durulmuştu uzun uzun. Ekonomik bunalım çıktıktan sonra iktidara gelen, oldukça kötü bir ekonomi, Ortadoğu’da hayli yorulup, yıpranmış bir siyasi, askeri yapı devralan Obama’nın elinde sihirli değnek olmadığı pek akla gelmemişti ne yazık ki.

Nesnel koşullar belirleyicidir

Öncelikle şunu saptamak gerekir: Obama’nın Beyaz Saray’ın misafiri olmasıyla birlikte, Türkiye- ABD ilişkilerinde ne çok büyük açılımlar olmuştur, ne de çok derin krizler yaşanmıştır. Çünkü iki ülke ilişkileri, başkanların derisinin renginden, kullandığı traş kolonyasından, kaç numara ayakkabı giydiğinden ya da hangi basketbol takımını tuttuğundan bağımsızdır. Türkiye ile ABD ilişkilerini belirleyen, güç ve çıkar dengesidir. ABD’nin Türkiye’den beklentileridir. Türkiye’nin jeopolitik konumudur, bölgesindeki etkinliğidir, ulusal çıkarlarıyla küresel gelişmeler arasındaki ahengi tutturmadaki başarısıdır. Dünya ölçeğinde egemen olan emperyalist karakterli bir büyük devlet ile bölgesinde etkili olan orta büyüklükteki bir devletin ilişkileri başka türlü olamaz zaten. Büyük bir yalan olduğu müseccel olan “stratejik ortaklık” palavrasına inananlar, Süleymaniye’deki çuval hadisesinden uzun yıllar önce, 1950 yılında başımıza geçirilen çuvalın içinde yaşamayı sürdürenlerdir.

ABD’nin yapabileceklerini de Türkiye’nin gücünü de gerçekçi bir yaklaşımla ele almak gerekir. Büyük ve hızlı bir hegemonya transferinin yaşandığı, çok kutupluluğa dönüşün hızlandığı günümüzde, meseleleri, gelişmeleri, çatışmaları ekonomik tahlili elden bırakmadan kavramak şarttır. Doğru yanıtları bulabilmek için doğru sorular sorulmalıdır. Obama nasıl bir ekonomik program izleyebilir? Dış politikada elinde çok fazla koz var mıdır? Rusya, Çin ve Hindistan hızla yükselen güçler olarak ağırlıklarını koyarken, onlarla belli konularda ve karşılıklı kimi ödünlere razı olarak uzlaşacak mıdır? Yoksa onlarla keskin bir rekabeti mi yeğleyecektir? Avrasya’ya nasıl yaklaşmaktadır? Ortadoğu’da girdiği bataklıktan kurtulmak için neler yapabilir? Bu sorular çoğaltılabilir ve yanıtları üzerinde uzun uzadıya düşünülebilir. Ancak kesin olan, Obama’nın politikalarını, derisinin renginin değil, ABD’nin çıkarlarının, elindeki gücün, imkân ve kabiliyetlerin belirleyeceğidir.

Ekonomik tahlil ve değişimin yönü

Küresel mali bunalım, dünyanın ekonomi gündemindeki en temel sorundur. Kimileri, “kapitalizmin öldüğünü” söyleseler bile, böyle bir yorum için henüz erkendir. Kapitalizm henüz ölmese bile sorgulanmaktadır. Mevcut haliyle yürümeyeceği vurgulanan model ise “rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisidir“. Krizin şiddetini azaltmak için ABD’de, Avrupa’da, Japonya’da devlet müdahaleleri yapılmıştır. Ulusal fonlar kurulmuştur. Zor durumdaki şirketlere kamu kaynakları aktarılmıştır. Serbest piyasanın her sorunu çözeceği yönündeki yaklaşımın, masal olduğu, hayal olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ama bu noktada ABD’de, Avrupa’da, Japonya’da yapılan devlet yardımlarının, sağlanan devlet desteğinin sosyalizm olmadığını da saptamak gerekir. Devlet müdahalesi, tek başına sosyalizmi getirmez. Her devlet yardımı devletçi ekonomik model anlamına gelmez. Tam tersine Batıda bu yardımlar, bu katkılar, bu destekler kapitalist düzeni ve bu düzenin çokuluslu şirketlerini ayakta tutmak için yapılmaktadır. Kapitalizmin sonu henüz gelmemiştir. Sonu gelen, piyasa ekonomisinin ve piyasa ideolojisinin hatasız işlediğine yönelik kör inançtır. Bu paradigma iflas etmiş, onun mutlak egemenliğine ilişkin ezberler bozulmuştur.

Kapitalist bir düzende güçlü sınıflar, güçlü kesimler, güçlü katmanlar, güçlü odaklar vardır. Siyasi ve iktisadi gücü elinde tutan oligarşinin olmadığı bir kapitalizm yoktur. Bu nedenle kapitalizm yaşamak için güçlenmek, büyümek, yayılmak zorundadır. Ve emperyalizm kapitalizmden sonra gelen aşamadır. Emperyalizmi anlamak için ekonomik tahlil, sınıfsal tahlil, kuvvet tahlili yapmak gerekir. Emperyalist bir gücün yöneticisi olan Obama’nın bu güçten, bu iddiadan vazgeçmesini beklemek saflıktır. Dilinden düşürmediği “değişim” sloganına inanıp, “sol” adına ona umut bağlamak ise en hafifinden cahilliktir.

“Değişim” kavramı çok esnektir. Farklı yönlere çekilmeye yatkındır. Kerameti kendinden menkul bir “değişim” söylemi, kelimenin içi boşaltılarak rahatlıkla dillendirilebilir. Üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken, Obama’nın baba tarafından Müslüman Afrikalı bir soydan gelip, büyük bir kişisel başarı göstererek, fırsatları iyi kullanarak, Beyaz Saray’a yerleşmesi değildir. Bundan ziyade, dilindeki “değişim” söyleminin ABD politikalarına ne kadar yansıyacağıdır. “Değişim” kelimesi, ABD karşıtlığının tavan yaptığı ülkelerde, ABD adına lobicilik yapan çevrelere malzeme olabilir. Obama’nın baba tarafından geçmişi psikolojik savaş unsuru olarak kullanılabilir. Ama ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarları değişmediği için, Obama da gerektiğinde Bush’un kullandığı araçları kullanmaktan vazgeçmez. 600 milyon dolarlık seçim kampanyasında Obama, yeni ekonomiden, hafif ekonomiden, yani bilişim sektörü başta olmak üzere yükte hafif pahada ağır üretim yapanlardan aldığı desteğin yanında, Cumhuriyetçi rakibi kadar olmasa bile, geleneksel ağır ekonomiden de (petrol, kimya, silah, demir- çelik vb.) destek almıştır. Finans kesimi de onu desteklemiştir. Bu destek, Obama’nın amcalarının adına, halalarının soyadına, derisinin rengine değil, ekonomi- politik tercihlerine verilmiş bir destektir.

Teninin rengi ne olursa olsun Obama ne antikapitalisttir, ne antiemperyalisttir, ne de mazlum milletlerden yanadır. “Barış” sözcüğünü Cumhuriyetçi rakibine oranla daha sık kullanmıştır ama antikapitalist ve antiemperyalist olmayan bir barışseverliğin hayatta karşılığı yoktur. Aynen solcu olmayan bir ulusalcılığın hayatta karşılığının olmadığı gibi. OECD verilerine göre; gelir dağılımı adaletsizliğinde Meksika ve Türkiye’nin ardından üçüncü sırada gelen ABD, bu uçurumu sadece kendi ekonomik dinamikleriyle kapatamayacağından, dış sömürüye, yabancı ülkelerin kaynaklarını yağmalayıp, talan etmeye mecburdur. Bu nedenle Obama da işgallerin iktisadi ve siyasi getirilerine hiç itiraz etmez. ABD halkının refah düzeyini yükseltebilmek, açların, evsizlerin, işsizlerin sayısını azaltabilmek, ABD sermayesini desteklemek için, dünyanın geri kalanının daha çok yoksullaşmasına, ezilmesine, sömürülmesine karşı çıkmaz.

İngiliz İşçi Partisi’nin ve partiyi yenileyerek zafere taşıyan, çok liberal politikalar uygulayan eski lideri Tony Blair’in, İngiltere’nin çıkarları için ABD’nin Irak’ı işgaline katkı vermesi nasıl iç politikadaki sağ- sol ayrımının üzerindeyse, ABD’nin çıkarları da Obama’nın derisinin renginin, amcasının adının, seçim kampanyasındaki söyleminin üzerindedir. Unutmamak gerekir ki, Bush’un dışişleri bakanı C. Rice da esmer tenliydi ama en işgal yanlısı, savaşçı politikaları savunan politikacılardan biriydi. “Yeni bir Ortadoğu’nun zamanı geldi” demişti, “22 ülkenin haritası değişecek” diye konuşmuştu. Kısacası, ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda Batılı beyaz liderlerin de esmer liderlerin de, liberallerin de sosyal demokratların da, muhafazakârların da solcuların da, işçi sendikalarının da işveren örgütlerinin de dış sömürüden, işgalden, talandan gelen kaynağa hiçbir ideolojik ve etik itirazları yoktur.

Türkiye’nin yapması gereken

Obama’dan çok şey bekleyen Türkiye’deki liberal sol (ne demekse o), liberal demokrat, muhafazakâr demokrat ve Müslüman demokratlardan oluşan cephenin, bu işin derinin rengiyle hiç ilgisi olmadığını görmeleri gerekir. Bunun için uzaklarda örnek aramalarına gerek yoktur. Örneğin, Türk siyasal yaşamının kibarlığı ve nezaketiyle bilinen, romantik lideri, şair Bülent Ecevit, devlet politikası ve ulusal çıkarlar gerektirdiği için, Kıbrıs’a çıkmaktan ve savaşmaktan çekinmemişti. Ecevit’in kişilik özelliklerinin tam tersi niteliklere sahip olan, “öfkeyi bir hitabet sanatı” olarak niteleyen başbakan ise en haklı ve güçlü olduğumuz konularda (Kıbrıs, sınır ötesi harekât, sözde soykırım iddiaları gibi) bile içerideki üslubunu dışarıda kullanmamaktadır. Hiçbir iktisadi, siyasi, askeri, diplomatik getirisi olmayan “one minute” çıkışı dışında, dışarıda “hitabet sanatına” başvurmamaktadır. Çünkü diplomasi akıl, bilgi, birikim, hesap, öngörü işidir. Ses tonuyla, oktavla ilgisi yoktur.

Lozan Antlaşması’nın imzalandığı masanın Türkiye’ye, hem de soykırımın inkârını suç sayan İsviçre tarafından hediye edildiği, ancak Çankaya’da yer bulunamadığı için sahipsiz kaldığı bir dönemde, Lozan’ı bir kez daha okumak, Lozan diplomasisini iyi öğrenmek şarttır. Lozan’ı iyi bilmek, Obama’dan randevu almada başarılı olamayanların, hiç olmazsa daha büyük yanlışlar yapmalarını önler. ABD seçimlerini izleyip kahve falı açmaktan kurtarır. Seçilen başkanın derisinin rengi üzerinden bahse tutuşmayı engeller. Yeniden şekillenen küresel diplomaside, çok kutuplu bir düzene gidildiğini görmeyi sağlar. Siyasi, iktisadi, askeri, toplumsal, kültürel, bilimsel, teknolojik hedefleri doğru saptamayı, öncelikleri iyi belirlemeyi, güç yapısını buna uygun hale getirmeyi kolaylaştırır.

Türkiye şunları tartışmalı

Halen uzaya roket fırlatma teknolojisine sahip 24 ülke vardır. Bunlar uzay çalışmaları için yaptıkları harcamayı, geliştirdikleri teknolojiyi savaş, ulaşım, iletişim başta olmak üzere diğer alanlarda da kullanmaktadırlar. Bu ülkeler ABD, Rusya, Japonya, Çin, Hindistan, İran, İsrail ve AB’nin 17 üyesidir. NASA’nın yıllık bütçesi 16.2 milyar dolar, AB Uzay Ajansı ESA’nınki 3 milyar euro, Rusya ve Hindistan’ınki ise birer milyar dolardır. Türkiye bu durumdan nasıl bir ders çıkarabilir, onu tartışmalıdır.

Türk firmalarının Çin’deki yatırımları 5 milyar doları geçmiştir. 2005- 2008 arasında Çin’den yaptığımız ithalat ise 9 kat artarak, 10 milyar dolara ulaşmıştır. Çin dünyanın fabrikası olarak öne çıkmakta, ABD ve AB’nin geleceğe ilişkin senaryolarında en güçlü ülke olarak dikkat çekmektedir. Bir Avrasya ülkesi olan Türkiye, iç pazardaki Çin malı egemenliğini de dikkate alarak, nasıl bir Çin politikası izlemesi gerektiğini tartışmalıdır.

ABD’nin imparatorluk hayali ve iddiası çökmektedir. Kısaca BRIC ülkeleri denen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, hızla öne çıkmaktadır. Bunlar ABD’ye çok kutupluluğa alışması gerektiğini söylemektedirler. Doğu enerji coğrafyasıdır ve ekonomik güç doğuya kaymaktadır. ABD’nin bundan böyle sert güçten ziyade, onun desteğini arkalayan “yumuşak güce” daha sık başvurmak zorunda kalacağını öngörmek kâhinlik değildir. Zira yüksek maliyetli savaşları ekonomik olarak kaldırması çok zordur. Türkiye belalı bölgelerin merkezinde yaşayan bir ülke olarak nasıl açılımlar yapabileceğini tartışmalıdır.

Katma değeri yüksek mal üretmede başarısız olan, bir kişiye istihdam yaratmak için 100 bin dolarlık yatırım yapması gereken Türkiye, mali krizin ezberleri bozduğu bir dönemde, ekonomik olarak borsa, döviz, faiz, rant, repo ve borcu değil, yatırımı, üretimi, ihracatı, büyümeyi, kalkınmayı, istihdamı, vergiyi tabana yaymayı, ekonomiyi kayıt altına almayı tartışmalıdır.

İç kaynak bulmakta zorlanan ve nakit sıkıntısı çeken Türkiye, sadece ekonomik olarak değil, siyasi olarak da nerelerde yanlış yaptığını tartışmalıdır.