|
|
12
Eylül’de yapılan referandum;
Amerikancı uzlaşmanın faşizan iktidarı tarafından güdümlü yönetim
ilişkileri ve
çıplak güç savaşımları açısından, Cumhuriyet’in tasfiyesinde yeni bir
adım
haline geldi.
İnsanlar neye ‘evet’,
neye ‘hayır’ dediklerini bal gibi
biliyorlardı. Anayasa paketiyle, değişim üzerine yapılacak bir
referandumda
kitleler kendi ‘özel durumlarına’, ‘mevcut durumun kolaycılığına’ sığınarak
oy kullandılar.
Başbakan’ın ‘anayasada
yapılacak asıl değişiklik referandum sonrasında olacak’, ‘sivil anayasa asıl o zaman
gerçekleştirilecek’ tartışmalarına rağmen süreç işledi. Kişi
hak ve
özgürlükleri, adaletin işler hale gelmesi gibi evrensel hukuksal
normlar
üzerinden yapılan kabuller çerçevesindeki propaganda usulleri, ‘usulen’
olmanın ötesinde anlam taşımıyordu.
Gel gelelim, AKP kadroları bir de işin
içine 12 Eylül faşist darbesini; hem referandum günü hem de siyasal
hesaplaşma
noktası olarak değerlendirip malzeme yaptılar. Kuşkusuz bu stratejikti.
Darbeyle mağdur olanlar denize düşmüşlerdi ve AKP’nin yalan propaganda
yılanına
sarılacaklardı. Bu hem solda hem de sağda yarıklar yaratacak; senin ‘hayır’ın, benim ‘hayır’ım,
‘hayır’ların
nitelikleri önemli gibi kısır tartışmalar yaşanacaktı. Bu da
referandumun,
emperyalizm kurgusu ve bilgisinden uzaklaşmayı, SEÇSİS’in Microsoft
eldiveninin
içinde bir yerde olduğu gerçeğini; oy pusulalarında ‘hayır’ın
kahverengi, ‘evet’in
beyaz renkte olması psikolojik savaş metotlarının gündeme
getirilmesinden
arındırılmayı gerektirmekteydi.
Bunca hay huyun içinde, yalan siyasetinin
şahikaya ulaştığı bir ortamda oy kullanıldı. Anayasa değişikliğine ‘evet’ mührü basıldı. AKP desteğiyle,
Amerikan kapitalizmine tâbi olan muhafazakâr sermaye kendi talan
statükosunu
yitirmemek için, esnaf kendini borçlandırarak sömüren mali düzene
eklemlendiği
için…
Fethullahçılar, ikinci cumhuriyetçiler, liberaller şürekâsı kendilerine
verilen görev gereği referandumda, Cumhuriyet düşmanı niteliklerini
sonuna
kadar kullandılar. Yüksek yargının, YARSAV’ın ‘yargıyı ele geçiriyorlar’,
‘bu
Cumhuriyet’in tasfiyesidir’, ‘referandum hukukun bağımsızlığına, evrensel
hukuka darbedir’ çığlıkları; fethullahçıların
hukuk adamı ve referansı Osman Can’ın
hukuk bağımsızlaşıyor,
vesayet rejimi ortadan kalkıyor, demokratikleşiyoruz homurdanmalarının
gölgesinde kaldı.
Kaldı, çünkü medyada AKP Amerikan işbirlikçisi kesim gündemi
belirliyor, siyasal ve finansal örgütlenmede kolaylıklar ve olanaklar
onlara
sunuluyordu. Böylelikle referandum, AKP’nin ideolojik batı
eklemlenmelerine,
ekonomik bağımlılıklarına, gerçekleştirilmesi öngörülen federe Kürt
yapılanmasına bağlı olarak ve bunun gereği olarak istediği biçimde
sonuçlandı.
Referandumun
gereği neydi?
AKP iktidarını sağlamlaştırdı. Hukuku ve hukuksal normları hiçe
sayarak çadır mahkemeler kurmanın olanakları mı genişledi?
Özel yargılamaların
yapıldığı, tutukluların, gözaltında olanların haklarını kullanmalarının
engellendiği
Silivri operasyonuna; Özal’ın
ölümü,
12 Eylül darbesi, Eşref Bitlis
suikastı gibi olayların bağlanmasıyla Büyükanıt
ve Başbuğ mutabakatlarıyla başlayıp
30 Ağustos’a siyasi müdahaleyle oluşturulan yeni general kadrosunu
eklemek ve
cumhuriyetçi genç subayların tasfiye yelpazesi genişletilmek mi
istenmiştir?
Taraf
yazarı Yasemin Çongar’ın
ifadesiyle:
“Evet’in
hasadı başladı. Referandumda
alınan yüzde 58’lik sonuç, Anayasa değişiklikleriyle vesayet sistemini
delmenin
yanı sıra, “yüzleşme” ve “barış” için elverişli bir siyasi ortamın
oluşmasını
sağladı… Turgut Özal suikastı ile Eşref Bitlis’in şüpheli ölümünün
bunca yıl
sonra yeniden soruşturma konusu yapılması, bana göre basit
tesadüflerin,
rastgele demeçlerin bir sonucu değil... Bu dosyalar raftan iniyor, çünkü
Türkiye’de değişimi talep eden birikim, 2000’li yıllarda yoğunlaşan
Ergenekon
soruşturmasını, on-yirmi yıl daha geriye taşıyıp, bir tür
“proto-Ergenekon”
(ilk Ergenekon) hesaplaşması başlatabilecek güçte artık.”[1]
PKK
Tasfiyesi
ve Kürdistan’ın ilânı sürecine bağlı olarak Irak’ın kuzeyini silahlı
direniş
merkezi haline getirmek ve Türkiye içindeki silahlı misyonu, Irak’a
kaydırarak;
Türkiye’deki mücadeleyi sivil ve silahsız güç haline dönüştürmek
yoluyla
İmralı’nın etken ve siyasi oluşuma hakim kılınarak, ‘Kürt
açılımı’ süreci derinleştirmek mi istenmiştir?
Referandum
sonrası gelişmelere ve Atlantik ötesi misyonların merkezi AKP’nin
salvolarına
dikkat edildiğinde, Tayip bey ve şürekâsının ‘silahşorlarının’
analizlerini irdelediğinizde bu sorulara vereceğiniz yanıt ‘doğru’ olacaktır.
Mümtaz’er Türköne’nin, BDP’nin
referandumu boykot kararını sivil itaatsizlik olarak değerlendirdiği
yazısında:
“BDP'nin boykot çağrılarının aynı zamanda
PKK terörünün alternatifi olduğuna dikkat etmemiz lâzım. Terörün
önünüze
koyduğu, cami avlularındaki şehit cenazeleri. Sivil itaatsizlik
eylemleri ise
sadece tartışma vesilesi olabilir. Güçlü bir terör dalgası kapıda
bekliyor.”[2]
Yasemin Çongar’sa
“..referandum boykotu bir tür
sivil itaatsizlikti. Aynı şekilde, bugünlerde zayıf bir katılımla süren
okul boykotu
da meşru bir sivil itaatsizlik eylemidir.”[3]
demişti ve iki gün sonraki yazısında; ‘sivilleşme’,
‘eylemsizlik’ metotlarının PKK’yı silahlı açıdan zayıflatacağını ifade
ederek
silahların Irak’a taşınmasının, siyasal olarak Kürt hareketini ve Türk
siyasetini
rahatlatacağını söylemekteydi:
“Abdullah
Öcalan, PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çekilmesini sağlarsa,
hem
asker-gerilla karşılaşmaları önlenir hem de bölgedeki provokasyonlar
çok daha
kolay deşifre olur. Böyle bir “çekilme” çağrısı, dağdan iniş hedefi
gerçekleştiğinde, yurda dönmek isteyecek silahsız örgüt mensuplarının
topyekûn
hareketini de mümkün kılar. Öcalan bu çekilmeyi sağlarsa, PKK’nın
Türkiye’deki
“siyasi” tabanını, sivilleşerek etkinleştirmesinin yolu açılacak;
şiddeti
dışlayan, direnişini “sivil itaatsizlik” sınırları içinde tutan bir PKK
ile
konuşulması da çok daha kolay olacaktır.”[4]
ANF
analizine göreyse, boykot “serhildan”ın yeni dönemde
sivilleşmeyle
şekilleneceğini ve boykot kararının mevcut anayasadan rahatsızlığın
ipucunu taşıdığını
söylemişti:
“başta referandum boykotu
olmak üzere yaşanan boykotlar iyi okunmalıdır. Kürt halkı yüzde yetmişe
varan-ki yer yer yüzde 98'leri buldu- referandum boykotu ile mevcut
anayasanın
kendisi açısından meşruiyetinin kalmadığını çok açık ve net bir biçimde
ortaya
koymuştur.”[5]
Ahmet Altan bu süreçte:
“bir
daha asla bir karakol baskını olmayacağını biliyoruz.
Bugünkü teknolojiyle
hiçbir karakolun baskın yemesi mümkün değil, daha önceki baskınların
neredeyse
tümü “şike” baskınlardı. Ama ordudan birileri bir kere daha böyle bir
“şike
baskının” yolunu açarsa bunun bedelinin ağır olacağını, gerçeklerin
ortaya
çıkacağını ve “şikecilerin” cezalandırılacağını biliyor.”[6]
ifadeleriyle TSK’yı, terörle mücadelesinin ‘şike’leşmesi yorumuyla zan
altında
bırakmıştı.
Çongar’ın ifadeleriyle:
“Apo’yla
diyalogunun bugüne dek hiç olmadığı kadar geniş bir toplumsal kabule
kavuştuğu,
öte yandan, Kürt taleplerine sahip çıkan ama PKK’nın kontrolüne
girmemiş bir
sivil siyaset potansiyelinin, yine bugüne dek hiç olmadığı kadar
güçlendiği bir
ortamda..”[7]
Murat Karayılan, İsrail’in
Channel 2 televizyonuna verdiği
röportajda Tel Aviv idaresinin Türkiye’yle olan askeri ilişkilerini
kesmeye
çağırmaktaydı. Karayılan, İsrail’le
sorunları olduğunu belirterek bunun iki ülke arasındaki askeri
ilişkilerden
kaynaklandığını söylüyordu.[8]
Böylelikle, İsrail’e askeri boyutlu ilişkilerini kesmesini, askeri
desteğin
Irak’a yoğunlaştırma taleplerine dikkat çekiyor izlenimini uyandırmak
istemiş
olması kuvvetli olasılıktır.
Amerikan
işgalinin sürdüğü Irak’ta, Amerikan birliklerinin çekilmesi sürecinde
bu
gelişmeler yaşanırken, CHP’nin referandum sonrası çıkışları
ilginçliklerle
dolu.
Cihaner’le ve Erzincan’da MİT
binasının basılması olayında raporlarıyla yakından izlediğimiz CHP
Milletvekili
Ahmet Ersin, fethullahçıların
Kürdistan projesinde etkin rol alan Hewler Post gazetesine verdiği
röportajda, “Kürt
yönetimini artık kabul etmek lazım” demişti:
“Partimizin daha önceki politikalarını
biliyorsunuz. Yeni yönetimin
nasıl bir politika geliştireceğini söyleyemem. Kendi fikrimi
soracak
olursanız, orda bir yapı var. Federal yapı, özerk yapı var. Bu özerk
yapıyı
artık kabullenmek gerekir. Buna Irak’ın kendi iç meselesi olarak bakmak
lazım.
Kürt vatandaşlarımızın akrabaları olan Kuzey Irak yönetimi kendi
yönetimlerini
kurduğunu ve bu yönetimin artık nerdeyse uluslararası bir boyut
aldığını, ABD
ve büyük devletler tarından kabul edildiğini kabul etmek lazım. Onlarla
tartışma, çatışma yerine bölgenin kalkınması için neler yapılabilir,
onların
tartışılması lazım. Orda artık bir yönetim var. Bunu artık kabul etmek
lazım..”[9]
Uluslararası
sermaye bu sorunun artık bir çözüme kavuşturulmasından yana tutumunu
ortaya
koymuş oldu. ABD ve AB politikaları, bölgesel ilişkilerdeki
istikrarsızlık,
enerji yatakları, boru hatları gibi çok yönlü sorunların çözüm
merkezinde olan
Kürtlerin bir biçimiyle sürece dahil edilmesi isteniyor.
Bu nedenle
müzakerelere ilişkin ön yoklamalar ve altyapı çalışmaları daha kapsamlı
bir
şekilde devam edecektir. Kılıçdaroğlu’nun
Brüksel’e çağrılması, Gül’ün ABD
ziyaretinin arka plandaki ana gündem bu sorunun görüşülmesidir.[10]
Kılıçdaroğlu’nun referandumun
hemen
ertesinde Avrupa’ya çıkarma yapmasının da ardında bu meselelerin
belirleyen
olduğu saptanmıştır.
Taraf yazarı Ahmet
Altan, yeni Türkiye’nin resmini ‘barış’ adı altında çiziyor,
ekonominin
büyüdüğünden söz ediyor ve bununla yeni bir burjuvazinin oluşacağını
(işbirlikçi – komprador) ifade ediyor:
“Yeni
bir Türkiye’yi oluşturacak, savaşı bitirecek, barışı kalıcı kılacak bir
anayasa
hazırlanacak. CHP de bu barışçı gelişmeleri destekleyen bir tavır aldı…
En
önemlilerinden biri, Türkiye zenginleşiyor, büyüyor ve gelirini
arttırıyor.
Türkiye’nin muhafazakâr zenginleri de, yeni yeni ortaya çıkan Kürt
burjuvazisi
de bu zenginlikten pay almak istiyor. Barışta daha zenginleşeceklerini
biliyorlar.”[11]
Cumhuriyet
düşmanı CIA orjinli, Emniyet çerçeveli fethullahçı yapılanmanın
gündeminin
yoğunlaştığı ifade edilebilir. Referandumun AKP iktidarını
pekiştirdiğini ve
aynı kararlılıkla gidildiği zaman AKP’nin saltanatının kaçınılmazlığı
üzerine
çeşitlemelerde bulunmaları tarihe geçecek önemdedir.
Şamil Tayyar:
“8 yıldır sürdürdüğü
politikalara bundan böyle yine aynı kararlılıkla devam ederse,
Türkiye'nin daha
da şeffaflaşacağını, tümden ortadan kalkmayacağını ama önemli ölçüde bu
çetelerden müteşekkil derin yapının büyük ölçüde tasfiye olacağını
düşünüyorum.”[12]
Sedat Laçiner, Cumhuriyet tarihine
kinini kustuktan sonra, AKP’nin işbirlikçi ‘sürekliliği’ koruyabilmesi
durumunda iktidarda kalabileceğini söylemektedir:
“Menderes, Demirel ve Özal çizgisiyle yükselen dalga artık AK Parti’yi
taşımaya başlamıştır ve diğer siyasi partilerin hala eski Türkiye
mantığı ile
hareket ediyor olmaları da yeni siyasi partinin işine gelmektedir.
Erdoğan ve
arkadaşları çok net bir şekilde görmüşlerdir ki söz konusu dalga
yükselmeye
devam edecektir, dolayısıyla AK Parti bu dalganın üzerinde kalmayı
sürdürebilirse, yani değişim talebini karşılamaya devam edebilirse
iktidarda da
uzun yıllar kalması mümkün olacaktır. 2002’de AK Parti’nin iktidara
gelişini
şansa, kandırmacaya, halkın cehaletine, hatta ve hatta dış mihrakların
büyük
komplolarına bağlayanlar 2007 genel seçimlerine de bu mantık
çerçevesinde
hazırlandılar.”[13]
Amerika, taleplerini; Türkiye’ye, Yasemin
Çongar aracılığıyla taşıdığı biliniyor, yazılı basında
stratejik görev
verilen Taraf Gazetesi’nde şöyle söylemekteydi:
“Beyaz Ev’deki yetkililer, 12 Eylül 2010’un mesajını, “her
konuda
birebir anlaşmasalar bile epey alıştıkları, hakiki bir saygı duydukları
ve
bütün olası rakiplerinden çok daha ehven saydıkları bir siyasi ekip ve
liderle
işbirliğinin görünür gelecekte devam edeceği, Türkiye’de 2011’de
hükümetin el
değiştirmesi ihtimalinin çok düşük olduğu” şeklinde algıladılar.”[14]
İkinci cumhuriyetçi Ali Bayramoğlu da:
“Referandum sonuçları,
seçimlerin 2011'de yapılacağı dikkate alınırsa AK
Parti'nin en az bir dönem daha tek başına iktidar olacağını gösteriyor.
Bu da
aday halinde ki, bu kuvvetle muhtemel, Tayyip
Erdoğan 2012'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin açık
ara galibi
olacaktır. Biraz daha zorlayacak olursak, Erdoğan'ın
en az iki dönem Çankaya'ya seçileceğini tahmin edebiliriz.”[15]
AKP padişahlığının
düş yorumculuğu ancak bu kadar olabilir.
Her
ne kadar, yorumdur, öngörüdür desek de AKP gözünde “silahşor” diye nitelenen
liberal yazarların, AK projelerin dili olduğu gerçeği
değiştirmemektedir.
Bir
ülke düşünün ki, siyasi iktidarı Amerikan projelerinin eş
güdümleyicisi, ana
muhalefeti Avrupa emperyalizminin manevralarına muhtaç, halkı
borçlandırılmış,
ekonomisi IMF dümeninde, etnik siyasal oluşumları özerklik talep eder,
yanı
başındaki ülkede bu özerkliği meşrulaştıracak kukla bir devlet
oluşturulur.
Bağımsız yargısı ve askeri; alternatif silahlı güç haline getirilen
polis
tarafından kuşatılmış, takibe alınmış ve özel savcıları, özel
mahkemeleri, özel
soruşturmalarıyla hukuksal normlar ihlâl edilerek tüm Cumhuriyetçi,
ulusalcı,
sivil – asker kadroları zindanlara kapatılmış… hangi demokrasi, hangi
insan
hakları, hangi liberalizm, hangi anayasa? Çökmüş bir ülkeye tescil
gerekir mi?
[1]
Yasemin Çongar, Eylemsizlik,
Sivilleşme, Çözüm, Taraf, 24.09.2010
[2]
Mümtaz’Er Türköne, Sivil
İtaatsizlik, Zaman, 21.09.2010.
[3]
Yasemin Çongar, Taraf,
22.09.2010
[4]
Yasemin Çongar, Eylemsizlik,
Sivilleşme, Çözüm, Taraf, 24.09.2010
[5]
Erdem Can, Serhildan,
Özerklik ve Yeni Dönemin
Şifreleri, ANF, 22.09.2010.
[6]
Ahmet Altan, Bu İş Olacak,
Taraf, 24.09.2010.
[7]
Yasemin Çongar, Taraf,
22.09.2010
[9]
11.07.2010, Hewler Post.
[10]
Mustafa Peköz, Kürt sorununun
çözüm süreci ve çok yönlü gelişmeler, 22 Eylül 2010, Sendika.org
[11]
Ahmet Altan, Bu İş Olacak,
Taraf, 24.09.2010.
[12] Yeni Şafak, 24.09.2010
[13] Sedat Laçiner, USAK, 14.09.2010
[14] Yasemin
Çongar, Taraf,
15.09.2010
[15] Ali Bayramoğlu, Bölünmüş ya da
büyümüş... 2022'de
Türkiye hangisi olacak?, Yeni Şafak, 21.09.2010
|