|
Belimdeki koca paket kabak çekirdeğinin tek bir tane
bırakmaksızın dibini bulduğuma göre, artık kurtuluş yok, referandum
yazısına koyulmalıyım. Yok yok kafam hiç karışık değil; "hayır"
verilmesinde zırnık tereddüde mahal kalmadan, kafamda tek bir soru
işareti bırakmadan "hayır" görüyorum.
Bana zul gelen; 12
Eylül darbesinin en acımasız işkencelerinden geçmiş, bu düzeni
değiştirmek için ağır bedeller ödemiş bazı arkadaşlarımızın karşı
cenahta yer alıyor olmaları.
Onlarla, ‘malumun ilamı‘ gibi gelen solun, devrimciliğin ABC‘sini bunca
yıldan sonra tartışmak zorunda kalmak. İster istemez aklıma Nâzım
Hikmet‘in ünlü ‘Salkım söğüt‘ şiiri geliyor:
"Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
Dörtnala giden
atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
Beyaz orduların
ardından kılıç oynatmayacak!"
(Dikkat buyurun şair beyaz ordular safında demiyor!)
Yanlış anlaşılmasın, üzüntüm ‘muhafazakâr-liberal‘ ittifakın ‘organik
aydını‘ statüsü kazanan kurmayları için değil.
Daha önlerinde onca ikbal kapısı bulunanları; ideolojik hegemonyayı
sağlamlaştırmak için medyada, think-tank kuruluşlarında, akademyada
fikrine ihtiyaç duyulacakları. kastetmiyorum.
Hüznümün kaynağı,
12 Eylül mağdurlarına atfedilen sahte gözyaşları seferberliğinde bir
defalık ‘selpak‘ vazifesi görenler.
Ne diyelim artık sağlık olsun, ileride gerekirse onları yine biz
hatırlarız, dertlerini en iyi biz anlarız...
1)
Referanduma konu olan Anayasa taslağı AKP patentlidir. Bırakın meclis
dışı partileri, sendikaları, meslek odalarını, demokratik kitle
örgütlerini, parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin dahi görüşüne
başvurulmadı,
‘partilerarası uzlaşma süreci" işletilmeden tepeden inme dayatıldı.
Bu arada, uzmanlara hazırlattığı AKP‘nin kendi ‘sivil anayasa taslağı‘
da sırra kadem bastı, akıbeti hakkında bilgi alınamadı. Katılımdan,
demokratik müzakere süreçlerinden uzak bu niteliğiyle Anayasa bir
‘toplumsal uzlaşma‘ metni sıfatına layık değildir, içeriğine
bakılmaksızın sırf biçim yönünden bile "hayır" cevabını hak etmektedir.
2)
1982 Anayasası o korku ve panik ortamında ‘kahir ekseriyetle‘ kabul
edilirken, zamanın korku imparatoru tahtını ‘Evren‘ işgal ederken her
türlü riski göze alıp, şeffaf
zarflara aldırış etmeksizin yüzde 8.63 ret oyunu çıkartma onuru büyük
ölçüde bu ülkenin solcularına, sosyalistlerine, devrimcilerine aittir.
"Aynı suda iki kez yıkanılmaz"; biz baba Bush benzeri, 1982 baba
Anayasası‘na en zor zamanlarda hayır dedik.
Aynı ruhu taşıyan
yavru 12 Eylül Anayasası‘na, 12 Eylül juniora da hayır diyeceğiz.
Peki Tayyip Erdoğan ve şurekası, anlı şanlı Fetullah Hoca 1982‘de ne
yönde oy kullandı?
Eğer "evet" demişlerse, pek açık, darbecilere suç ortağı olmuşlardır.
Velev ki "hayır" demişlerse, anlaşılır ki o dönemlerde kitle tabanları
‘sıfırmış‘. Bu da 12 Eylül‘ün bir ürünü olduklarının, bu dönemde
serpilip, palazlandıklarının açık kanıtıdır.
3) "Bizim AKP
kompleksimiz yok, ortadaki Anayasaya bakarız" tavrı, post-modernizmin en uç
noktasına savrulmanın en bariz işaretidir.
Sosyalistler Anayasa dahil hiçbir ‘tekst‘e tarihsel süreçlerden,
sınıfsal dengelerden, o metni ortaya koyan öznenin amaç ve
çıkarlarından bağımsız ‘anlamlar‘ atfedip, ‘şeyleştirmezler.‘ "Metin mesajın kendisidir"
savruluşuyla, Anayasaya zamandan, bağlamdan, içinde bulunulan siyasal
konjonktürden bağımsız bakarsanız haliyle, "AKP niye bu metni, bu zamanda
Türkiye toplumunun önüne koyuyor?" sorusunu sorma
zahmetine katlanmazsınız.
Bir zamanlar tarihsel materyalizm diye bir şeylerden söz edildiğini de
hatırlamazsınız. Bu sorulara eşitlikten-özgürlükten yana cevap
arayanlara da, muhafazakâr-liberal koalisyonla benzer bir Türkiye ve
dünya tahayyülünü paylaşmayanlara da haliyle "hayır" demek düşer.
4)
Sureti haktan görünüp, "Anayasa
tartışmalarını kamplara bölünüp, evet/hayır cephelerine ayrılmadan
yapalım. Hamasetten kaçınalım, madde madde konuşalım"
yaklaşımı da bugün bir ‘boş
gösterene‘ tekabül ediyor.
‘Ala carte‘ listeden madde madde seçim yapma özgürlüğü AKP tarafından
milletin elinden alınmış, yurttaş "yersen" diyerek yavan bir ‘tabldota‘
mahkûm edilmiştir.
Zaten asıl amaç tatlandırıcılarla, keyiflendiricilerle, placebolarla bu
bulamacı yutturmak, HSYK ve AYM üzerinde denetim sağlayarak yargıyı ele
geçirmektir.
Haliyle, "placebo da ne
ola?" diye sorabilirsiniz.
Hastaya ilaç gibi verilen, farmakolojik olarak işlevsiz, telkine dayalı
tedavide kullanılan maddeler. Özetle ‘miş gibi‘ yaptırma hapı.
Örnek mi? Kadınlara ‘pozitif ayrımcılık‘ maddesiyle göz boyama.
Hani Ali Bulaç‘ı, "Bizim
de mi bünyemize feminizm virüsü girdi?" diye paniğe
sürükleyen, "aman açık
etme mevzuyu biliyorsun" ifadesiyle onu sükûnete getiren
mevzu.
Pozitif ayrımcılığın ancak kota uygulamasıyla anlam kazandığını,
temennilerin işe yaramadığını bizim ÖDP‘li kadınlar pek iyi bilir.
Kota olmadan söylem kalabalığının karşılığının bulunmadığını da acı
deneyimleriyle öğrenmiş olmalı bazı eski kadın arkadaşlar…
"Evetçi" eski solcularda bir de kibarlığa davet mahiyetinde,
"ötekileştirmeden tartışalım" söylemi var.
Kimse onlara
hatırlatmıyor mu, olur olmaz kullanılan ‘öteki‘, sömürgecilik sonrası
(post-colonial) literatüre ait bir kavramdır.
Batıda emperyal güçlerin ezdiği, dışladığı, yok saydığı ‘madunlar‘ için
kullanılır.
Kimin haddine düşmüş, Recep Beyleri, Çankaya Gülünü, Fethullah
Efendileri; Amerikan emperyalizmine arkasını dayamış, ülkede gücü ve
serveti elinde bulunduran ‘muktedirleri‘ ve onların solcu yol
arkadaşlarını ötekileştirmek.
5) AKP‘nin Anayasa hamlesi, özünde
yürütmenin yargı üzerindeki egemenliğini sağlamlaştırıp, Türkiye
toplumunu ‘domuz bağıyla‘ dertop etme harekatıdır.
Bu nedenle HSYK‘da, Anayasa Mahkemesi‘nde rakiplerin kim olduğunun
fazlaca bir önemi yoktur. Çankaya‘yı ele geçiren; yasamayı ve yürütmeyi
zaten hakimiyetinde bulunduran; bürokrasiyi kademe kademe teslim alan;
üniversite rektörlüklerine birer birer yandaşlarını atayarak akademyayı
sessizleştiren,
YÖK‘ü her zamankinden güçlü hale getiren;
polis ve istihbarat marifetiyle ülkeyi bir korku imparatorluğuna adım
adım yaklaştıran;
RTÜK sopası yanında, baskı ve yıldırmayla medyayı Özal‘ın ‘ikibuçuk
medya‘ özlemine rahmet okutacak duruma düşüren,
‘muhafazakâr-liberal‘
ittifak bu referandumla iktidarını kalıcı hale getirmek, hegemonyasını
daim kılmak hamlesi içindedir.
Bu anlamda hegemonik gücü bulunmayan, adım adım geriletilen güçlerin
bir takım mevzilerini korumasının kıymet-i harbiyesi fazla değildir.
6)
Eşitlikçi ve özgürlükçü bir Anayasa talebiyle toplumsal düzeni emekçi
sınıflar lehine kalıcı bir biçimde değiştirmeyi, mülkiyet ilişkilerini
dönüştürmeyi, NATO ve IMF dahil emperyalizmin kurumlarından kopuşu
amaçlayan devrimcilerin, diyelim nisbi demokratik bir tartışma
süreciyle oluşan ‘reformist‘ bir anayasaya dahi "hayır" verme
hakları vardır, "gerçekçi
ol daha fazlasını iste" şiarıyla. Bırakın böyle baskıcı,
toplumun demokratik reflekslerini iyice zayıflatan, 12 Eylül ruhunu
hortlatan bir anayasayı elinin tersiyle itmeye.
7) Seçime
bir yıldan az bir süre kala, meşruiyetini tazelemiş yeni meclisin
önünde yeni bir Anayasa hazırlama fırsatı varken, toplumun neden
referandum cenderesine sokulduğunu sorma hakkımız da bulunuyor.
Böyle bir zamanlama ise, ister istemez referandumu AKP‘nin 8 yıllık
icraatının oylanması fırsatı haline getiriyor. İyice palazlanan İslami
sermaye, ahreti beklemeden cenneti dünyada tatma fırsatı bulan tarikat
ve cemaat erbabı, özellikle
TMSF medyasını arpalık belleyen liberal zevatın ve de kendilerine AKP
kanatları altında bir gelecek arayan ‘muteber solcuların‘ "evet" deme
gerekçeleri vardır.
Ya işsizlerin, emeğiyle geçinenlerin, neoliberal düzenin mağdur ettiği
küçük tarım üreticilerinin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin…
8) Referandum sürecini değerlendirirken düşülecek bir tuzak da; Türkiye
toplumu ve dünyayı değerlendirişleri, yaşamın başka alanlarındaki
tavırları farklı, ‘birbirine benzemezlerin‘ ‘hayır ve evet‘
cephelerinde biraraya geldiği şablonu üzerinden tartışma yürütmektir.
Eğer bu anayasayı içinize sindiriyor, bir ‘toplum sözleşmesi‘
niteliğinde buluyorsanız; hukuk, siyaset, toplum üzerine ortak
paydalarınız oldukça fazla demektir.
Nitekim ana eksenini AKP‘nin oluşturduğu muhafazakâr-liberal cephenin
hiçbir bileşeninin ne BBP‘nin, Ökkeş Şendiller‘in, ne de liberal güruhun muhafazakâr
statükoya, dinci vesayete meyletmeleri ne bir evetle başladı, ne de bir
evetle son bulacak gibi görünüyor.
Gramsci‘nin
deyimiyle bir ‘tarihsel blokla‘ karşı karşıyayız. Buna
karşın, bir şeyi reddederken, bu örnekte anayasayı fazlaca ortak
noktanız bulunması, bu nedenle sizle aynı safta yer alanlar nedeniyle
komplekse girmek gerekmez.
Nitekim Fransa‘da Avrupa Anayasası oylanırken de bir tarafta
piyasaya-rekabete dayalı bir tasarımı onaylayanlar, diğer tarafta da
komünistlerden, Troçkistlere, faşist Le Pen taraftarlarına kadar hiçbir
ortak değeri paylaşmayan, farklı saiklerle hayır oyu kullananlar vardı.
Örneğin yazın buzlu bir rakı teklifine "evet" diyenlerin gastronomik
ortak paydalarının oldukça fazla olduğu söylenebilir. Buna karşı
inançları nedeniyle ağzına içki koymayanlar, şarabı tercih edenler,
karaciğeri hasta olanlar, ben mesaideyim diyenler, ‘beş benzemez‘ bir ‘hayır kümesi‘
oluştururlar.
9)
Solcular, sosyalistler, bir konuyu değerlendirirken işin özüne, temel
niteliğine bakarlar, o çok aşina olduğumuz ‘son tahlilde‘ ifadesiyle de
nihai kararı verirler.
Bizim için burada da temel kriter, düzen partilerinin politikalarına
yedeklenmeden bir anayasanın daha eşitlikçi-özgürlükçü bir Türkiye‘nin
önünü açıp açmayacağı, emekçilerin/ezilenlerin çıkarlarına hizmet edip
etmeyeceğidir. Aksi takdirde, post-modern bir tavırla, birbirinden
kopuk, iliştirilmiş maddeler marifetiyle ‘herkesin ağzına bir parmak
bal çalma‘ stratejisine teslim oluruz.
Kreması bozuk bir pastanın üzerine nefis çilekler, tüm tüm Antep
fıstıkları koyarak o pastanın niteliğini değiştiremezsiniz. Aksine,
aksesuarın cazibesine kapılıp da daha kalın dilimleri gövdeye
indirenlerin mideleri daha fazla bozulur. Öyleyse bu anayasanın süsü 15.
maddenin efsununa kapılıp bozuk pastayı da, dolmayı da yutmak için
hiçbir neden bulunmuyor.
10) Konunun tüm güvenilir uzmanları kamu çalışanlarına ‘toplu görüşme‘
yerine ‘toplusözleşme‘ hakkının tanınmış olmasının bir anlam ifade
etmediğini, grev hakkı içermeyen bir kolektif hakkın fiili karşılığı
bulunmadığını açık seçik gösterdiler.
Bir an için hükümetin geri (aslında ileri) adım attığını, grev hakkını
da anayasaya koyduğunu farz edelim.
KESK üyesi bir kamu çalışanı olarak benim hemen "evet" cephesine geçmem
mi gerekir, yoksa resmin tümüne bakarak karar vermem mi?
Bürokraside kadrolaşmanın alıp yürüdüğü, terfi ve atamalarda liyakat
kriterinin yerine cemaat mensubiyetlerinin uygulandığı kamu sektöründe
grev silahı ne denli etkili olacaktır?
Yargı tamamen yürütmenin egemenliğine girerse, uyuşmazlık halinde
mahkemelerden ne ölçüde hakkaniyetli bir karar umut edebilirim?
Hükümet güdümünde bir medya aracılığıyla grev halinde sorunlarımın,
taleplerimin, mücadelemin objektif biçimde kamuoyuna yansıtılmasını
bekleyebilir miyim?
Soruları uzatmaya gerek yok, tek tek haklar ancak demokratik ve
özgürlükçü bir ortamda diğer haklarla birleştiğinde karşılık bulur,
yoksa nazar boncuğu niyetine bir pazarlama metası haline gelir.
11)
Birtakım evet yanlıları, özellikle 15. maddeyi öne çıkararak bazı
sembolik jestlerin çok büyük önem taşıdığını öne sürüyorlar.
Recep beyin "12 Eylül‘le hesaplaşıyorum" temasını referandumun temel
stratejisi olarak saptadığı, onun için böyle bir maddenin metne
‘iliştirildiği‘ anlaşılıyor.
Öyleyse sormak gerekmez mi?
Madem sembolik adımlar önemlidir, Kürtlerin, Alevilerin taleplerine
yönelik ‘mostra‘ kabilinden bir tek jeste bile niye rastlanmıyor?
Kürtlerin kültürel taleplerine hitap eden tek bir iyi niyet adımına,
Alevilerin ‘zorunlu din dersi‘ eleştirilerini anlayan bir yerden
pansuman kabilinden bir nezaket ifadesine dahi yer verilmiyor.
Bunca açılım vaveylası (vuvuzelası) bir tortu bile bırakmadı mı?
Yoksa bunun asıl
nedeni referandumda Türk-Sünni hassasiyetlerine hitap etmek, toplumdaki
klasik sağcı refleksleri öne çıkarmak olmasın.
Bu strateji AKP‘nin ali çıkarları açısından anlaşılabilir de; peki
Alevilerle-Kürtler arasında ‘büyük buluşma‘ iddiasıyla yola çıkanlar
niye ‘her oltanın sazanı‘ pozisyonundan rahatsızlık duymuyor, ‘bir
lokma, bir 15. madde hırkasıyla‘ iktifa ediyorlar. Üstelik de tüm sol
cenahtan benzer tavrı bekliyorlar.
12)
Bilindiği gibi neoliberaller, ‘anayasal iktisat‘ etiketi altında,
hükümetlerin ‘popülizme‘ kaymamasını, halkın taleplerine ‘teslim
olmamasını‘, kâr ve rekabeti bir siyaset malzemesi yapmamasını sağlamak
için piyasa toplumunun gereklerini anayasal teminat altına almayı
amaçlarlar.
İşte referanduma sunulacak metin, böyle piyasacı bir nitelik taşıyor.
Sosyal devletin sınırlı kazanımlarının reddiyesine dayanıyor,
neoliberal tasarımı kalıcı kılmayı amaçlıyor. Yerinden denetim imkânını da
ortadan kaldırarak ülkenin doğal kaynaklarının özelleştirilmesinin de
kapısını ardına kadar açıyor. Bu yönüyle de büyük sermayeden yana, emek
karşıtı bir belge.
Evet-hayır sonuç ne çıkarsa çıksın, sade yurttaşın dertlerinden,
sıkıntılarından kopuk bir tartışmanın siyasete olan ilgiyi/güveni iyice
azaltması tehlikesi de mevcut. Böyle bir ruh hali yeni bir Anayasa
talebinin uzun dönem önünü tıkayabilir.
13) 12
Eylül rejiminin ülke demokrasisini felç eden armağanlarından başlıcası
yüzde 10 barajıdır.
Bu barajın, oy oranı yüzde 10‘un altında kalan partilerin temsilinin
önünü kapatmasından belki de daha vahimi, yurttaşın özgürce tercihini
yapmasını engellemesi, büyük güçlerin anaforuna kapılmalarını
körüklemesidir.
Referandum süreci,
yüzde 10 barajının baş gardiyanı AKP‘yi bu yönde sıkıştırmak, teşhir
etmek için de bir fırsattır.
‘Hem ağlarım hem
giderim‘ tarzında taze gelin misali sol menşeli taze
liberallerimiz burada da Polyannacılığın şahikasına erişiyor.
Eğer bu anayasaya kabul verirlerse, daha demokratik bir anayasa için
inandırıcılıkları pekişecek, yüzde 10 barajının da kalkması olanağı
doğacakmış.
Anlaşılan bunlar
Recep beyde otoriter, önce "zinhar olmaz" diye öfkeyle ayağa fırlayan
sonra da ‘yufka yüreğiyle‘ gençlerin gönlünü yapan sevecen bir Hulusi
Kentmen figürü tevehhüm ediyor.
Bana da sorarsanız, nasıl YÖK rektör seçimlerinde düşük oy alan
yandaşları fütursuzca atadı, buna haklı tepkiler yükselince de "bu seçimler üniversiteyi
bozuyor" diyerek kendi vebalini seçimleri tümden ilga
edip, yerine tepeden cumburlop atamayı kural haline getirmek için
dayanak yaptı.
Böyle giderse belki referandum bile lüks hale gelecek.
Bizimkiler de
karşılarına Erol Taş bile çıksa "yetmez ama
evet"
teranesiyle kanaatkârlıktan vazgeçmeyecek.
Sahi, madem bu AKP suyuna gittikçe yumuşuyor, özgürlük havarisi
kesiliyor. Kaleyi içeriden fethetmek, önce seçmen, sonra partili
sıfatıyla aynı saflarda demokrasi mücadelesi sürdürmek daha akıllıca
olmaz mı?
14)
Biliyorsunuz Fethullah Gülen‘den, Bülenç Arınç‘a, giderek Recep beye
İslamcı figürler mağduriyet iddialarını dillendirirken iki göz iki
çeşme gözyaşlarına hâkim olamıyor.
Bu melodramatik
ortamda onlara mendil yetiştirenler ise, "fukaralar
bir türlü iktidar olamıyorlar ki; bakın Kürt sorununa, Alevi
meselesine, türbana hangisini çözebildiler?" meyanında sol
liberaller.
İnsanın da sorası geliyor; siyasi muhalifleri hapse tıkarken,
yandaşlara ihaleleri pay ederken, bürokraside nizamı tarikat-cemaat
esasına göre tanzim ederken, rektör atamalarında sıra tanımazken,
medyayı kademe kademe hizaya getirirken ‘viagra tüpü‘ yutmuşa
dönenler acaba neden bu ülkenin ezilenlerin, dışlananların sorunlarına
gelince ‘fıss‘ diye sönüyorlar.
Madem, Kemalettin Tuğcu romanlarındaki bedbaht figürler misali
itilmiş-kakılmış rolüne bu denli meyyaller, gelin 12 Eylül‘de ‘hayır‘
oylarıyla mağdur edebiyatında yeni bir sayfa açalım.
15)
Türkiye‘de sosyalist, devrimci hareket bazen derin, bazen sığ sularda
birbiriyle çok cebelleşti, cebelleşiyor.
Ama sonunda bu kıyıda kaldılar, karşı kıyıya doğru hiçbir zaman hamle
yapmadılar. Ne var ki bir kısım eski arkadaşımız, yoldaşımız son
yıllarda hızla karşı kıyıya kulaç atıyor. Akıntıya karşı yüzmekten
vazgeçtiler, rüzgâr yönünde hızla mesafe katediyorlar. Üstelik kendi
dillerini, hafızalarını da kaybetmişe benziyorlar.
YDH‘den devşirme yol arkadaşlarıyla statüko, değişim, vesayetten ibaret
kısır bir dille meramlarını ifade ederken solun avadanlığındaki
sınıf-sömürü/kapitalizm-emperyalizm gibi kavramlara da gerek
duymuyorlar.
Kürtlerin, Alevilerin taleplerinin arkasına gizlenip asıl
müttefiklerini iktidarda/hükümette aradıklarını bir ölçüde kamufle
etmeyi başardılar; AKP sözde açılımlardan çark edince gerçek
hüviyetleri ortaya çıktı.
Referandumdaki
‘evetler‘ onları ‘resmi pasaport‘ sahibi yapacak. Bir
anlamda 12 Eylül‘de Rubikon‘u geçmiş olacaklar.
Hani Sezar‘ın o nehri geçerek artık savaştan kaçınmayı imkânsız hale
getirdiği eşik noktası…
Korkarım ki bundan sonra da hızla karşı kıyıya yanaşacaklar, ‘bizim
muhitlerden‘ uzaklaşıp ‘güvenli‘ kıyılardan atılacak 1-2 neden olmasın!
Belki de 3 can simidini beklemeye duracaklar.
Bakmayın, bu hazin seferi izlemek zevk değil, acı burukluk veriyor. Yalnız bu eşiğin atlanması bir
‘vaka-i hayriyeye‘ de vesile olabilir.
Solun siyasal/sendikal/meslek örgütleri zeminlerinde eksi enerji yüklü
bir değişken ortadan kalkabilir, bir sadeleşmeye gidilebilir.
16)
Önümüzde iki seçenek var; ya bu anayasa "hayır" oylarıyla reddedilecek,
ya da "evet" oylarıyla kabul.
Halbuki ortalıkta
fol yok, yumurta yok iken "evet" cephesinin liberal kanadı, önümüze
sürekli ‘CHP-MHP koalisyonu‘ tehlikesini sürerek şantaj yapıyor.
Söylemeye bile gerek yok, sosyalistler mücadele stratejilerini muhayyel
burjuva koalisyonları üzerinden değil, kendi öz güçleriyle, örgütlenme
düzeyleriyle, emek güçleriyle olası ittifakları göz önüne alarak
belirler.
Burjuva
seçeneklerinin birini diğeri karşısında bir umacı gibi göstermek, ister
istemez diğerini ‘ehven-i şer‘ kabul etmeyi, onun arkasında dizilmeyi
getirir.
Kaldı ki İslami hareketle/faşist hareketin ortak paydaları, yıllara
dayanan hukukları çok daha fazladır.
1991 seçimlerinde omuz omuza vererek yüzde 10 barajını nasıl
aştıklarını, türban konusunda pekala uzlaştıklarını bilmeyen yoktur.
Ayrıca yaşamının hiçbir döneminde sosyal demokratlarla ittifakı
öngörmemiş, bir kez bile CHP‘ye oy vermemiş bir kişi rahatlığıyla, bir
sosyalistin/devrimcinin CHP‘yi ‘ehven-i şer‘ kabul etmesini ayıplamam,
AKP‘yle halvet olmayı yadırgadığım ölçüde.
Son söz yerine:
"Kalmadı iffet
kaderimizmiş evet", pardon düzeltiyorum
"Sevgimiz millet
oyumuz evet" sloganının peşine takılanlara bu saatten
sonra ancak hicazkâr makamından seslenilir:
"Mani oluyor
halimi takrire hicabım."
Bu kadar lakırdı ettin de boykotçulardan, boş oy kullanacaklardan
bahsetmedin diye soranlara, "hiç
olmazsa evetçi değiller" cevabını verebilirim.
Muhtemelen aynı soruya evetçilerden de "hiç olmazsa hayırcı değiller"
karşılığı gelecektir.
Daha fazla söze hacet var mı?
|