AB11 Ekim 2010 00:00

Türkiye'yi AB'ye Sokacak Adama Bakın - Selami İnce

Konumuz, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş macerasında Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın Avrupa’da uzun süredir hiçbir saygınlığı olmayan, ciddiye alınmayan, hatta komik bile bulunan birini, herhalde ABD’deyken  ‘saygın’, ‘efsanevi’ ve ‘lider’ diye bildiği için, hâlâ öyle sanması ve adeta başının üzerinde gezdirmesi. Evet, Egemen Bağış, Polonya Eski Devlet Başkanı ve Eski Dayanışma Sendikası Lideri Lech Walesa’yı hâlâ önemli bir lider sanıyor. Bağış, müzakere sürecinde Walesa’nın deneyimlerinden yararlanıyor, Walesa ise, Türkiye’ye ‘şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’ diye akıllar veriyor. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadarenovation vejle renovation skive renovakamagra link kamagra gel

Türkiye'yi AB'ye Sokacak Adama Bakın

Selami İnce - Birgün

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com

11.10.2010


(Açık İstihbarat : Birgün'den Selami İnce, yazının içeriği ile Lech Walesa'yı kastediyor gibi gözükse de;  bu başlığı esas hakeden isim, kendisini katıldığı toplantılarda eleştirenleri ajan provokatürlükle suçlayp salondan attıracak kadar ileri demokrat olan;  açılışlarda Tayyip Erdoğan'ın gözünün içine bakmaktan önünü göremeyen "bakan" Egemen Bağış'tır.Bu yazının resmi olarak Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'ın resmini neden kullandığımız ise herhalde izaha muhtaç değil : AB-D adına "demokrasi" getirenlerin sonu en çok bu ikiliyi ilgilendirmeli)

********************************************************************

Hrant Dink’i Alman faşist Michael Kühnen’e benzetmekten çekinmeyen AKP’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde yardımlarını istediği lidere bakın:

AB’ye karşı konuşmalar yapıyor, girdiği son seçimlerde yüzde 1 oy aldı, kurduğu sendikanın kuruluş şenliğine gidemedi, Venezuela’ya girişi yasak.

Evet, bizi Avrupa’ya sokmak için bu ay ülkemize gelecek Walesa’dan bahsediyoruz

Sadece AKP’nin ya da hükümetin değil, yazarından politikacısına, biliminsanından berberine kadar Türkiye’de ‘batı’ denilince hemen herkesin aklına önce ABD geliyor ve batının anası, kıta Avrupa’sına bile ABD’den, ABD’lilerin gözüyle bakılıyor. Son dönemde, bunda belki Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ‘ABD’nin Truva Atı’ olarak sokulmak istenmesinin bir etkisi var. Ama bu bakış açısının tarihi herhalde Türkiye’nin ‘Küçük Amerika’ olmaya karar verdiği günlere kadar uzanıyordur. Her neyse, konumuz ABD’li bakış açısını ne zaman edindiğimiz değil.

Konumuz, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş macerasında Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın Avrupa’da uzun süredir hiçbir saygınlığı olmayan, ciddiye alınmayan, hatta komik bile bulunan birini, herhalde ABD’deyken  ‘saygın’, ‘efsanevi’ ve ‘lider’ diye bildiği için, hâlâ öyle sanması ve adeta başının üzerinde gezdirmesi.

Evet, Egemen Bağış, Polonya Eski Devlet Başkanı ve Eski Dayanışma Sendikası Lideri Lech Walesa’yı hâlâ önemli bir lider sanıyor. Bağış, müzakere sürecinde Walesa’nın deneyimlerinden yararlanıyor, Walesa ise, Türkiye’ye ‘şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’ diye akıllar veriyor.

Bağış geçen yıl Gdansk’a giderek bu ‘büyük lider’le görüşmüştü, şimdi Walesa, 21–24 Ekim tarihleri arasında Bağış’ın davetlisi olarak ülkemize geliyor.

HEM YANDAŞIM HEM DE KARŞIT

Önce, Lech Walesa bilgilerine kısaca bakalım.

Bağış, Walesa’nın hâlâ Dayanışma Sendikası’nda (Solidarnosc) önemli biri olduğunu sanıyorsa, söyleyelim: 31 Ağustos’taki Solidarnosc 30. kuruluş yıldönümü törenlerine Walesa katılamadı bile. 

Solidarnosc, Walesa ile yollarını ayıralı uzun yıllar oldu. Walesa’nın liderliği konusunda ise son katıldığı seçimin sonuçları bir fikir verebilir: Walesa, 2000’deki Polonya Devlet Başkanlığı seçimlerinde yüzde 1’den daha az oy aldı. Son seçimlere aday bile olamadı. 1995’de yapılan bir önceki seçimleri de kaybetmişti. 1990’da Devlet Başkanı seçilen Walesa’nın seçimleri, karşısında doğru düzgün bir aday olmadığı için kazandığı ise artık bir sır değil.

Peki, Türkiye’ye üye olması için akıllar veren, bizimkileri hazırlayan Walesa’nın Avrupa Birliği konusundaki tutumu ne? Kısaca söylemek gerekirse, tam bir komedi! 

Walesa, 2009’daki son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Polonya’da Avrupa Birliği’ni savunan bir parti için konuştu, İspanya ve İtalya’da ise, Avrupa Birliği karşıtı bir partinin toplantısında Avrupa Birliği karşıtı konuşma yaptı. Bunun bir çelişki olup olmadığını soran gazetecilere verdiği yanıt ise, şark kurnazlarını bile kıskandıracak cinsten:

“Ben yandaşım, hatta karşıyım!”

Herhalde “hem yandaşım hem karşıyım, ne olmuş yani” demek istedi. Egemen Bağış’ın bürokratları, Walesa’nın ziyaretinden önce, bakana bu cümlenin Lehçe’den tam çevirisini yapmak isterlerse, orijinalini şuraya yazayım: "Jestem za, a nawet przeciw. "

Gazeteciler, biraz daha sıkıştırınca Walesa, konuşmalar için para aldığını açıkladı. 

Bütün bu bilgiler Avrupa’da her yerde kolayca bulunabilecek şeyler. Ama bütün sosyalizasyonunu ve ilişkilerini ABD üzerinden kuran Bağış, bunu yapamıyor.  ‘Bağış’ın zaten ABD vatandaşı olduğu’ ise, kendisi ve arkadaşlarının antikomünistliğinden önemsiz bir şey. Bağış ve arkadaşları, hâlâ 30 yıl önceki antikomünist bakış açısıyla dünyaya bakıyor. Çünkü Walesa’nın en önemli özelliği ve ABD için asıl önemi, antikomünistliğindeydi.

KOMÜNİZMİN HAYALETİ

Neden böyle söylediğimizi biraz açalım:

Bir tersane işçisi olan Walesa, 31 Ağustos 1980'de Doğu Bloğu ülkelerindeki ilk bağımsız işçi örgütü Dayanışma Sendikası'nı kurarak Polonya'da reel sosyalist rejimin yıkılmasında çok önemli bir rol oynadı.

Dayanışma Sendikası, bütün dünyanın antikomünistlerinin desteği ile kısa sürede büyüdü ve milyonların üye olduğu Dayanışma Hareketi’ne dönüştü. 1989 seçimlerinde Dayanışma Hareketi, Komünist Parti ile bir koalisyon hükümeti oluşturdu. Aynı seçimde milletvekili olarak parlamentoya giren Walesa, 1990 seçimlerinde cumhurbaşkanı seçildi ve Polonya’nın tartışmalı komünizmini tarih sahnesinden silindi.

1995'e kadar devlet başkanlığı yapan Walesa, iktidardayken kendisine ters gelen Parlamentoyu feshetmek, ekonomi bakanlığını kaldırmak gibi bazı ‘demokratik’ girişimlerde de bulundu ama başarılı olamadı.

Walesa’nın hem muhalefet hem de iktidar yıllarında yanında olan en önemli iki güç ABD ve Papa II. Ioannes Paulus idi. (Bizde, Papa 2. Jan Pol diye anılan, Mehmet Ali Ağca’nın vurduğu papa.)

Gerçek ismi Karol Józef Wojtyła olan papa Polonyalı’ydı. Walesa, papa öldüğünde kendisiyle yapılan bir röportajda aynen şunları söyledi:

"Bu papa olmasaydı ne Solidarnosc, ne Gorbaçov ne de iki Almanya’nın birleşmesi olurdu."

Yani Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından 1848'de yayımlanan Komünist Manifesto’da yer alan şu cümleler yıllar sonra Polonya’da da gerçekleşmişti:

"Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor-Komünizmin hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları."

Bütün bunlardan sonra, 1995’de, eski komünist ve yeni sosyal demokrat Aleksander Kwasniewski devlet başkanlığı seçimlerini kazandı. Walesa ismi Avrupa’nın belleğinden silinmeye başlarken, ABD’nin tozlu arşivlerinde ve amansız antikomünist belleklerde bir kahraman olarak kaldı. Bizimkiler hayata ABD’den baktıkları için,  Walesa’nın eski sürümü bizde hâlâ piyasada.

EVREN İLE HANEFİ AVCI ARASI BİR YERDE

Walesa, ülkesinde de bizim Kenan Evren pozisyonunda bir yerde. Hatta Walesa, can düşmanlarına benzetilmek, karşıtlarıyla birlikte çalışmak gibi, şimdilerde Hanefi Avcı’nın durumuna benzer bir hayli talihsiz bir iddiaya da maruz kaldı.

Geçen nisan ayında bir uçak kazasında ölen Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski, Walesa’yı 2007’de

“Sendika başkanıyken ve daha sonra devlet başkanıyken komünistlerle birlikte çalışmak ve komünist düzeni devam ettirmekle”

suçlamıştı. Walesa, Kaczynski’ye bu iddialar üzerine “aptal” deyince olay mahkemeye yansımıştı.

Polonya’da 2006’da bir tür bizdeki Ergenekon’a benzer davalar açılmış, Lech Kaczynski askeri istihbarat servisini (WSI) komünistlerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle kapatmıştı. Walesa-Kaczynski çekişmesi bu davalar sırasında gündeme geldi.

Zaten 2008’de Polonya Ulusal Bellek Enstitüsü’nden Slawomir Cenckiewicz ve Piotr Gontarczyk adlı iki araştırmacı 1970’li yıllarda, Walesa’nın ‘Bolek’ kod adıyla gizli servis için çalıştığını iddia eden bir kitap yazmıştı.

Tam olay kapanmıştı ki, geçen yıl aynı Enstitü’de çalışan Pawel Zyzak adlı bir araştırmacı Walesa’nın sendikacılığı sırasında şu kapatılan gizli servis ajanı olduğunu ileri süren bir kitap daha yazdı.

Hatta konuyla ilgili dokümanlar olduğunu, Walesa’nın devlet başkanlığı sırasında bu dokümanları alıp yok ettiğini ileri sürdü. Walesa, iddialar kanıtlanırsa bütün madalyalarını, ödüllerini geri vererek ülkeyi terk edeceğini duyurdu. Başbakan Donald Tusk araya girdi ve olay yatıştırıldı. Sosyal demokratlar ve solcular, olayı Kaczynski kardeşlerin oyunu ve her yerde eski komünist arama paranoyası olarak değerlendirip Walesa’yı savundu.

CHAVEZ ÜLKEYE GİRİŞ YASAĞI KOYDU


Olay yatışmasaydı Walesa nereye gidebilirdi ki?

Venezuela’ya veya Küba’ya gidemeyeceği kesin. Walesa, 2008 kasım ayında, 2009 şubatındaki Anayasa referandumu için antikomünistlere destek vermek üzere Venezuela’ya gitmek istemiş ve ‘demagog ve populistlik’le suçladığı Chavez’in muhalefeti baskı altında tuttuğunu iddia etmişti.

Venezuela, Walesa’nın ziyaretine güvenlik gerekçesiyle izin vermedi. Geçen şubatta Walesa tekrar ülkeyi ziyaret etmek istediğini bildirdi ve bu sefer de Chavez’in cevabı gecikmedi: 

"80’li yılların antikomünist ikonu Walesa’nın onurlu ülkemizde yeri yok!"

Walesa Küba’nın da aynı tutumu alacağını açıkladı. 

SENDİKAYLA İLGİSİ KALMADI

Solidarnosc sendikasının 1980’deki kurucusu ve bu sendikanın siyasi gücüyle 1990’da devlet başkanı da olan Walesa, sendika ile ipleri çoktan koparmış durumda. Her ne kadar Egemen Bağış ve adamlarıyla Türk basınının gözünde Walesa, hâlâ bu sendikanın önderi gibi lanse edilse de, 30-31 Ağustos tarihindeki büyük yıldönümü kutlamasına Walesa çağrılmadı bile. Oysa Türk basını Walesa’nın 30. yıl kutlamalarına katılmak için tatilini kesip ülkesine döndüğünü yazmıştı.

Walesa, o dönemde arkadaşı olan birçok Solidarnosc yöneticiyle kavgalı. Zaten en son temmuz ayındaki Devlet Başkanlığı seçimlerinde Walesa da katılmak istese de, Solidarnosc, ölen devlet başkanının kardeşi Jaroslaw Kaczynski’yi aday olarak destekledi.

Lech ve Jaroslaw Kaczynski, Walesa’nın dava arkadaşlarıydı. O zamanlar sendikanın en önünde eylemlere katılan Anna Walentynowicz ise, asıl önderin kendisinin olduğunu, Walesa’nın maaş artışı sonrası direnişi bıraktığını ama o zamanlar Polonya’da bir kadının önderlik etmesinin yadırganacağı gerekçesiyle kendisinin önderliği Walesa’ya bıraktığını açıkladı.

Her neyse, Walesa’nın katılamadığı kutlamalara ABD büyük ilgi gösterdi. Törene katılan ABD Büyükelçisi,  Barack Obama’nın mesajını okudu. Obama, Solidarnosc’in tarihin akışını değiştirdiğini ve komünist diktatörlüğe son verdiğini belirttiği mesajında Walesa’dan hiç söz etmedi. Komünizm tehlikesi geçince, demek ki Walesa ABD’de işe yaramaz hale gelip bizimkilere kalmış.

KILAVUZU KARGA OLANIN


Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihli zirvesinde aldığı karar doğrultusunda, 3 Ekim 2005’de Lüksemburg'ta yapılan hükümetler arası konferans ile Türkiye resmen AB'ye katılım müzakerelerine başlamıştı. Geçtiğimiz hafta bu süreç beşinci yılını geride bıraktı. AB’yle üyelik müzakerelerini başlayıp da bitirememiş ülke yok.

Ancak, 35 başlıkta müzakere etmek zorunda olan Türkiye ‘süreci başlayıp da bitirememiş tek ülke’ olma şansını ya da şanssızlığını yakalayacak gibi. Çünkü Türkiye’nin bu zamana kadar müzakeresini bitirdiği başlık sayısı sadece bir, rakamla da sadece 1.

Hrant Dink ile Alman faşist Michael Kühnen arasında paralellik kuran AKP zihniyeti, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde bula bula işte bu adamı buluyor. Elbette, Avrupa devletlerinin Kıbrıs konusunda Türkiye’nin önüne çıkardığı engeller müzakereleri de engelliyor ama peki bizimkilerin zihniyetine ne demeli? 

Bırakın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmemesini, sakın AKP, Avrupa standartlarını kabul etmenin kendi siyasi gücünü zedeleyeceğinden korkuyor olmasın? 

İşçi ve patron ayrımı yapmayan sendikacı

Lech Walesa, ağustosun son haftasında eşiyle birlikte Ege’de tatil yaptı. Bu yıl Ege sahillerinde ‘ikoncanlar’ bulamayan basın, bir politik ikoncan kılığında Walesa’yı dondurma yalarken buldu.

Walesa, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte, 21-24 Ekim 2010 tarihleri arasında Egemen Bağış’ın daveti üzerine gerçekleştireceği Türkiye ziyaretinde, Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin Ankara ve İstanbul’da görüşmeler yapacağını söyledi. AA’nın geçtiği haberde Walesa şöyle devam etmiş:

“Türkiye’nin AB üyelik sürecini nasıl hızlandırabileceğimiz konusunu ele alacağız. Türkiye’nin üyelik sürecini, AB’nin geleceği konularını da konuşacağız. Sendikal konular ve sosyal haklar konusunda da toplantılar yapacağız. Türkiye’nin kendine özgü engelleri ve güçlüklerinin nasıl aşılacağı konusunda fikir alışverişinde bulunacağız…”

Evet, bu cümlelerden Walesa’nın, Türkiye için Avrupa’da lobi çalışmasından çok Türkiye’ye ‘sendikal ve sosyal haklar konusunda’ akıl-fikir vermeye geleceğini anlıyoruz. Öyle ya, Türkiye bu konularda ‘komünizmi yıkan adam’ diye bildiği Lech Walesa’dan daha iyisini mi bulacak?

Bir de Walesa herhalde Avrupa’da bir gücü olmadığını, yani haddini biliyor. Peki, Walesa’nın işçi ve sendikalar konusunda hükümete ne önerisi olabilir ki?   

Walesa geçen nisanda Danzing’te kendisini ziyaret eden Egemen Bağış’a işçi sınıfı ile ilgili düşüncelerini söylemiş:

“Sistemden beslenen bakteri olun, sistemi çökerten virüs olmayın!”

Herhalde Bağış o anda ‘İşte bu‘ demiştir. Öyle ya, AKP için bundan iyisi Şam’da kayısı!  (Ben de deyimler ve atasözleriyle konuşayım bari. Aklıma şimdi birdenbire, ‘tencere kaynayacak ayı oynayacak’ deyip duran Şişli Belediye Başkanı Sarıgül geldi.) 

AKP ve İslami çevreler çoktandır, sistemi çökerten ‘virüs işçi sınıfı’ karşısında sistemden beslenen ‘bakteri işçi sınıfı’ yaratmaya çalışıyor.

Avrupa Birliği müzakerelerinde, AKP’nin karşısına sendikal hakların genişletilmesi, grevli-toplu sözleşmeli memur sendikaları, bütün çalışanların insan gibi çalışma koşullarına sahip olması gibi temel bazı haklar da geldiği için, AKP’ye herhalde Türk-İş ve HAK-İş yetmiyor.

Ali Bulaç’ın dile getirdiği, “işçiyle işverenin aynı safta namaz kılması” üzerinden sınıfsız bir toplum olduğumuz teorileştirilmek isteniyor: İslamda sınıf olmaz, islamda ortak değerler ve kültür olur. AKP, işçi ve patron ayrımı yapmayan sendikacı arıyor. Bunu en iyi, Papa’nın emrinde ‘devrim’ yapmış Polonyalı Walesa bilir!

Walesa, AB’nin, bir Hristiyan kulubü olmasını savunuyordu

Geçen yıl temmuzda Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Avrupa parlamenterlerini seçti. Lech Walesa, Avrupa Birliği karşıtı partilerin seçim çalışmalarında da konuştu. Daha doğrusu Walesa, Fransa ve Hollanda'nin halk oylaması ile redderek düşürdügü Avrupa Anayasası’na da, onun yerine konulan Lizbon Anlaşması’na da karşı çıktı.

Avrupa Anayasası’na hem sağdan hem de soldan eleştiriler olmuştu. Fransa ve Hollanda’da aşırı sağcılar, Neo Naziler ve ırkçılar Avrupa Anayasası’nın reddi için çalışmıştı. Bu ülkelerin ya da aşırı sağcıların asıl derdi,  Müslüman göçünün sınırlandırılması ve Türkiye’nin AB üyeliğinin reddi idi. Her ülkenin onanıyla yürürlüğe girecek olan Anayasa iki ülkenin reddiyle iptal olmuş, yerine daha sonra bütün ülkelerin halk oylamasına sunma zorunluluğu olmayan Lizbon Anlaşması getirilmişti.

Walesa, Avrupa Anayasası’na, İncil’deki Hristiyanlık değerlerinin kural olarak koyulmadığı için karşı çıkanlardan biriydi. Yani AKP’lilerin anlayacağı bir biçimde söylemek gerekirse, Walesa, Avrupa Birliği’nin bir Hristiyan kulubü olmasını istiyordu.

Walesa, geçen yıl mayıs başında, yani bizim Egemen Bağış’ın ziyaretinden kısa bir süre sonra, Avrupa karşıtı İrlandalı işadamı Declan Ganley’in kurduğu ve Avrupa çapında örgütlenmiş, genişlemenin durdurulmasını savunan Libertas’ın Roma’daki Avrupa Seçim Kampanyası’nda baş konuşmacıydı.

Walesa, Avrupa karşıtı ve İrlanda’nın Avrupa Birliği üyeliğine de karşı çıkan Declan Ganley’i, ‘aklı, açık görüşlülüğü ve inandırıcılığı’ nedeniyle övdü, Libertas’ın görüşlerinin çekirdek Avrupa’nın geleceği için yayılması gerektiğini savundu. Bir gün önce de Polonya’da tam ters görüşleri savunan Avrupa Halk Partileri toplantısında konuşmuştu. 

Polonya’nın liberal günlük gazetesi ‘Gazeta Wyborcza’nın Walesa’nın konuşmalarıyla ilgili başlığı ‘Quo Vadis, Walesa?’  idi.

Ülkede başlayan tartışmaya Walesa da katıldı.

Önce, “Avrupa karşıtı radikaller de parlamentoya girsin diye orda konuştum” dedi. Sonra da, safça,

“Herhalde boşuna konuşmadık. Polonya’da ben yaklaşık 700 avro kazanıyorum. Bir ay boyunca bu yana yetmiyor”

dedi. Bu konuşmadan ne kadar kazandığı sorularına ise cevap vermedi. Ama 50 bin avro aldığı iddialarına verdiği cevap ise bir hayli manidardı: Siz beni bu kadar ucuz mu sanıyorsunuz?

Türkiye’de emek ucuz, bakalım Walesa’ya Egemen Bağış ne kadar ödeyecek? 
 

Açık İstihbarat @ 2010