|
1.
Anayasa
değişikliği gerekli mi ?
Evet… Elbette, 1961-1971-1982
Anayasalarına hakim olan
‘’önce devlet,
sonra yurttaş’’ temel felsefesini tersine çevirecek bir
‘’sivil
anayasa’’ gereklidir.
Her ne kadar 1982
-12 Eylül-Anayasasında 17 yasa ile
yaklaşık Anayasanın üçte biri değişmişse de temel felsefe aynı
kalmıştır.
Anayasalar, devlet ve yöneticilerin yönetimlerinin adil ve eşit
olmasını
sağlayan ve olası devlet zorbalıklarına karşı yurttaşları koruyan temel
hak ve
özgürlükleri metinleridir.
2.
Anayasa
değişikliğinde takip edilen yol ve yöntemler yeterli mi?
Hayır…
Önce 2007
yılında iktidar partisi AKP tarafından bazı hukukçulara sipariş verilen
Anayasa
taslağı aniden toplumun gündemine getirilmiş ancak Meclis’ten
geçmeyeceği
anlaşılınca, “mini
türban değişikliği tasarısına” dönüşmüş ve Anayasa
Mahkemesinden geri dönmüştür. Bu defa yine hiçbir siyasi partiye,
sendikalara,
baro ve meslek odalarına, üniversitelere ve sivil toplum kurumlarına
danışılmadan “ben yaptım
oldu” zihniyetiyle yaklaşık 30 maddeden oluşan bir
paket yurttaşlara dayatılmıştır. Böylece aynen cumhurbaşkanlığı
seçiminde
olduğu gibi tartışma
ve uzlaşma ortamı
sağlanmadan anti-demokratik bir yöntem izlenmiştir.
TBMM tarafından kabul edilen ve
itiraz üzerine Anayasa
Mahkemesi denetiminden de geçen bu paket
milli iradenin ve dolayısıyla demokratik sistemin
eseri mi?
Hayır…
Milli
irade, 5 yılda bir sandığa gidip,
bir
partiyi ve liderini ülkeyi
yönetmek için
seçmekle ve sonra TBMM’den çıkan her yasaya itaat etmekle oluşmaz. Her şeyden
önce, demokratik, adil ve şeffaf bir seçim yapılabilmesi için yüzde 10
oranındaki seçim barajını kaldırmak,
seçim propagandası harcamalarını denetim
altına almak ve yurttaşları temsil
kapasitesi ve dürüstlüğüne sahip olan kişileri milletvekili seçmek
gereklidir.
Bugün Avrupa ülkelerinde ortalama seçim barajı yüzde 3 olup en yüksek
baraj Putin
tarafından demir yumrukla yönetilen Rusya’dadır (Yüzde 7). Ülkemizde
seçimlerde
veya halkoylamalarında, siyasi partilerin kimden ve hangi kurumdan ne
kadar
para v.b destek aldığını ve seçimlerde ne kadar para harcadığını tespit
eden ve
denetleyen bir yasa
yoktur. Böylece,
parayı veren düdüğü çalmaktadır.
4. Barajın
düşürülmesi ve seçim
finansmanının denetimi yeterli mi ?
Hayır…
Siyasi Partiler Kanununda köklü değişiklik yapılmak
suretiyle “liderlik sultası” ve “lidere biat”
kaldırılmalıdır.
Özellikle 12 Eylül faşist askeri darbesinin bir devamı olan Özal
hükümetleri
sırasında artık teamül haline gelen “mülakatla
milletvekili seçme ve liderin
onayına sunma”,
“bakanlardan
önceden istifa dilekçeleri alma” gibi ilkel
yöntemler bu ülkede demokratik hukuk devletinin
yerleşmesini önlemektedir.
Ayrıca milletvekili dokunulmazlığı; kürsü dokunulmazlığı dışında kalan
suçlar
için mutlaka kaldırılmalıdır. Böylece, örneğin, yargı kararlarını
yüzlerce kez
uygulamayan üst düzey bürokratlar, belediye yönetiminde sahtekarlık
yapan
belediye başkanları, eroin kaçakçılığı suçu işleyen iş adamları, devlet
içinde
çete oluşturanlar, “tam
yargılama veya ceza alma aşamasında iken” milletvekili
dokunulmazlık zırhını
takamazlar.
5.
Anayasa paketinin 29 maddesinin bir bütün olarak oylamaya sunulması
doğru mudur?
Hayır…
Kişisel olarak, böylesine dayatmacı ve despotik bir
yöntemin karşısında kendimi “bir
çoban
tarafından güdülen koyun” yerine
konulmuş hissediyorum.
Bu duygu, aynen seçim barajında olduğu gibi beni
çok rahatsız ediyor ve içimi acıtıyor. Beni “koyun” yerine koyan bu
anti-demokratik dayatmaya karşı isyan ediyorum.
“Ayıptır yahu” diyorum. Çünkü bu paket içinde “evet”
diyeceğim maddeler
var…
AKP hükümetinin 2007 ve sonrasında
anayasa değişikliği girişiminde
rehber olarak sıklıkla başvurduğu Avrupa Konseyi’nin danışma organı
olan
Venedik Komisyonu
ilke ve kararlarını, sıra halkoylamasına geldiğinde adeta yok
sayıldığını görüyoruz.
Venedik Komisyonu Referandumlarda İyi Uygulamalar
Kılavuzu’na göre;
“İçerik Birliği, özgür oy
iradesinin daha da önemli bir
gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında asli bir bağ olmayan farklı
sorulara aynı
anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin
sorulardan birini
desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir
metinde
yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir
dizi soru
sorulmalıdır.”
6.
Halkoylaması sürecindeki tartışma
yeterli midir?
Hayır…
Türkiye’de uzlaşma ve tartışma kültürü zaten yeterli
değildir. Geçmişte, 1982 darbesi anayasasına ve devlet başkanına yüzde
92
oranında “evet” oyu verildiğini unutmayalım.
Maalesef, şu andaki hükümet
baskısı ve hukuksuzluk ortamı 7 Kasım 1982 halkoylaması öncesinde
yaşadığımız günlerden
çok farklı
değildir.
AKP hükümeti ve Başbakan özellikle 2004 yılından bu yana sistemli ve
programlı olarak muhalif örgüt ve kişileri sindirmek ve bir “sivil
dikta
yönetimi” oluşturmak amacıyla çok ciddi evrensel ve anayasal hak ihlalleri yapmıştır ve
yapmaya devam
etmektedir.
Ülkemizde
yurttaşların tümü telefon / internet v.b. iletişim
araçlarının dinlendiği kuşkusu ve inancındadır. George
Orwell’in 1949 yılda
yazdığı 1984 kitabındaki “Büyük Birader” ve “Düşünce Polisi” bugün
Türkiye’de
yaşama geçmiştir.
Üstelik yasal ve yasa dışı dinlemelerin ve ortam
görüntülerinin, AKP hükümetinin politikalarını destekleyen ve
muhalifleri
karalayan bir strateji ile hükümet yandaşı medyaya servis yapılması
teamül
haline gelmiştir. Adeta bir KORKU İMPARATORLUĞU yaratılmıştır.
Özellikle muhalif
gençlerin ve işçilerin hükümete karşı en ufak protestosu bile şiddetle bastırılmaktadır.
7. Hükümet’in amacı 12 Eylül Anayasası
ve koruduğu ekonomik ve siyasal düzeni değiştirmek midir?
Hayır…
AKP hükümeti, 12
Eylül darbesinin zeminini hazırlayan
ve TSK marifetiyle yaptıran tekelci
sermaye ve destekçisi ABD’nin yol haritasından
sapamaz.
12 Eylül faşist cuntası tarafından ekonomiden sorumlu Başbakan
Yardımcısı görevi verilen eski MESS Genel Sekreteri ve MSP İzmir
Milletvekili
adayı Turgut Özal, 24 Ocak kararlarının mimarıdır.
Turgut Özal’ın,
Faşist Cunta’nın siyaset yapmaktan yasakladığı
Demirel, Ecevit v.b. politikacıların siyaset yasağının kaldırılması
için
yapılan halkoylamasında çok aktif biçimde “Hayır” kampanyası yaptığını
unutmayalım. AKP hükümeti tüm seçim propagandalarında
Menderes – Özal - Erdoğan
posterleri kullanmakta ve Özal’ı manevi liderleri olarak
görmektedirler.
Ayrıca
AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından faşist cunta lideri Kenan
Evren,
Köşk’te özel olarak ağırlanmış ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la
birlikte
açılış törenlerine katılmıştır.
AKP hükümetinin bu konudaki samimiyetsizliği,
2007 yılında halka sunduğu Anayasa değişikliği taslağının, 1982
Anayasasının
bile daha gerisine düşecek hükümler içermesidir. 12 Eylül döneminin en zararlı kurumlarından YÖK aynen muhafaza
edilmektedir. Hep birlikte
marifetlerini izliyoruz…
8. Anayasa
değişikliği paketi
“yargı reformu” getiriyor
mu?
Hayır…
Tam tersine hükümet
tarafından adalet sistemi ve yüksek mahkemeler denetim altına
alınmaktadır.
Hükümet, devlet bankası kredileri ile oluşturulan yandaş medyası ve
telekulak
operasyonları ve anormal vergi denetimleri ile sindirilen iş dünyası ,
şirketler medyası ve üniversitelerin yanı sıra adalet sistemini ve
yargı
organını boyunduruğu altına almak ve siyasallaştırmak amacındadır.
Başbakan, yasama
ve yürütmenin yanına yargıyı da alıp ülkeyi orkestra şefi gibi tek
elden
yönetmek amacındadır. Bu anayasa değişikliği paketi hazırlığı sırasında
yüksek
mahkeme üyelerine yönelik lekeleme ve karalama kampanyası yürütülmüş,
yasa dışı
elde edilen telefon ve alan dinlemeleri ve görüntüleri yandaş medyaya
servis
edilmiş ve ne gariptir ki organize bir suç örgütü tarafından yürütülen
bu
kampanyanın failleri şimdiye kadar meçhul kalmıştır.
Özellikle AKP hükümetinin
Adalet Bakanları, yüksek yargı organlarına hasmane tutum ve
davranışlarda
bulunmuş ve anılan lekeleme ve karalama kampanyasına bir kez olsun bile
karşı
çıkmamışlardır.
9. İyi
ama, adalet sistemi ve yargıda acil reform gerekmiyor mu?
Kesinlikle gerekiyor.
Yaklaşık 30 yıldır adliye koridorlarının
tozunu yutan, İzmir Barosu’nun başkanlık dahil tüm kademelerinde görev
yapan,
adalet sisteminde reform için kafa patlatan bir hukukçu sıfatıyla, bu
anayasa
paketinde öngörülen değişikliklerinin; zaten bağımsızlığını ve
tarafsızlığını
1971 ve 1982 yıllarında yitiren ve
kör
topal çalışan adalet sistemini tamamen batıracağını düşünüyorum.
Öncelikle
yüzde 1 olan bütçe payının asgari yüzde 3’e arttırılması ve Adalet
Bakanlığının
lojistik destek dışında yargıdan elini çekmesi gereklidir.
Hakim ve Savcı
sayısı ve adliye yardımcı personel sayısı arttırılmalı, yaklaşık 50
adede
ulaşan hukuk fakültelerinin öğretim kadroları yetersiz olanları derhal
kapatılmalı, adli yardım sistemi ve savunma güçlendirilmelidir. Bugün
yurttaşlar, ağır işleyen adalet sisteminden ve tanık olarak gittikleri
mahkemelerde azarlanmaktan haklı olarak şikayetçidir. Anayasa paketinde
yargının kangrenleşen sorunları hiç ele alınmamıştır.
10.
Anayasa paketiyle HSYK ne olacak?
Adalet Bakanı ve müsteşarı
HSYK’dan çıkarılmadığı veya oy
haklarının alınmadığı sürece, hangi hükümet gelirse gelsin, yürütmenin
yargıya
müdahaleleri ve siyasallaştırma operasyonları devam edecektir.
1971- 12 Mart darbesi ve 1982 -12 Eylül
darbesi ile Adalet Bakanlarının yönetimine ve keyfine bırakılan HSYK
yapısı “birkaç
makyaj değişikliği”
dışında bu
pakette aynen devam
etmektedir.
Hükümet
bu konuda 12 Eylül zihniyetini ve uygulamasını
takip etmektedir. İşte bunun içindir ki, anayasanın
140/6 maddesinde yer
alan “Hâkimler ve
savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına
bağlıdırlar”
hükmüne hiç dokunulmamıştır.
Bu hüküm, anayasada yer
aldığı sürece aklı başında hiçbir hukukçu
ve siyaset bilimci, yargı reformundan bahsedemez.
11.
Paket içinde HSYK ile ilgili tuzak maddeler var mı ?
Evet...
Anayasa paketinde “kurulun yönetimi ve temsili kurul
başkanına aittir” yolunda yeni bir hüküm eklenmiştir.
Bu ne demek?
Yargıçlardan
sorumlu olan HSYK’nın yönetimi yargıçların elinde değil, adalet bakanı
olan
kişinin yani hükümetin elindedir.
Hangi adalet bakanı, partisinin başkanı yani
başbakanın emir ve talimatları dışında görevini yerine getirebilir?
Mümkün
değildir. Ayrıca Anayasa paketinde, müfettişlerin yargıç ve savcılar
hakkında
soruşturma yapması adalet bakanının oluruna bağlı kılınmıştır. Bakanın
istemediği yargıç ve savcılar hakkında HSYK soruşturma açamayacaktır.
HSYK’ya bağlı bir sekretarya
kurulacak. İyi, güzel ama genel
sekreter, bakan tarafından atanacaktır. Böylelikle adalet
bakanı, HSYK’nın tüm
işlemlerini denetim altında tutacaktır.
Kararnamelerin hazırlanması, toplantı
gündeminin saptanması gibi konular geçtiğimiz yıl yaşadığımız kararname
skandalında olduğu gibi yine bakanın denetiminde olacaktır. Pakette, Adalet
Bakanlığının sekretaryanın çalışmasını
düzenleyecek ayrı bir yasa çıkaracağı öngörülmüştür.
Bu yasanın nasıl ve ne
amaçla çıkarılacağını takdirinize bırakıyorum. Bunun dışında, adalet
bakanının
HSYK’yı toplantıya çağırma yetkisi sürecektir. Toplantı için üye tam
sayısı
gerektiğinden, yedeği olmayan müsteşarın toplantıya katılmayarak ya da
toplantıdan çıkarak HSYK’yı bloke etme olanağı vardır.
12.
HSYK üyeleri ile ilgili değişiklik olumlu mu?
Hayır…
HSYK’nın yalnızca yüksek mahkeme yargıçlarından
oluşan 7 asil ve 4 yedek üyesinin yerine yirmi iki asıl ve on iki yedek
üyeden
oluşması öngörülmüştür.
Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda
belirtilen, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal
bilimler
dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile
avukatlar
arasından cumhurbaşkanınca; üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri
arasından Yargıtay Genel Kurulu’nca, iki asıl ve iki yedek üyesi
Danıştay
üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulu’nca, bir asıl ve bir yedek
üyesi
Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu’nca kendi üyeleri arasından, yedi
asıl ve
dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı
gerektiren
nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî
yargı hâkim
ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup birinci
sınıfa
ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve
savcıları
arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca dört yıl için seçilir.
Bu durumda
Kurul’a hukukçu olmayan ve mesleğin sorunlarını yaşamayan 4 asil üye
seçilecek
ve ayrıca tamamen Adalet Bakanlığı güdümünde olan Adalet Akademisi
tarafından
bir asil üye seçilecektir. Birinci
sınıf hakimler arasından seçilmesi öngörülen
7 üye olumlu bir yaklaşım olmakla birlikte HSYK’ya siyaset bulaşacaktır.
13.
Anayasa Mahkemesi’nde öngörülen değişiklikler olumlu mu?
Hayır...
Anayasa
Mahkemesi 17 üyeden oluşacak. 3 üye TBMM tarafından salt çoğunlukla
seçilecek.
14 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak.
Bunlardan dördü Cumhurbaşkanı’nın
takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanı’nın atayacağı 4 üye, YÖK’ün
göstereceği
adaylar arasından atayacağı 3 üyeyle Meclis’in seçeceği 3 üyenin
iktidar
partisinin görüşlerini paylaşan üyeler olacağı açık. Çünkü Meclis salt
çoğunlukla seçim yapacaktır.
Oysa Avrupa ülkelerinin çoğunda Meclis, üçte iki
çoğunlukla ve hukukçular arasından
üye
seçmektedir.
Ayrıca, 12 Eylül mirası YÖK tarafından seçilecek yeni üyeler ile
Yüksek Mahkemenin yapısı iyice bozulacaktır.
Böylece
17 üyeden en az 10’unun
iktidar partisine yakın üyeler olması güvence altına alınmıştır.
14. Geçici 15. maddenin
kaldırılması olumlu
mu?
Evet ama yukarıda belirttiğim
olumsuz süreç ve öngörülen
tuzak maddelerle bırakınız hukuk devletini, kanun devletinden bile söz
edilemez.
Ayrıca, 12 Eylül
faşist cuntası üyeleri ve emir komuta zinciri içinde insanlık
suçları işleyenlerin yargılanmasında zaman aşımı söz konusu olamaz.
Hatta, ilerici
ve demokrat bir yorumla, Geçici 15. maddenin kaldırılmasına gerek
olmaksızın taraf
olduğumuz İşkenceyi Önleme Hakkındaki Birleşmiş Milletler ve Avrupa
Konseyi Mevzuatı’na
dayanarak Cumhuriyet Savcıları tarafından bu süreç her an
başlatılabilir.
15.
Anayasanın 125. maddesinde ne yapılmak isteniyor?
Anayasa değişikliğine ilişkin
düzenlemede, Anayasa'nın 125.
maddesine, yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka
uygunluğunun
denetimi ile sınırlı olduğu vurgulanarak, "Bu yetki hiçbir surette
yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz" cümlesi
ekleniyor.
İdari
Yargılama Usulü Yasası’nda zaten mevcut olan bu hüküm neden anayasa
paketine
girdi?
Çünkü AKP Hükümeti, idarenin yargısal denetimini sağlayan Danıştay’dan
ve özellikle “çevre ve kent koruma” ve “özelleştirme” ile ilgili
davalarda
verilen kararlardan çok rahatsız.
Hatta Başbakan Erdoğan, “Türkiye’de
yasama da
yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır”, “Ciğerlerimize kadar kan
kusturuyorlar kan” ve “Bunun
altından bu belediye kalkar mı, kapıya kilidi
vurur, ondan sonra da gelsin Danıştay burayı işletsin, yürütsün”
gibi saldırgan
söylemlerle bu değişikliğin ipucunu vermiştir.
Çünkü Danıştay, anayasal “kamu
yararı ilkesini” dayanak yapmak suretiyle yasanın tutucu
kalıbını aşan kararlar
vermektedir. Hükümet, Danıştay’a
karşı olan alerjisi nedeniyle ve iş dünyasına şirin gözükmek için bu
tuzak
maddeyi halk oylamasına sunmuştur.
Sonuç
olarak;
Hükümete destek için evet oyu
kullanmayı düşünen veya “evet
ama yetmez” diyen veya “Sandığı boykot etmeyi düşünen” herkesin oyuna
ve
düşüncesine saygı duyarım. İçlerinde sevdiğim, saydığım dostlarım var.
Kimseyi
incitmek istemiyorum.
Ben,
arz ettiğim olay
ve nedenlerle ve özellikle “yaşadığımız örtülü faşizme dur demek” için sandığa gitmeyi ve
“HAYIR” oyu
kullanmayı düşünüyorum.
Saygılarımla.
|