|
|

Türkiye’deki dini çevrelerden sırtını Amerika’ya dayayan Fethullah Gülen cemaati bu misyon için en elverişli müttefik olarak kendini göstermekteydi.
Irak’ta işgal sonrası süreci biçimlendirmek ve Kürdistan’ı ilân etmek üzere çabalarını sürdüren Fethullahçılar, kamuoyu oluşturmak ve dezenformasyon üzerine sahip oldukları beceriler, deneyimlerle koşullara uyum sağlama açısından daha bir elverişli kılmaktadır. Fethullahçıların, Amerikan emperyalizminin hedef ülkelerde uygulamaya koyduğu politikaların eğitim, sağlık ayağını tamamladıkları bilinen bir konu. Yeni dünya düzeni oluşumunda, kapitalist ve emperyalist egemenlik savaşında yeni görev dağılımı için sıraya giren unsurların başat olanı Fethullahçılar olarak görünüyor.
Bir yankee casusluk projesi olarak Fethullahçı hareket Rusya, Özbekistan, Azerbaycan gibi ülkelerde dikkat çekmiş ve ülkeler bu Amerikan oyununa karşı önlem geliştirme yoluna gitmişlerdir. Kendilerini Türk ve İslam misyonerleri olarak tanımlamaları; yaptıkları ve uygulamaya koydukları açısından taban tabana zıtlıklar taşımaktadır.
Kürtçü bir hareket olarak Türklükten, İslamiyetin isevileştirilmesi projesi açısından Müslümanlıktan ayrılmaktalar. Irak’ın işgali sonrası oluşan işgal hukuku ortamında, kıt kaynaklardan daha fazla yararlanmaya odaklanmış emperyal merkezler, kendi çıkarları boyutunda oluşturdukları kolaylıklarla doğal kaynaklara odaklanmış bulunmaktalar. Fethullahçılar, Irak’ta oluşan durumdan vazife çıkarmayı iyi bildiler, kuşkusuz Amerikan desteğiyle.
Sağlık kurumları, okulları, üniversiteleri yeni devletin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Barzani’nin ve Amerika’nın isimlendirmeleriyle Kürdistan’ın, inşasını sağlama yolunda misyonlarını yerine getirmektedirler. İngiltere merkezli Arap gazetesi Asharq Al-Awsat’a demeç veren Barzani:
“..Türkiye’yle ilişkilerimizde çok önemli ilerlemeler gerçekleşiyor. Türkler iyi bir anlayış gösteriyor ve komşu Türkiye’yle ticari işbirliğimizde geniş bir ufuk görebiliyorum. Halen bölgemizde 500’den fazla Türk şirketi faaliyet gösteriyor. Türkiye’yle ilişkilerimizdeki ilerlemeyi çok tatmin edici bulduğumuzu söyleyebilirim.”
Fethullahçıların Erbil’de yaptıkları Abant toplantısında, Mümtaz’er Türköne’nin “hepimiz Kürt’üz” diye homurdanması mazlum Kürt halkını savunduğu anlamına gelmediğini söylemlerinden anlamak güç değil!
Türköne, Akşam Gazetesi’nden Nagehan Alçı’ya verdiği röportajda;
“ABD’nin ‘Kürt Bölgesel Yönetimi’nin güvenliğini Türkiye’ye emanet edeceği’ iddiasının altını çiziyor. Bunun karşılığında da, Erbil’deki toplantı aracılığıyla Türkiye’ye ‘PKK’nın tasfiyesi’nin hediye edileceğini öne sürüyor ve ekliyor: “Entegrasyon istikrarlı hale gelecek. Bu esas olarak ekonomik entegrasyon. Anlamsız hale gelen sınırlar, kültürel, sağlık, eğitim ve ekonomi alanında entegre olmuş bir bölge hayal edin. Sınırların olmadığı bir bölge mi? Olmadığı değil ama anlamsız hale geldiği. Sonuçta Kuzey Irak’ın, Irak’ın bütününden çıkması mümkün değil. Siyasi olarak Irak’ın bir parçası ama fiilen Türkiye’nin parçası gibi olabilir. Böyle bir hayal bana çok uzak gelmiyor.”[1]
Irak’ı ziyarete giden Abdullah Gül satır aralarında bir şey söylemekteydi:
“Petrol ve gaz çıkarmaları ve bunu Türkiye üzerinden boru hatlarıyla nakli konusunda da mutabakata vardık. Bu konuları geniş bir biçimde çalışma kararı verdik.”[2]
Gül’ün bu ziyareti üzerine yazan Hüsnü Mahalli projeyi şöyle açıklamaktaydı:
“Amerika’nın çekilmesinden sonra Irak’ta doğabilecek siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik boşluğu doldurma şansını yakalayan Türkiye, Gül’ün ziyaretiyle PKK dosyasını kapatınca yalnız Irak’ta değil tüm bölgede var olan prestij, saygınlık ve gücünü artıracaktır.”[3]
ABD’nin Irak’taki doğal kaynaklar üzerindeki amaçları ve projelerini açıklayan sözlere Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de katılmıştı. Abdullah Gül’le Irak’a giden Güler şunları söylemekteydi:
“Ortak enerji projelerinde işbirliği yapılması konusunda ABD’yle mutabakata vardık. Irak petrollerini ABD’yle ortak işleteceğiz. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattına paralel doğal gaz boru hattı döşenmesini konuşuyoruz. Nabucco projesine 6. ortağın alınması çalışmalarını sürdürüyoruz. Bu ortak Alman RWE olabilir. Eskiden Satrancı seyrederdik, şimdi oynayanlardan biri olacağız.”
Tarihler 16 Mart 2009’u gösterdiğinde yayın yaşamına bir gazete giriyordu. İsmi Hewler Post.
Başlarken başlıklı metinde şunları yazılmıştı:
“Irak Kürdistan’ın bu globalleşen dünyayla olan ilişkileri ve her alanda ortak bir anlayışın yaratılması da bu teknoloji sayesinde olan ilişkileri ve her alanda ortak bir anlayışın yaratılması da bu teknoloji sayesinde mümkün...Irak Kürdistan’ının globalleşen dünyada, Türkiye’yle olan ilişkilerinin gelişmesinin ve geliştirilmesinin entelektüel bir adımı olabilecek bu gazetenin, iki taraf arasında her alanda ilişkilerin geliştirilmesine vesile olması dileğiyle...”
Böylelikle,
“postlar alemine bir de Hewlerpost eklendi. Hewler, yani Kürdistan Özerk Yönetimi’nin başkenti, post, yani bildiğimiz postası. Başka bir deyişle Washington Post’un Kürt versiyonu...Birbirini anlama çabasının Kürdo Amerikan bir isimle taçlandırılması, gazetenin ve arkasındaki Barzani güçlerinin yönelimini de, niyetini de ortaya koyan yeni bir kanıt olarak alınmak durumundadır. Anlaşmanın iskeleti, üst başlığı kocaman bir ‘post’ sözcüğüdür.”[4]
Gazetenin 21 Mart’ta çıkan ilk sayısıyla birlikte genel yayın yönetmeninin Rebwar Kerim Weli olduğu ortaya çıkıyordu. Kerim Weli, gazete çıkmadan bir hafta önce, Fethullah Gülen’e ait olduğu bilinen Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nda (SETAV) konferans vermişti. Weli bu konferansta Kuzey Irak, Türkiye ilişkileri açısından da ‘çarpıcı’ açıklamaları olmuş; Türkiye’yi Iraklı Kürtler için “rüya kapısı” olarak tanımlayarak, Irak’ta konfederasyon yönünde bir oylama yapılsa, halkın yüzde 80’inin Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanmasını isteyeceğini iddia etmişti.
Rebwar Kerim Weli’nin bağlantılarından biri de Fethullah Gülen cemaatinin organize ettiği Abant Platformu toplantısı, Aksiyon dergisinin haberine göre, Weli, 15 – 16 Şubat’ta Erbil’de yapılan “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” konulu Abant Platformu Toplantısı’nın düzenleyicileri arasında yer alıyordu”[5]
Fethullahçıların Erbil’de yaptığı Abant toplantısının ardından gelen Türkçe gazete Hewler Post yayın yaşamına doğrudan işbirlikçiliğinin tescilliğiyle başladı.
Hewler Post’un yayın yaşamına başlaması, PKK’nın tasfiyesi sürecinde ve Erbil’de yapılan Fethullahçı-Amerikancı Abant toplantısından sonraki sürece denk düşmesi yabana atılacak bir konu değil. Irak’taki tüm muhalif grupları, aslında tüm unsurları, işbirlikçi Kürt Amerikan siyasal çizgiye yaklaştırarak dönüştürmenin ayaklarından sadece bir tanesini oluşturuyor, Hewler Post.
Ali Babacan’ın:
“Terörle mücadelede 2007 sonundan itibaren Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. Bu bölücü terör örgütü artık ne bugünün Türkiye’sinde ne bugünün Irak’ında yeri olmayan bir örgüttür. Bunun da herkes daha çok farkına varıyor. Buna kalıcı bir çözüm bulabilmek için de bir yandan Türkiye, bir yandan Irak, bir yandan ABD aynı zamanda bu üçlü mekanizma içinde de çalışmalar yapıyoruz. Ama bu bir süreç. Hemen elde edilecek sonuçlar değil bunlar”[6]
diyerek kamuoyunu Amerikancı “çözüm”e alıştırmaya çalışıyor. Öte yandan bu süreçte başkaca ilginçlikler yaşanmakta:
Tez Koop-İş Sendikası, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) İdaresi’nin Şanlıurfa’ya taşınmasıyla ilgili Bakanlar Kurulu kararını: “GAP’ın Ankara’dan taşınması federatif bir idari sistemi anımsatmaktadır”[7] diye eleştirmekte haklıdır.
Merkezin yetkisini ve etkisini yerele devrederek federatif yapının temellerini sağlamlaştırmak, AKP’nin GAP Eylem Planı’nda geçen yerel ve merkez arasındaki koordinasyonun merkez teşkilatı tarafından yapılacağı görüşüne de ters düşmektedir. Ancak proje büyüktür ve atlantik ötesinden yürütülmektedir. Bu süreci harekete geçiren de yine atlantik ötesidir.
Adem-i Merkeziyetçilik, merkezden yerele yetki aktarımı, 21. yüzyılın yerel gündemi gibi kavramlar tam da Osmanlıcılık politikasına eklemlenme bağlamında kullanılmaktadır. Hewler Post’ta yazan Remzi Pêşeng, yerelleşmeye tarihsel bir arka plan çiziyor:
“Osmanlı yönetimi Kürdistan’ta ilk adımını siyasal ilişkiler sonucu attıktan sonra, Kürt unsurlara verdiği bir çeşit ayrıcalığa ya da “Otonomiyi” kontrol altına almak için merkezden resmi sıfatla gönderilen unsurların “memurların” sayısını giderek arttırır.”
Hewler Post’un yayın yönetmeni Fethullahçı Rebwar Kerim Weli yazısında şöyle söylüyor:
“Kürtler bir gün Türkiye yoluyla Avrupa Birliği’ne girmenin hayalini kuruyor. Onlar düşünüyor ki eğer bir gün Oraklı Araplarla yaşayamazlarsa konfederal bir yapıyla Türkiye’ye bağlanabilirler.”[8]
Aynı yazar enerji hatlarının güvenliği ve Kürdistan’ın Avrupa’yla petrolle doğal gaz açısından ilişkileri boyutunda, Barzanici bir bakışla şunları söylemekteydi:
“Başkan Barzani, Avrupa’nın bazı ülkelerine düzenlediği ziyaretlerinde Kürdistan petrolünün ve doğal gazının Türkiye yoluyla Avrupa ülkelerine ulaşması meselesinden çok ciddi bir şekilde bahsetmiş. Kürdistan 50 milyar ham petrole ve Ortadoğu’nun en büyük 3. doğal gaz rezervine sahiptir. Bu açıdan Kürdistan Bölgesine bakarsak, bu bölge Türkiye ve Avrupa enerjisinin büyük bir bölümünün temini için büyük bir kapıdır.”[9]
Aynı gazetede yazar olan KYB Basın Yayın Bürosu Sorumlusu Azad Cundiyani, üçlü olarak ifade etmiş olduğu çözüm süreci konusunda:
“Diyarbakırlı yazar ve aydın Altan Tan, ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti hakkında bana şunu söyledi: Kürt meselesinin çözümü konusunda üç aşamalı bir plan var. Bunlardan ilki Kürt meselesinin çözümü konusunda şu ana kadar yapılanlar ülkenin anayasasına koyulmalı. Kültürel alanda henüz yapılmayanlar yapılmalı ve ‘vatandaşlık’ tanımı konusunda gereken değişiklikler yapılmalı. İkincisi Kürdistan Bölgesi hükumeti tanınmalı. Üçüncü aşamaysa PKK’nın dağlardan inmesi, etkili ve kabul edilir bir afla silahlar atılmalı.”
Cumhurbaşkanı Gül’ün ağzından tescillenen ‘Kürdistan’ Hewler Post’ta şöyle yankı bulmuştu:
“Barzani, Türk Cumhurbaşkanı Gül’ün kendisiyle görüşmesinin Türkiye’nin ‘Kürdistan Bölgesini’ tanıması anlamına geldiğini açık bir biçimde belirtti.”[10]
Gazetenin yazarlarından Remzi Pêşeng’in ifadeleriyse:
“Kürdistan adlandırması siyasi terminolojide belirtilmesi, peşin bir ayrılık yükümlülüğü olamaz. Uzun senelerin baskıları sonucu tabu haline getirilen bu kavramların önünün açılması, Türkiye’ye özgü getirilecek çözüm önerilerine siyasal bir form vermesi bakımından da önemlidir”[11]
yönündeydi. Barzani’nin Hewler Post’a yansıyan görüşleri, Irak’taki Kürtleşme hareketinin, Uluslararası Kürt Konferansı’yla ‘reorganize’ edilerek, Türkçesiyle Amerikan siyasetine evrilerek yeniden organize olmasını imlemekteydi.[12]
Genel Yayın Yönetmeni Rebwar Kerim Weli, 1 Mart Amerikan askeri işgalini onaylayan tezkerenin geçmemesinin, Kürtler için fırsat olduğunu söylemekteydi:
“Kürtler 1 Mart tezkeresi parlamentodan geçmediği için şanslıydılar. Amerikan askeri o dönem Türkiye’den o kadar nefret ediyordu ki: ‘Bize öyle oldu ki Türkiye’ye de saldıracak bir duruma geldik’ diyorlardı. Bu, Kürtlerin tarafına doğru olumlu olarak döndü ve Kürtler Amerikalılar için ev sahibi oldu”[13]
Gazete’de yazan İsmail Beşikçi de:
“ABD; kendi çıkarları doğrultusunda Irak’a silahlı müdahale etti. “Kutsal statüko”da önemli bir gedik açıldı. ABD şüphesiz bunu, Kürtlerin hakkı-hukuku için yapmadı. Ama, müdahale, Kürtler için olumlu bir ortam hazırladı. Artık, tarih bu doğrultuda ilerleyecektir. Geriye gidiş artık olası değildir.”[14]
Yine gazetede Prof. Dr. Ümit Yazıcıoğlu şöyle söylemektedir:
“Peter Galbraith, birleşik Irak oluşturma çabalarının başarısızlığa uğradığını savunarak, Irak’ın bölünmesini ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını haklı olarak önerdi. Türkiye bu real gelişmeyi diplomatik düzeyde artık kabullenmelidir. Irak’ta bir Kürt devletinin oluşumu 1990’ların başından beri yaşanıyor. Dolayısiyle Ortadoğu’da büyük ekonomik yatırımları bulunan Türkiye’nin Irak Kürdistanı’nda kurulması mümkün olan bağımsız bir Kürt devletini potansiyel müttefik olarak görmesi Türkiye'nin iç ve dış güvenliği acısından zaruridir.”[15]
Amerikan güdümlü ‘özgürlük’ hareketini onaylayarak, Türklere, mazlum Kürtlere ve Türkiye’ye karşı işbirlikçi tavrını göstermekte ve Irak’ın atlantik ötesi işgali için ev sahibi olduğunu dile getirebilmekteydi.
Başka bir Amerikan işbirlikçiliği örneği de İlnur Çevik’in sözleriydi. Irak’ın işgal sonrası kıt kaynaklarını Amerikan savaş ekonomisi için hazırlayanların başında gelen İlnur Çevik, Fethullahçı Hewler Post’a şu açıklamaları yapmıştı:
“PKK, Ankara Erbil ilişkilerinin daha sıcak ve çok daha verimli bir ortama çıkarılmasındaki tek ve ciddi bir engel... Artık ilişkilerdeki PKK gölgesi kalkmalı. Genel af yapmasa bile Türkiye, PKK’lıları dağdan indirecek ve onları evlerine gönderecek bir formül bulmalı. Yani Türkiye ve Irak dağlarındaki PKK militanlarına yeni bir beyaz sayfa açacak liderlik kadrolarına da bir Avrupa ülkesine sürgüne gönderecek bir formül..”[16]
Sürecin analizi çok basit aslında; 15 yıldır Türkiye’ye bela olan PKK’nın tasfiyesi karşılığında belki daha da tehlikeli olan “Kürdistan”ın tanınması, “Kürdistan”a olabilecek her türlü, kültürel, siyasi, enerji, eğitim, sağlık, alt yapısının geliştirilmesi ve Amerikan destekli yönetime koşulsuz desteğin sağlanması. Ergenekon operasyonu da bu atlantik ötesi projeye karşı yine atlantik ötesinin kurguladığı ve yönettiği, kendilerine ayak bağı olacak tüm kadroların kontrol altına alınması olarak belirmektedir.
Fethullahçıların açılan son okulları için Mısırlı İbrahim Ganim isimli Türkiye uzmanı, Los Angeles Times'a verdiği demeçte Türkiye'deki hükumet dışı aktörlerin Arap dünyasında gerçekleştirdikleri eğitim, ticari ve kültürel projelerle Ankara'ya bölgesel bir rol oynaması için zemin hazırladığını söylemekteydi. Proje oldukça açıktı!
PKK üst yapılanması KCK Yürütme Konseyi açıklamasında:
“Biz, yeniden on yıllarca sürecek bir savaş sürecinin başlamasından önce halklara karşı duyduğumuz sorumluluğun bir gereği olarak ilgili tüm güçleri hem uyarmak, hem de göreve davet etmek istiyoruz. Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürdistan halkı, barışçıl bir sürecin gelişmesi için fedakarlık yapmaya ve gereken kolaylığı sağlamaya hazırdır. Ama şiddet yöntemiyle yok edilmek istenilmesi durumunda ise yenilmezliğini kanıtlayacak ve saldırıları tümüyle boşa çıkaracak güçte olduğunu herkese gösterecektir. Bunun için tercihimiz öncelikle barış ve diyalogdur. Böyle bir sürecin gelişmesi için tüm sorumlu güçleri çaba göstermeye ve kan dökülmesinin önüne geçmeye çağırıyoruz.”
demekteydi.
Amerika’nın yeni emperyalist çabalarına teslim olan ve Amerikan postalı altında özgürlük bekleyenler, ikinci cumhuriyetçi, liberal ortaklar Amerikancı uzlaşmayı derinleştirmiş görünüyorlar. Bazılarının ifadelerine gelince şöyle[17]:
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) Demokratikleşme Programından Araştırmacı Dilek Kurban:
“Çatışmaların devam ettiği bir ortamda barışın sağlanması mümkün değil. O yüzden her iki tarafta silahların susması gerekiyor. Silahların susması için adım atılması gerekiyor. PKK önemli bir noktada. PKK’nin silahları bırakması için teşvik edecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır”
Gazeteci Etyen Mahçupyan:
“Her biri Türkiye’nin vatandaşı olan insanların bir masa etrafında bir arada oturması gerekiyor. Bunun etrafında kimler olur ayrı bir konu, ama bunun bir an önce olması gerekiyor. Önemli olan ön koşulsuz konuşabilmektir. Konuşulmadan diğerinin önemli olduğunu düşünmüyorum”
Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş:
“Kürt sorununun ve hatta diğer sorunların çözümü yeni bir anayasadan geçer. Yeni bir anayasa yapılmadan Kürt sorununu üç beş sembolik uygulamalarla çözmek mümkün değildir. Yeni anayasanın bir kurucu felsefesi olacak ve bu felsefe farklılıkların bir arada hukuk güvenliği altında, özgürlükler içinde yaşamasının ilkelerini sağlayacak. Bu yeni anayasa ile Kürt sorunu ve diğer sorunların çözümü mümkün olabilir…Yeni anayasa ile ‘merkezin yetkileri ne olacak, yerel yönetimlerin yetkileri ne olacak, bir idari özerkliği bu anayasa öngörecek mi? bunlar tartışılacak. Bu nedenle önemli. Sembolik yer adlarının değişmesi ile bu iş çözülemez”
Eski Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu:
“Kürt sorunu bir devlet meselesidir. Devlet meselesi ile devlet içinde eş güdümden sorumlu olan ve devlet politikası oluşturmada birinci derecede görevli olan Cumhurbaşkanının, biraz daha aktif pozisyon alması lazım. Daha görünür adımlar atmalıdır… Herkes silahsız bir çözümü değişik ifadelerle dillendirmeye başladı. Atılacak sembolik adımlar önemlidir. İçişleri Bakanı’nın açıklamaları sembolik ve önemlidir. Kalıcı çözümün sağlanması için olumlu bir iklim yaratır”
Prof. Dr. Mithat Sancar:
“Somut bir niyet işareti, somut bir irade açıklaması, küçük adımlar ve jestler gerekiyor. Sadece sözler yetmez. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nın bir şeylere niyetli olduklarını göstermeleri gerekiyor… Henüz ortada somut bir şey yok. ‘İyi şeyler olacak’ söylemi daha önce de tekrarlanmıştı. Umarım bunun arkasında bir hazırlık süreci vardır, çok da iyi olur. Cumhurbaşkanının burada inisiyatif alması en azından önemlidir. Açıkçası hükümetin bu konuda tek başına kararlı bir tutum sergileyeceğini sanmıyorum. Diğer partiler de var, kamuoyunun bir kesiminin bir baskısı var. Gül’ün gerçekten daha somut işaretlerle, daha somut bir program niyetiyle hareket etmesinde çok büyük fayda olacağını düşünüyorum.”
KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi:
“Sorunu çözmenin ilk adımı ‘niyet’ sonra karar ardından irade gelir. Biz niyet aşamasındayız. Cumhurbaşkanı inisiyatif alıp liderleri belli bir noktada uzlaştırabilirse Meclis’te her grup liderini takip eder.”
AKP Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen:
“Kürt sorununun birkaç ana parametresi var ve tek biri çözüme yetmez. Çözümde ortaklaşmak gerekir. DTP’siyle diğer partilerdeki Kürt siyasetçilerle, entelektüel fikir adamlarıyla grup oluşturulabilir.”
Yazar Orhan Miroğlu:
“Karşılıklı olarak çözüme yönelik iyi dinamikler varken sonuca ulaştıracak tek kurum TBMM’dir. Gerekiyorsa İmralı’yla bile görüşülmeli.”
Yazar Naci Kutlay:
“Eğer gerçekten çözüm iyiyse DTP ile veya PKK ile görüşmenin bir sakıncası olmamalı.”
Eski TİP Milletvekili Tarık Ziya Ekinci:
“Gül ve Erdoğan’ın açıklamalarından Kürtler muhatap alınmadan bir çözüme gidileceği fikrini edindim.”
Prof. Dr. Doğu Ergil:
“Bir şey eskiden olmuştur, aynı şey aynı biçimde tekrar etmektedir. Ve sizde ‘bu daha önce olmuştur’ diye bir duyguya kapılırsınız. Gene öyle bir durumdayız. Ama aslında güneşin altında söylenmeyen yeni bir şey yoktur. O nedenle evet, insanı rahatlatan sözler bunlar. Ama ben eyleme bakarım. Eylemde herhangi bir değişiklik görmüyorum. Psikolojik evreye girdik. Kendi kendimizi telkin ediyoruz… Tanı konmadı. Bu ‘terörizmdir’ dendi ondan sonra ‘teröristle mücadele ederek’ şiddete karşı daha büyük şiddet… Yani silahlı adamlara karşı koca bir ordu seferber edildi. Kimse ‘yahu dışarıdaki bir düşmana karşı değil, içerideki insanlara karşı sürdürülüyor bu mücadele’ demedi. Sanki olağan bir şeymiş gibi bakıldı. Bu bir akıl tutulmasıdır. Var olan bir sorunu anlamamakta ısrardır.”
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Başkanı Sedat Laçiner’in Amerikancı stratejik düşünceleri:
“Ergenekon sanıklarının tutuklanması ve dışarıdakilerin sinmesi nedeniyle, PKK’nın operasyon kabiliyetinin zayıfladığı”[18] yönündeydi.
PKK’nın operasyon kabiliyeti zayıfladı ama Ergenekon sanıklarıyla bağlantıları olduğu(?!) için değil, Amerikan yönetimi tasfiyeyi zorunlu kılarak, Kürdistan’ın ilânını Laçiner gibilerin familyasına verdiği için!
|